İhracatımızı neden bir türlü arttıramıyoruz?
“İhracatı arttırmak,” 80’lerden bu yana sürekli ekonomik kriz ve yüksek enflasyonla boğuşan ülkemizde; hükümetlerin en öncelikli ekonomi politikası hedeflerinden biri oldu.
1985’te 8 milyar Dolar olan yıllık ihracat tutarının 40 yılda kabaca 33 kat artış kaydetmesi, Türkiye’nin bu doğrultuda çok ciddi bir başarı sergilediğini ortaya koyuyor. Ama cari açık problemimizin hala devam ettiği dikkate alındığında bunu yeterli saymak mümkün değil.
Dünyadaki tüm ülkeler için geçerli olan dış ticaret dengesi ve özellikle ihracat geliri; Türkiye’de ekonominin gelişmesi ve istikrarı açısından çok daha önemli hale gelmiş, hatta yapısal bir zorunluluğa dönüşmüştür.
Bu kaçınılmazlığın sebeplerini şöyle sıralayabiliriz:
-Türkiye, geniş ve çeşitlenmiş bir üretim altyapısına ve önemli bir iç pazara sahip olmasına rağmen, uluslararası ölçekte rezerv para niteliği taşıyan bir para birimine sahip değildir.
-Türkiye, yüksek ve sürekli döviz geliri sağlamak üzere ihraç edebilecek petrol ve doğal gaz gibi enerji kaynaklarına sahip değildir. Buna karşılık enerji başta olmak üzere önemli miktarda hammadde, ara malı, yatırım malı ve ileri teknoloji ürünü ithal etmek durumundadır.
-Turizm ve diğer hizmet gelirleri dış dengeye önemli katkı sağlamakla birlikte, ekonominin tüm döviz ihtiyacını tek başına karşılayabilecek büyüklükte değildir.
Bu sebeplerle mevcut durumumuz, Türkiye açısından yeterli ve sürdürülebilir ihracat gelirinin elde edilmesini yalnızca ekonomik büyümeyi destekleyen bir unsur değil, aynı zamanda ithalatın finansmanı, dış ticaret ve cari dengenin korunması, dış finansman ihtiyacının azaltılması ve makroekonomik istikrarın güçlendirilmesi bakımından kaçınılmaz kılıyor.
Bir ülkenin ihracat performansı, yalnızca ihracat tutarının yüksekliğiyle değil, ihracatının niteliği ve ekonomiye sağladığı katkı ile değerlendirilir. Gelişmiş ve sürdürülebilir bir ihracat yapısının temel özellikleri; ihracatın yüksek ve istikrarlı, pazar ve ürün bakımından çeşitlenmiş; yüksek ve orta-yüksek teknolojili, bilgi ve Ar-Ge yoğun, yenilikçi ve markalı ürünlerin payının güçlü; birim ihracat değerinin ve özellikle yurt içinde yaratılan katma değerin yüksek olmasıdır.
İhracatın mümkün olduğunca yerli teknoloji, fikri mülkiyet, sermaye, nitelikli iş gücü ve güçlü yerli tedarik zincirlerine dayanması; ithal ara malı ve dış teknolojiye aşırı bağımlı olmaması gerekir. Böyle bir yapı yalnızca yüksek ihracat geliri değil, yüksek net döviz kazancı, verimlilik, nitelikli istihdam ve uluslararası rekabet gücünü ifade eder.
Şimdi, bu kriterler çerçevesinde, ihracatımızın mevcut durumuna ve kompozisyonuna bakalım:

Türkiye 2025 yılında 273,3 milyar Dolar ihracata karşılık 365,4 milyar dolar ithalat gerçekleştirmiş; dış ticaret açığı 92,2 milyar dolar, ihracatın ithalatı karşılama oranı ise yaklaşık %75 olmuştur. Başta turizm ve taşımacılık olmak üzere hizmet gelirleri mal ticaretindeki açığın önemli bölümünü telafi etse de yıl yaklaşık 30,1 milyar dolar cari açıkla (%1,9 GSYH) tamamlanmıştır. Dış denge üzerinde en büyük yük oluşturan ithalat kalemi enerji ithalatıdır.
