Kral ilişkilerin seyrini değiştirebilir mi?
Muhtemelen bildiğiniz gibi İngiltere, daha doğrusu Birleşik Krallık Monarkı III. Charles Amerika’nın ülkesinden bağımsızlığını kazanmasının 250’nci yılı kutlamalarına katılmak gerekçesiyle Amerika’ya gitti.
Pazartesi günü eşiyle birlikte Beyaz Saray’da çay davetine katılıp bahçe gezdi, arı kovanlarıyla ilgilendi, havadan sudan konuştu. Dün Trump’ın onuruna verdiği bir yemeğe katılması, Kongre’de konuşma yapması, bugün de New York’a geçmesi, oradan Virginya’ya gitmesi planlanmıştı.
Bu yazının kaleme alındığı saatlerde Charles’ın ziyaretinin asıl amacı olan Trump Amerika’sı ile ülkesi arasındaki ilişkileri onarıp onaramayacağı, İngiltere’nin Amerika’yı eskiden olduğu gibi bir güç çarpanı olarak kullanıp kullanamayacağı henüz belli değildi.
Ziyaretin hazırlık aşamasında korkulan Papa’ya bile sataşmaktan çekinmeyen, muhatap olduğu kimi liderleri aşağılamaktan özel haz duyan Trump’ın Charles’a laf sokuşturmasıydı. Buna tedbir olarak kameraların yasaklanması üstünde anlaşıldı.
Kapalı kapılar ardında yaşanabilecek tatsızlıkları önlemek için de Dışişleri Bakanı Yvette Cooper gelenek denerek Charles’ın yanına kondu. Guardian’daki dünkü manşet haberden anlaşıldığı kadarıyla Başbakan Keir Starmer’i koruma görevi Cooper’a verildi.
Ancak tüm bu önlemlerin Trump’ı caydırıp caydırmayacağı, gelmeden önce övdüğü Charles’ı bir fırsatını bulup hırpalayıp hırpalamayacağı meçhuldü. Görünen iki ülke ilişkilerinin köklü bir şekilde değiştiği, Kral’ın pek de olmayan “karizmasının” geçmişi kolay kolay geri getiremeyeceğiydi.
Amerika belki bu ziyaretten sonra Falkland sorununu kaşımaktan, Starmer’i Churchill ile karşılaştırmaktan imtina eder ama İngiltere’yi Avrupa ile arasında köprü olarak görmez. Destek için yine mutlak sadakat bekler.
Bana kalırsa Trump, Kral’ın ailesini doğrudan etkileyen Epstein skandalı sırasında aşağılanma dahil tüm riskleri göze alarak gerçekleştirdiği bu ziyareti bir tür teslimiyet olarak okur. İngiltere’ye dünya siyasetinde ağırlığının üstünde etki yaratma imkânı tanımaz.
Bu doğal olarak istihbarat paylaşımını bitirmez. Bazılarının zannettiği gibi AKUSA’nın, Five Eyes’ın sonunu getirmez. Chatham House, IISS, RUSI benzeri düşünce kuruluşlarının Amerika’nın karar alma süreçleri üstündeki ağırlığını değiştirmez.
Zaten İngiliz diplomasisi de kolay kolay Amerika’dan vazgeçmez. Ortaya İran’dan daha münasip bir fırsat çıktığında Amerika’nın yanında yer alıp açığı kapatmaya çalışır, eski güzel günlerde olduğu gibi yine birlikte savaşır, Amerika’nın eylemini meşrulaştırır.
Yeter ki şu ziyaret kazasız belasız atlatılsın, Trump kelimelerin şehvetine kapılıp Charles hakkında kameralar önünde şaka falan yapmasın ya da sosyal medya hesabında tatsız bir şey yazmasın. Kral’ı kendi ülkesinde zor durumda bırakmasın, halkı onun ikna kabiliyetini, her şeyi göze alıp Amerika’ya neden gittiğini sorgulamasın.
Gerçi olabileceklerinin en kötüsü bile gerçekleşse bana İngiltere’nin kralını siyaseten feda olasılığı Amerika’dan vazgeçme ihtimalinden daha yüksek gibi geliyor. Çünkü İngiltere her şeye rağmen Amerika ile uzlaşmak, onu bir kez daha yanına çekmek, kendi çıkar ve beklentileri doğrultusunda kullanmak istiyor.
Ve belli ki Londra Amerika’nın değiştiğini, müttefiklerinden dahi toprak talep ettiğini, hukuk ya da norm tanımadığını, Gazze, İran ve Venezüela’nın istisna olmadığını, bundan sonrasının da geleceğini, güvenliğini Atlantik ötesi yerine Manş’ın karşı kıyısında araması gerektiğini görmek, anlamak istemiyor…
