Gerçekten suçu önlemek ve suçluları cezalandırmak istiyor muyuz?

“Kanunu bilmemek, kişiyi sorumluluktan kurtarmaz.”

Bu, hukukun genel kuralıdır.

Türkiye’de insanlar, kanunu bilseler de bilmeseler de suç işlemekten geri durmuyorlar.

Neden?

Çünkü, işledikleri suçla ilgili ceza kanunu gereğince cezalandırılmalarının kuvvetle muhtemel olduğunu biliyorlar; ama verilen cezanın işe yaramayacağını da biliyorlar. Hapis verilse, ya komik miktarda bir para cezasına çevrileceğinin ya da İnfaz kanunu gereğince fiilen hapis yatmayacaklarının tamamen farkındalar.

Bu sebepten, insanlara saldırmak, öldüresiye dövmek; hatta bıçaklamak veya ayağından kurşunlamak neredeyse bedavaya geliyor. Çünkü verilen hapis cezasının “yatarı olmadığından” veya paraya çevrilse, genelde 8 bin lira gibi komik bir tutar ödeyeceklerinden, eylemlerinin bir maliyeti yok demektir. Savcılıkta mutat olarak uygulanan “ifadesi alınıp serbest bırakılmak” ise, bu cezasızlığın görünür ifadesidir.

Öte yandan; suç işlemeyi, ona buna sataşmayı, mütecaviz saldırganlığı, adam bıçaklamayı adet haline getirenler; suç ve sabıka kayıtlarının artmasını bir handikap saymıyorlar. Hatta bunların çokluğu kendilerine ayrı bir hava ve özgüven kazandırıyor.

İşte bu nedenle trafikte bir tartışma çıktığında, sopayı-levyeyi alan arabasından çıkıp saldırıya geçiyor. Karşı taraf dışarı çıkmayıp arabasının içinde kalıyorsa, vandallığın dozunu arttırıyor; camı yumrukluyor, kaputun üzerine çıkarak küfürler ediyor ve araca zarar veriyor.

Ancak, Karayolları Trafik Kanunu'nda, trafik cezalarının arttırılmasına yönelik yapılan düzenlemenin 13 Şubat tarihinde yürürlüğe girmesiyle durum değişti. Yeni düzenleme, trafikte yaşanan saldırgan davranışları önlemek amacıyla oldukça sert idari yaptırımlar getirdi. Artık trafikte yola fırlayıp başka sürücülerle kavga etmek, arabalara saldırıp camlarını ve aynalarını kırmak gibi eylemler; cezasız kalmayacak veya göstermelik cezalarla geçiştirilmeyecek kadar maliyetli hale geldi. Hatta bu eylemler kapsamında henüz bir saldırı gerçekleşmese bile, saldırı ihtimali doğuran davranışlar cezalandırılmak için yeterli sayıldı.

Bu bağlamda, Bursa’daki bir olayda, tartıştığı sürücü ile kavga etmek üzere arabasından inen saldırgana; yeni düzenleme gereği 180 bin lira para cezası, 60 gün ehliyetine el konma ve 30 gün “aracın trafikten men edilmesi” cezası verildi. Ardından, ülkenin çeşitli yerlerindeki bir çok olayda; bu tür eylemlere girişen ihlalcilere benzer ağırlıkta cezalar uygulandı.

Şimdi ortaya çıkan yeni şartlar karşında şu soruyu soralım:

“Kuralları ihlal etmeyi ve kavga çıkarmayı alışkanlık haline getiren bir kişi, bu düzenleme sonrası, trafikte olay çıkarıp bir başkasına saldırır mı?:

Saldırmaz…

Niye saldırmaz?

Çünkü, artık başka yerlerde işlediği suçların cezasız kalması gibi, trafikte yaptığının yanına kâr kalmayacağını; ağır bir para cezası, ehliyetini kullanamama ve trafikten men edilme gibi somut ve canını acıtacak müeyyidelerle karşılaşacağını bilir.

Özetle, yeni düzenleme ile değişen ne?

Değişen, bu yaptırımların; kesin, net ve sulandırılmadan uygulanıyor olması, yani ihlalcinin öngörülen cezalardan kurtulma şansının bulunmaması. Saldırıya geçmeyi ve karşı tarafa zarar vermeyi düşünen herkesin, bu sonuçların kaçınılmazlığını aklına getirecek olması…

Şu gerçeği kabul etmemiz gerekir ki, suç işlemeyi alışkanlık haline getirenler hakkında hangi savcılık soruşturmasını veya ceza yargılamasını yaparsanız yapın, onları ne kadar uzun süreli cezaya çarptırırsanız çarptırın, suç ve ceza sicillerine ne kadar çok sabıka kaydı işlerseniz işleyin; bu, onları yeni suçlar işlemekten ve başkalarına zarar vermekten alıkoymuyor. Onları gerçekten caydıracak olan; hapiste fiilen ne kadar süre yattıkları ve kesin ödemek durumunda kaldıkları para cezalarının maddi durumlarına ne kadar zarar verdiğidir.

İşte, hangi konuda olursa olsun, kuralların çiğnenmesine ve suç işlenmesine karşılık etkili çözüm; burada olduğu gibi, gerekli yaptırımların kesin, net ve tavizsiz olarak uygulanmasıdır.