Otomotiv, makine, elektrikli teçhizat, metal, kimya, tekstil-hazır giyim ve gıda sektörleri gibi geniş ve çeşitlenmiş bir sanayi tabanına dayanan ihracatımızda; imalat sanayi toplam mal ihracatının yaklaşık %94–95’ini oluşturuyor.
Teknolojide son yıllarda esaslı ilerleme sağlanmış olsa da, toplam ihracatımızın ancak 43.5’i “orta-yüksek” teknolojiye dayalı ürünlerden meydana gelmekte; yüksek teknoloji ürünleri ihracatımızın oranı %3.5-4’ü geçmemektedir. Bu oran, gelişmiş ülke ekonomileri ortalamasının çok gerisindedir. (Singapur’da %59,43, İrlanda,da %40,20, Güney Kore’de %35,00 İsviçre’de %30, Almanya’da %18’dir)
Ülkemizin mevcut ihracat tablosu ve rakamları bize neyi söylüyor:
-Nüfusumuz ve ekonomik büyüklüğümüz dikkate alındığında aynı ölçüde güçlü bir ihracat performansı ortaya koyamıyoruz. En büyük 16’ıncı ekonomi olmamıza rağmen, yaptığımız ihracatla dünya ülkeleri arasında 30’uncu sırada yer alıyoruz. Bu derece, Türkiye’nin ekonomik büyüklük sıralamasındaki yeriyle uyumlu değil.
-273 milyar Dolar yüksek görünüyor, ama 86 milyon nüfusa göre kişi başına düşen yaklaşık 3.200 Dolar ihracatla dünya ülkeleri arasında ancak 73’üncü sırada geliyoruz.

Kişi başına ihracat tutarında, bizimkine göre;
-Hong Kong, 32 kat,
-Singapur, 30 kat,
-İsviçre, 19.5 kat,
-Hollanda, 17.6 kat ihracat yapıyor.
Uruguay, Kazakistan, Andorra ve Kosta Rika’nın kişi başına düşen ihracat tutarı bile bizimkinden fazla…
-Geniş ve çeşitlenmiş bir sanayi altyapımız var; ama bu kapasiteyi yeterince yüksek teknolojiye ve yüksek katma değere dönüştüremiyoruz.
-Orta ve orta-yüksek teknolojide hatırı sayılır bir üretim gücümüz var; ama küresel rekabette asıl büyük değerin oluştuğu ileri teknoloji, özgün ürün, patent, yazılım ve güçlü uluslararası markalarda aynı başarıyı gösteremiyoruz.
-Çok ihracat yapıyoruz; ama ihracat yapabilmek için de önemli ölçüde ithalat yapmak zorundayız. Enerji, ara malı, makine, teknoloji ve bazı kritik girdilerde dışa bağımlılık, ihracattan elde edilen dövizin önemli bölümünün yeniden ithalata gitmesine yol açıyor.
Katma değerli ihracat, bir ülkenin üretiminin ve ekonomisinin gücünü gösterir.
Bu sebepten, ihracatımızla ilgili sormamız gereken temel soru; kaç milyar dolar ihracat yaptığımız” değil, bu ihracattan Türkiye’de ne kadar katma değer ve net döviz kaldığıdır.
Peki Türkiye, geçmişten bugüne ne kadar başarılı bir ihracat serüveni gerçekleştirdi?
Bu sorunun cevabını vermek için, geçmişte aynı seviyede hatta daha geride oldukları halde, bugün ihracat başarısında Türkiye’yi geçen Polonya ve Tayvan’ı inceleyelim:
-1995’te Polonya’nın mal ihracatı neredeyse Türkiye ile aynıydı: Polonya 22,9 milyar dolar, Türkiye ise 21,6 milyar dolar ihracat yapıyordu. Aradan geçen otuz yılda Polonya, AB üyeliğinin ve Avrupa üretim zincirlerine entegrasyonun sağladığı güçlü kaldıracı; yabancı yatırımı, altyapı, verimlilik ve sanayi kapasitesini geliştiren politikalarla birleştirerek 2025’te mal ihracatını yaklaşık 414 milyar dolara çıkardı; Türkiye ise 273 milyar dolarda kaldı. Nüfus farkı da hesaba katıldığında iki ülke arasındaki ayrışmanın çok daha belirgin olduğunu görüyoruz: Kişi başına mal ihracatı Polonya’da yaklaşık 11.400 dolar, Türkiye’de 3.200 dolar düzeyindedir.
