Tevbe kapısı kapanmamış!
Birkaç haftadır Şeyh Sadi-i Şirazi’nin bir hikayesi zihnimi işgal ediyor.
Bu birkaç hafta ‘fon rezaleti’nin ortaya saçıldığı birkaç haftaya tekabül ediyor.
Malum, Şeyh Sadi-i Şirazi İran (Fars) şiirinin Hafız ve Firdevsi’den sonra üçüncü büyüğü sayılır. Aşk, şarap ve güzellikler onun şiirinde de vardır ama Sa’di ibretli öykülere, faydalı öğütlere Hafız ve Firdevsi’den daha fazla rağbet etmiştir.
Yaşadığı dönem Moğolların İran’da, Irak’ta ve Anadolu’da Cirit attığı dönem. (Ölümü miladi 1292.) Feridüddin Attar, Mevlana Celaleddin Rumi gibi önemli şahsiyetlerle aynı çağda yaşamış.
Sufiyane bir hayat mıydı yaşadığı?
Bağdat’ta Nizamiye Medresesinde okumuş. Çok seyahatler etmiş. Hacca da gitmiş. Bir tekkeye veya bir şeyhe bağlanıp mürid olduğuna dair bir kayda rastlamadım. Ama bilge bir adam. Sufilerin hayatına, meselelerine vakıf. Şiirinde ve kıssalarında dervişane bir hayatı hem anlatıyor hem tavsiye ediyor. Tecrübe etmeden bu kadar iyi anlatamaz diye düşünebiliriz. Ayrıca kendisinden sonrakiler de onun büyük bir mutasavvıf olduğunu söylüyor.
Gülistan’ını çok erken okumuştum, henüz lise çağındayken. “Ey yolcu, korkarım ki Ka’be’ye varamayacaksın, çünkü tuttuğun yol Türkistan yoludur” beyti o zamanlardan hatırımda kalmış. Doğru bir sonuca ulaşmak için yanlış bir yol tutturanlara söylenebilecek güzel bir söz. Sa’di bu sözü sultanın gözüne girmek için namazı uzatan bir sofunun tuttuğu yol için söylüyor.
Bugün, ararken Farsçasını buldum. Belki meraklısı vardır, şuraya iliştireyim: “Tersem ne resi be Ka’bei ey A’rabi/Ki in reh ki tu mi revi be Türkistan est.”
Şu beytin Farsçası da vardı kitapta, bu yüzden Farsçasıyla birlikte muhafaza etmişim:
“Be derya der menafi bi-şumarest/Eger hahi selamet ber kenarest”
“Denizin faydaları sayısızdır /Selamet istiyorsan kenarındadır.”
Zihnimi işgal ettiğini söylediğim hikâye de o zamanlardan beri hatırımda.
Hemedan kadısının bir nalbanta olan aşkını anlatıyor.
Kadı efendi hep nalbantı görebileceği yerlerde dolaşıyor. Nalbantın geçmesi muhtemel olan yerlerde bekliyor. Hemedan ahalisi arasında da kadı efendinin nalbanta âşık olduğuna, sürekli nalbantı gözlediğine dair dedikodular yayılıyor.
Şeyh Sadi şöyle anlatıyor:
“Duyduğuma göre bir yerde kadıyla karşılaştı nalbant. Sevda meselesi kulağına çalınmış ve haddinden fazla canı sıkılmıştı. Açtı ağzını yumdu gözünü. Sonra da saygı maygı dinlemedi taşa tuttu. O sırada kadı yanında bulunan saygın alimlerden birine dedi ki:
“Şu şahide bak, bir de hışımlanışına/Şu kaş çatmaları hoş gör/Araplar derler ki sevgilinin dayağı tatlı olur üzüm gibi/Ağzıma yumruk yemek senin elinden/Daha hoştur kendi elimle yemek yemekten.”
Hatır sayılır bazı insanlar gelip kadıya nasihat ettiler.
“Bizler doğru olan bir şeyi size söylemezsek bir nevi hıyanet sayılır. İşin doğrusu şu ki bu olandan uzak durun ve hevesinizden vazgeçin. Çünkü kadılık makamı saygın bir makam ve bunu çirkin bir hareketle kirletmemelisiniz. Âşık olduğunuz kişinin ne mal olduğu meydanda, durum ise işittiğiniz gibi vahim.”
“Dostlarının verdiği nasihat kadnın hoşuna gitti, güzel düşünceleri takdirle karşıladı. İçinde bulunduğum durum hakkındaki görüşleriniz doğrudur, ancak: “İstediğin kadar ayıpla, azarla beni/Yıkamakla geçmez zencinin rengi.”
Kadı nalbanta olan aşkından vaz geçmiyor. Nalbantın peşine hesapsız para harcıyor. Sonunda genç nalbant paraya tamah edip Kadı’nın isteğini yerine getiriyor.
“Bir gece sevdiğiyle baş başa kaldı ama o gece nasıl olduysa subaşının haberi oldu. Kadı gece boyunca şarap içti ve mutluluğundan uyumadı. Şu sözleri terennüm ediyordu hep:
“Şu horoz vaktinde ötmüyor bu gece/Doymadı henüz aşıklar sarılıp öpmeye.”
“O gece padişaha da haber verdiler, mülkünüzde böyle böyle çirkin bir olay oldu ne buyurursunuz?”
“Padişah birkaç has adamıyla birlikte kadının başucuna geldi. Bir de gördü ki şahid oturmuş, şarap dökülmüş, kadeh kırık, kadı sızmış, dünyadan bihaber.”
“Kadıyı yumuşak bir sesle uyandırdı: Kalk haydi güneş doğdu.”
Kadı uyanır uyanmaz olan biteni anladı ve “ne taraftan doğdu” diye sordu. Padişah “doğudan” deyince “Allah’a şükürler olsun tevbe kapısı hala açık.”
Sonra padişahın yanındaki görevliler kadının üzerine çullanıyorlar. Padişah, seni kaleden aşağı attırayım da herkese ibret olsun diyor.
Kadıda laf çok.
“Padişahım, kaleden aşağı başka birini attır da ben ibret alayım” diyor.
Bu söz padişahın hoşuna gidiyor, kadıyı affediyor.
Sa’di-i Şirazi’nin bu hikayesiyle fon rezaleti arasında bir alaka kurulabilir mi?
Kadı efendi oğlana tamah etmiş. Foncular da paraya.
Bir de ‘tevbe kapısı kapanmamış.’
Ben bu kadar alaka kurmuş olayım. Fazlasını siz kurun.
(Tırnak içindeki aktarımların çoğu Ayrıntı Yayınları’nın Gülistan’ından. Çeviri Mehmet Kanar’a ait.)