Ancak, yeni düzenleme ile oluşan şartlarda, hayli çelişkili ve absürt bir tablo ortaya çıkıyor:

-Trafikte kavga etmek üzere araçtan
inen kişiye (fiziki şiddet uygulamasına ve darp etmesine gerek olmadan, sadece inmesine karşılık), 180 bin lira ceza veriyorsunuz,
-Sokakta veya meydanda, birine saldırıp adam akıllı döven kişiye ise 8-10 bin lira civarında ceza veriyorsunuz.

Arabasından inen kişiye, Trafik kanunu gereği sadece bu kadar yüksek bir parayı ödetmekle kalmıyor; aynı zamanda “60 gün ehliyetine el konma,” “aracını 6 aya kadar trafikten men etme” gibi ağırlığı ve önleyiciliği tartışmasız somut cezalar uyguluyorsunuz.

Buna karşılık, aynı kişi sokakta bir başkasına saldırıp yaralayarak can güvenliğine ve vücut bütünlüğüne somut bir zarar verdiğinde, üstüne üstlük bir de hakaret ettiğinde; Türk Ceza Kanunu gereği, görünürde bir yıl civarında hapse hükmetseniz de “hükmün açıklanmasının geri bırakılması,” “erteleme” veya “İnfaz hükümleri” gereği bu cezanın uygulanmaması sonucu gerçekte fiili bir ceza vermemiş oluyorsunuz. Fiilen yatılmaması için cezası paraya çevrildiğinde ise, mesela 1 yıl hapis cezasına karşılık sadece 8 bin lira ödettiriyorsunuz.

Trafik kanunu çerçevesindeki uygulamanızda, sinirle araçtan inip diğer sürücünün yanına yürüyen kişiye, kural ihlali olsa da henüz oluşmamış eyleminin gerçekleşme ihtimaline karşılık, “soyut tehlike” gerekçesinden hareketle ağır ve kaçınılmaz nitelikte “somut bir ceza” veriyorsunuz.

Oysa, aynı kişinin gerçekten birini darp etmesi, yumruklayarak burnunu kanatması veya gözünü morartması gibi “somut” ve zarar verici eylemini, fiilen karşılıksız ve cezasız bırakıyorsunuz.

Elbette iki alanın hukuki mantığı farklıdır.
İdari bir alan olan trafik hukuku, kamu güvenliğini tehlikeye sokabilecek davranışları henüz gerçekleşmeden önlemeyi amaçlarken; adaleti tesis etme işlevini taşıyan ceza hukuku, işlenen suçların cezalandırılması amacına yöneliktir.

Ancak teorik gerekçeler, insanların kanunu ihlal etmeleri durumunda ortaya çıkan çelişkili ve orantısız uygulamaları açıklamaya yetmiyor. Çünkü ceza sisteminin caydırıcılığı; yalnızca teorik ilkelerle değil, fiili sonuçlarla ölçülür. Eğer yasaya aykırı bir davranışın yaptırımı toplumun çıkarını korumaya ve kamu güvenliğini sağlamaya yetmiyorsa, ortada ciddi bir sorun var demektir.

Burada, her halükarda şu soruyu sormak durumundayız:

“Trafik kurallarını ihlal eden “soyut bir tehlike,” neden Türk Ceza Kanununu ihlal eden “somut bir şiddetten” daha ağır sonuç doğuruyor?”

Bu sorunun cevabı, bir eylemin yol açtığı zarar ile ona yönelik yaptırımın ağırlığı arasında makul bir denge bulunmasını gerektiren “ ölçülülük” ilkesinin ceza alanda mevcut olmadığını ortaya koyuyor.

Bu bağlamda temel sorun, yalnızca trafik cezalarının yüksek olması değildir. Asıl sorun, para cezalarının reel değerlerinin çok düşük kalması ve kısa süreli hapis cezalarının pratikte neredeyse tamamen etkisiz hale gelmesidir.

Bu umursamazlık yüzünden, neden insanların olur olmaz sebeplerle birbirleriyle kavga etmelerine; bir AVM’de magandaların “yan baktın” gerekçesiyle çocuklarının ve eşlerinin yanında babaları darp etmelerine ve çocuklarının ruhunda tamir edilmez travmalara yol açmalarına fırsat ve zemin hazırlıyorsunuz?

Bu akla ziyan çelişki ve tuhaflığı nasıl izah edebilirsiniz?

Trafikte arabadan inerek karşı tarafa yönelmenin cezası, 180 bin lira ve diğer trafik mahrumiyetleri ise;

Mesela neden, Ceza kanunununda öngörülen, hapis cezalarının tavizsiz uygulanmasının yanı sıra;
-Sokakta birinin üzerine yürümenin, yakasına yapışmanın veya tartaklamanın cezası 100 bin lira,
-Yumruklayarak yüzünü kanatmanın veya gözünü morartmanın cezası 200 bin lira,
-Burnunu, kolunu veya bacağını kırmanın cezası 400 bin lira,
- Komaya sokup hastanelik etmenin cezası 600 bin lira,
-Kısmi sakatlığa yol açmanın cezası 1 milyon lira değil?

Aynı cezalandırma yaklaşımı ve modelini, can güvenliğini koruma gereği çok daha yüksek olan Türk Ceza Kanunu kapsamındaki suçlarda neden uygulamıyoruz?

Bunu yapmamızın önünde bir engel mi var?

Yoksa, gerçekten cezaları uygulamak ve kötülerin suç işlemesini engellemek istemiyor muyuz?

YORUMLAR (1)
1 Yorum
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.