Türkiye ile aradaki fark yalnızca ihracat miktarında olmayıp; hracatın niteliğindeki fark daha belirgindir: WIPO’ya göre üretim ve ihracat karmaşıklığında Polonya 27’inci sırada Türkiye 41’inci sırada; yüksek teknoloji ihracatında Polonya %7,1 oranı ile 32’inci sırada, Türkiye ise %2,2 oranı ile 58’inci sırada; ICT hizmet ihracatında Polonya %3,7 ile 36’ıncı sırada, Türkiye ise %0,9 ile 87’inci sıradadır.
-1960’ların ortasında Tayvan’ın mal ihracatı Türkiye ile yaklaşık aynı düzeydeyken, izleyen dönemde elektronik, mühendislik ve daha sonra yarı iletkenler gibi belirli sektörleri uzun vadeli biçimde önceliklendirerek; eğitim, Ar-Ge, teknoloji transferi ve yerli şirketlerin gelişmesini aynı sanayi politikası içerisinde birleştirdi. Tayvan bugün yalnızca 23 milyon civarındaki nüfusuyla 2025’te 640,7 milyar dolar mal ihraç etmiş ve 157 milyar dolar dış ticaret fazlası vermiştir. Üstelik Vietnam tipi, ağırlıklı olarak yabancı şirketlerin ülkeyi üretim üssü olarak kullandığı bir yapıdan farklı olarak bu başarının merkezinde TSMC, MediaTek, Hon Hai/Foxconn, Quanta ve benzeri kendi şirketleri ile yarı iletken ve ICT alanlarında oluşturduğu yerli teknolojik ekosistem bulunmaktadır.
Türkiye, üretmeyen veya ihracat yapamayan bir ülke değildir; aksine ciddi, çeşitli ve köklü bir sanayi kapasitesine sahiptir. Ancak nüfusu, sanayi birikimi ve ekonomik potansiyeliyle karşılaştırıldığında ihracatını henüz yeterli ölçüde teknolojiye, markaya, yüksek katma değere ve net döviz kazancına dönüştürebilmiş değildir.
Bu açıdan bakıldığında Türkiye’nin büyüklüğüne göre çok daha fazla ihracat yapması ve 400-450 milyar$ ile en azından ilk 20 içinde yer alması gerektiğini söyleyebiliriz.
Dolayısıyla Türkiye açısından gelişmişliğin asıl göstergesi “ne kadar ihracat yapıldığı” kadar, “neyin, hangi teknolojiyle, kimin şirketleri tarafından, ne kadar yerli katma değerle ve dünyada hangi rekabet gücüyle ihraç edildiğidir.” İdeal tabloda bu yapı, Türkiye’de ithalatın finansmanını kolaylaştırarak dış ticaret ve cari dengeyi güçlendirecek; dış finansman ve döviz ihtiyacını azaltacak ve böylece ülkemizin sürdürülebilir büyümesi ile makroekonomik istikrarına katkı sağlayacaktır.
Sonuç olarak hedef; kişi başına ihracatı ve ihracattaki yerli katma değeri yükseltmek; yüksek teknoloji, mühendislik, Ar-Ge, patent ve fikri mülkiyet içeren, güçlü marka ve tasarım değeriyle uluslararası pazarlarda yüksek fiyatlama gücüne sahip, ithal girdiye daha az bağımlı ürün ve hizmetlere yönelmek; ürün ve pazar çeşitliliği ile hizmet ihracatını geliştirmek olmalıdır.
Böyle bir dönüşüm, yalnızca ihracat gelirini değil, ekonominin verimliliğini, rekabet gücünü ve reel ücretleri de kalıcı biçimde yükseltecektir.
