900 bin azalan çocuk
Aile bakanının steril cümleleriyle güne başladık. “Yaşlanıyoruz, doğurganlık azalıyor ama fırsat penceresini kapatmamak adına tedbirler alıyoruz” diyor. Ardından Türkiye İstatistik Kurumu verilerine atıfla “önümüzdeki beş yıl içinde ilkokul çağındaki çocuk sayısının 900 bin azalacağı”nı söylüyor ve “çok hızlı ve öncü davranıyoruz” diyerek sözünü bağlıyor. Bu üç cümle yan yana gelince ilk anda bir hareket varmış gibi duruyor, fakat biraz dikkatle bakıldığında geriye yalnızca gecikmiş bir fark edişin telaşı kalıyor. Çünkü ortada hızla değişen bir demografik yapı var ve bu büyüklükte bir meselenin karşısına “tedbir” gibi ucu açık bir söz koymak hiçbir gerçek karşılık üretmiyor.
Bugünün meselesi “ekonomi” ve bu mesele artık yalnızca geçim sıkıntısı olarak anlatılabilecek bir yerde de durmuyor. Daha çok hayatın bütününe yayılan bir sıkışma hissi zuhur ediyor. Genç bir insan mezun oluyor, karşısında açık bir yol bulamıyor. İş aramak uzuyor, bulunan iş hayatı taşımıyor, taşısa dahi geleceğe dair birikim kurmak zorlaşıyor. Daha yolun başında bedelli askerlik gibi ağır bir ödeme ile karşılaşıyor, ardından kira ve gündelik masraflar geliyor. İnsan çalıştıkça rahatlamıyor, aksine aynı yerde kaldığını hissediyor ve bu his zamanla kendi hayatına duyduğu güveni aşındırıyor.
Bugün 1+1 bir evde çocuk büyütmek önerilen bir model hâline gelmiş durumda. Bakanımız bunları dile getiriyor fakat o evde gerçekten kim yaşayabilir, bunu sormuyor. İki odalı bir yerde çocukla hayat kurmak yalnızca ekonomik bir konu değil, işin içinde mahremiyet de var. Nefes almak başlı başına bir hak. İnsan kendine ait bir alan bulamıyorsa o ev yalnızca dört duvardır. Kira maaşı yakalamıyor, maaş hayatı taşımıyor. İnsan önce kendine bir yer açmaya çalışıyor, o yeri bulamayan biri yeni bir hayatı nereye koyacağını bilemiyor.
İşte böylesi başlıklarla çocuk meselesi sessizce değişiyor. Kimse “istemiyorum” demiyor fakat herkes kendi içinde aynı hesabı yapıyor. Kendi hayatını zor taşıyan biri, bir hayat daha eklemeyi tartarken duraksamaz mı? Bu duraksama işte kararların verildiği o an. Zira çocuğunu yalnızca var olsun diye dünyaya getirmez; kendi zorlandığı yerde onun da zorlanacağını bile bile o adımı atmak istemez.
Sonra bugünü geçelim, yarının ihtimali de aynı anda tartılıyor. O çocuğun nasıl bir eğitim alacağı, nasıl iş bulacağı, hangi şartlarda yaşayacağı sorusu ebeveynin zihninde sürekli dolaşıyor. Bu sorular netleşmediğinde karar yine beklemeye alınıyor ve bu bekleyiş kısa sürmüyor, aylar geçiyor, sonra yıllar ekleniyor. Bir ömür boyunca etkilenecek kararlar işte ülkenin demografik yapısını da etkiliyor.
Ekonomik sıkışma dediğimiz sadece parayla ölçülen bir kavram da değil aynı zamanda insanın içinin daralması. Markette etiket değişiyor, maaş yerinde sayıyor, insanın aklındaki hesap tutmuyor. Ay başı başka, ay sonu başka bir ruh hâli. Böyle bir yerde kimse büyük bir kararın altına girmek istemez. Çocuk meselesi de tam burada ruhun en dibine çöküyor. Çünkü bu artık heves değil, ömürlük bir yük. İnsan kendi hayatını zor dengelerken başka bir hayat daha eklemeyi düşünürken duruyor ve hemen herkes aynı noktada takılıyor.
Bir de işin başka tarafı var. İnsan geçim derdini hasbelkader çözse çocuğunu nereye bırakacağının kahrına bürünüyor. Bu elim okul saldırıları öyle bir iz bırakıyor ki ertesi gün çocuk kapıdan çıkarken içinden geçenle akşam kapı açılana kadar geçen süre aynı olmuyor. Eskiden “okulda” diyordun, için rahattı. Şimdi o kelimenin içi huzursuzluk dolu. Bu yüzden “ev okulu” lafı daha çok dolaşıyor. İnsan kendini güvende hissetmediği yerden elini yavaş yavaş çekiyor. Bu çekilme yayılırsa mesele eğitim olmaktan çıkar, insanların birlikte yaşama hali bile değişir.
Bu başlıklar yan yana geldiğinde aslında tek bir tablo ortaya çıkıyor. Nüfus başka bir yerde, ekonomi başka bir yerde, eğitim başka bir yerde konuşuluyor ama hepsi aynı yerden besleniyor. İnsan yarınına dair içi rahat değilse çocuk yapmaz. Bu kadar net ki dünya örnekleri de bunu açıkça gösteriyor. Fransa ve İsveç yalnızca para dağıtarak, küçük ve ucuz konutlar inşa ederek eylemde bulunmadı; hayatın yükünü bireyin omzuna bırakmadı. Çocuk bakımı erişilebilir oldu, çalışma düzeni aile hayatını ezmeyecek şekilde kuruldu, insanlar zorlandığında devletleri hemen yanlarına koştu. Bu yüzden çocuk sahibi olmak bir kırılma riski olarak görülmedi.
Sonuçta ortada tek bir mesele yok. Azalan çocuk sayısı yalnızca görünen yüz. Asıl olan, içten içe dağılan bir gelecek duygusu. İnsanlar yalnızca çocuk yapmayı ertelemiyor; hayata dair iddiasını da kaybediyor. Bu gidiş sürerse sınıflar boşalacak, okullar kapanacak, genç nüfus daraldıkça üretim aksayacak, yük giderek daha az insanın omzuna binecek. Ama asıl kırılma burada da değil. İnsanlar risk almaktan vazgeçtiğinde, umut da küçülür.
Bu tablo tesadüf değil. Bu, yıllardır biriken yanlışların, günü kurtaran kararların ve hayatı gerçekten kurmayı hiç düşünmemiş bir yönetim anlayışının sonucu. İnsanların hayatını bu kadar zorlaştıran bir düzen, sonunda kendini de taşıyamaz hâle geliyor ve geldi. Görünen o ki ülkedeki çocuk sesi azalacak, hayatın sesi azalacak. Ve o sessizlik ülkenin nasıl yönetildiğini bizlere en açık biçimde ifade edecek.
