Rahmet ihtiyacı

Mevlana İdris

“Hayat yirmibeşinden sonra tekrardır.”

Böyle mi demişti bir adam, demişse bunu nasıl bulmuştu?

Hayat mı tekrar ediyordu acaba, yoksa yirmibeşine kadar edindiğimiz alışkanlıklardan bazılarını seçip, artık biz mi tekrar ediyorduk?

Peki ellisinden sonra neler oluyordu bu tekrarlar dünyasında?

Tekrar ettiklerimiz yenilenmediğinde bize şeker, tansiyon, kalp ve zihin kırıklıkları olarak geri mi dönüyordu? Ya da biz tekrar ettikçe her şeyin kemikleştiğini, sarsılmayacağını mı düşünüyorduk?

Ya sarsıldığında!

Her şey sürekli bir değişim içinde denmiyor muydu diğer taraftan. Hatta bizim hücrelerimizin bile sürekli değiştiği için, beş dakika önceki biz olmadığımızı fısıldamamış mıydı birileri?

‘Bir ırmakta iki defa yıkanmaz’ aforizmasını söyleyen filozoftan hemen sonra bir başka filozof ‘Bir ırmakta bir defa bile yıkanamayız’ derken hakikatin içinde mi kulaç atıyordu, yoksa dışında mı?

Filistin ve Kıbrıs kelimelerinin uyandırdığı çağrışımlara bakılırsa sonsuzmuş gibi gözüken bir tekrarlar dizisi içindeyiz.

Meclis’teki bazı muhalefet milletvekillerinin ısrarla sürdürdüğü kimi çocuksu tuhaflıklara bakınca da öyle. Matematik gerçekliği bile isteye devre dışı bırakma katakullilerinin çapsız taktikaları.

Sevdiği kızdan özür dilemek için çok sayıda mumla romantik bir girişimde bulunan gencin, evi yakmasıyla sonuçlanan eylemini iyi niyet tenceresine mi koymalı, bir başka tencereye mi?

Yağmur da yağdıkça yağıyor sorunların ve çözümlerin üstüne.

Bursa’daki gönül dostumuz Cahit Çollak’ın hemen ardından Orhan Okay Hocamızı da sevenleriyle birlikte sırladık geçtiğimiz hafta. Rahmet ve mağfiret üzerlerine olsun. Elbet bizim üzerimize de.

Sağlara hiç rahmet okunmaması olağanüstü ilginç değil mi?

Bu ne rahatlık sayın sağlar.

Sessizlik ve çıngırak

Huzurevi denince aklıma hep sukûnet gelir. Yemekhanede, televizyon salonunda, koridorda, odalarda... Hep sükûnet.

Bakışlarıyla soran, bakışlarıyla cevap veren insanlar. Arada bir, iç çekişlerine eşlik eden, geçmek bilmeyen zamanı sürükleyen terlik sesleri...

Efendim, geçmişte vazife ifâ ettiğim yerlerden biri de huzurevleridir.

Ha, unutmadan, huzurevi denince aklıma bir de çıngırak gelir.

O sessizlik dünyasında bu çıngırak da nerden çıktı? Arzedeyim.

...

Yıl 1977... Hüzünlü, şefkat dolu bakışlarıyla Naciye öğretmen! Tam otuzaltı yıl öğretmenlik yapmış. Kimi yıllar ücrâ bir dağ köyünde, kimi yıllar orta halli bir kasabada.

Kimi kimsesi yoktu artık. Öğrencileriyle çektirdiği eskimiş fotoğraflarla dolu odasında hâtırâlarıyla yaşıyordu. Tüm eşyası bir yatak, eski bir sandalye ve masadan ibaretti. Masanın üstünde kalınca bir defter, dolmakalem bir vazo... Ve bir çıngırak!

Bir gün merakla çıngırağa baktığımı farkedince, duygulu bir ifadeyle: “Öğretmenlik yaptığım yılların çoğunda zil yerine çıngırak kullanılırdı. Bu çıngırak da o yıllardan kalma küçük bir yâdigâr. Aradan bunca yıl geçmesine rağmen hiç unutamadım bu çıngırağın sesini. Bu sesle birlikte öğrencilerim sınıfa dolardı cıvıl cıvıl. Ders bitiminde de bu sesle birlikte coşku içinde dışarı fırlarlardı.”

İç geçirerek devam etti: “Kimbilir belki bu bunaltıcı sessizlikten, belki de o mutlu okul günlerimi özlediğimden ötürü içimden bir ses diyor ki: Al şu çıngırağı çal, durmadan çal,çal, çal! Ama huzurevi burası; hiç çalamadım, çalamıyacağım da...”

...

Aylar geçti. Bir gece nöbetçiydim. Geceyarısına doğru o alışılmış sükûnet âni bir sesle bozuldu. Çıngırak sesiyle!

Nöbetçi hemşireyle Naciye öğretmenin odasına koştuk.

Yere yığılmıştı; hareketsiz, cansızdı... Az ötede, yerde çıngırak!

Bilmiyorum, kalp krizi ânında mı çıngırağa çarpıp yere düşürdü, yoksa çıngırağı aniden sallarken mi kalp krizi geçirdi? Öyle ya da böyle, yıllar sonra çıngırak bir kez daha çalmıştı Naciye öğretmen için... Bir kez daha ve son kez!

(Bu hâtıramı yıllar sonra TRT’de işledim, finalini ‘mutlu son’la değiştirerek. Şimdi, keşke değiştirmeyseydim, diyorum. Mâdem ki merhametlilerin en merhametlisi tarafından Naciye öğretmene böyle bir final lâyık görüldü. Beşer planında anlıyamadığımız bir şey var mutlaka...mâdem ki kaderin üstünde bir kader var.)

YUSUF ZİYA ADIDEĞMEZ

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.