Atı alan Üsküdar’ı geçtikten sonra...

Yıldıray Oğur

“Alman ajanı”, “Sözde muhabir kılıklı terör örgütü ajanı”, “PKK tetikçisi”, “Merkel’in cici çocuğu”, “Ajan-terörist”...

Bunlar, önceki gün üç yıldır yargılandığı mahkemede tarafından “terör örgütü propagandası” yapmak suçundan 2 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırılan Alman Die Welt gazetesinin eski Türkiye temsilcisi Deniz Yücel hakkında üç yıl önce tutuklandığında ileri sürülmüş ‘yaratıcı’ suçlamalardan bazıları.

En yaratıcısı en sonuncusu.

Literatürde olmayan “ajan-terörist” suçlamasını bizzat Cumhurbaşkanı, referandum kampanyası sırasında miting meydanlarında üretmişti.

Üstelik daha ortada bir iddianame bile yoktu.

Şimdi çok az kişi hatırlıyordur ama 27 Şubat 2017 günü tutuklanan Deniz Yücel, 16 Nisan 2017 referandumu kampanyasının temalarından biriydi.

Hakkında önce Aralık 2016’da Bakan Albayrak’ın maillerinin hacklenmesi soruşturması kapsamında gözaltı kararı verildiği haberleri çıkmış ama sonra herhangi bir adım atılmamış, bu belirsizlikte Alman hükümetinden yardım isteyen Yücel, bir süre Alman Konsolosluğu’nun Tarabya’daki rezidansında kalmış, Berlin ve Ankara arasında diplomatik görüşmelerden, hatta bizzat Merkel’in Şubat 2017’deki Ankara ziyaretinde konuyu dillendirmesinden de bir sonuç çıkmayınca, kendi isteğiyle gittiği İstanbul Emniyet’inde terör örgütü propagandası suçlamasıyla gözaltına alınmış ve ardından da terör propagandası gibi bambaşka bir suçla tutuklanmıştı.

Bu ilginç süreçte yaşananları Medyascope’a verdiği röportajda Yücel şöyle anlattı:

“Aslında ilk başta terör propagandası ve halkı kin ve nefrete tahrikten değil, Redhack tarafından hack’lenen ve bazı gazetecilere lanse edilen Berat Albayrak’ın mailleriyle ilgili hakkımda yakalama kararı çıkarılmıştı başka gazetecilerle birlikte Aralık 2016’da. Diğer gazeteciler gözaltına alınmıştı ama benim Beşiktaş’taki evime adresi bilindiği halde gelmemişlerdi. Tuhaf bir durumdu. Aynı gün Sabah’ta bir haber çıkmıştı. Benim yurtdışında olduğum ve arandığım haberi çıktı. Halbuki ben yurtdışında değildim. Giriş çıkış bilgilerimden bunu rahatça tespit edebilirlerdi. Adresimi de biliyorlardı. Ama bana gelmediler. O kısım benim için muamma oldu. O haberi görünce DieWelt’ten bir mesai arkadaşımı aradım. Durumu anlattım, ortaklaşa Alman hükümetinden yardım istemeye karar verdik. Alman Büyükelçiliği’ni aradım, Almanya’daki arkadaşım da Alman Dışişleri Bakanlığı’nı aradı. Kısa bir süre sonra Alman Büyükelçiliği’nden arandım; “buyur gel ama Taksim’de Başkonsoloslukta değil de Tarabya’daki Alman elçiliğinin rezidansında konuk edelim seni” dediler. Ben birkaç haftalığına orda kayboldum. Bunun iki sebebi vardı. Avukat arıyordum. O şartlarda böyle bir davayı üstlenebilecek müsait olan bir avukat bulmak kolay değildi. İlk irtibata geçtiğimiz avukatlar bana şunu demişlerdi: “Sana yardımcı olamayız. Çünkü Türkiye’de hukuk sistemi askıya alınmış. Öğrendiğimiz hiçbir enstrüman burada geçerli değil artık. Sana ancak Alman hükümeti yardımcı olabilir.” Bizim düşüncemiz de bu yöndeydi. Sabah’taki ilk haberden sonra devamında bir şey gelmedi. Alman hükümeti, Dışişleri Bakanlığı ve Başbakanlık bazında Türkiye ile temasa geçti. En son Merkel Şubat 2017’de Ankara’ya geldiğinde Erdoğan’la ikili görüşmede konuyu gündeme getirdi. Son umudum da buydu. Ama sonuç alamadı. Diğer taraftan biz de AKP ve iktidar içindeki kimi ilişkilerimizi zorlamıştık, o ilişkilerle sessiz çözüm denedik, o da olmadı. Merkel’in görüşmesinin sonuçsuz kalmasından sonra ben şuna karar verdim. Denedik, olmadı. Benim basın özgürlüğünün poster boyu olmaya, basın özgürlüğü kahramanı olmaya niyetim yoktu. Ama işler sessizce çözülmüyorsa inisiyatif kullanacağım, polise gideceğim, bakalım ne olacak kararı aldım. Polise gitmek bir taraftan özgürlüklerimi kaybetmeyi göze almaktı. Rezidansta Netflix vardı, büyük bahçesinde yürüyüş yapabiliyordum ama özgürlüklerim sınırlıydı. Ama bir yanda da polise gidip, tutuklanmak özgürlüklerimi geri almak da demekti. Çünkü orada Alman hükümetinin konuğuydum. Mesela ben avukat tutmak istedim, çünkü mahkemeye çıkmadan bu iş çözülmeyecekti, onlar duyulmasın dediler ve reddettiler. Mesela Yemek Sepeti’nden lahmacun söylemek istedim, başka bir isimle sipariş veririm, nakit öderim dedim. Ama bu konu Berlin’e gitti. Dışişleri Bakanlığı’nda üç ayrı masa, Büyükelçilik, Başkonsolosluk lahmacun konusunu tartıştı, tartıştı, en sonunda karar çıktı: Yemek sepetinden sipariş yok. Konuk olarak da buna uymak zorundaydım. O zaman Julian Assange örneği vardı. Yıllarca Ekvator elçiliğinde saklanan. Bence korkutucu bir örnekti. O duruma düşmek istemiyordum. O yüzden madem böyle mümkün değil deyip polise gittim. Polise giderken Alman Başkonsolosu’na rica ettim beni makam aracıyla götürmesini. Çünkü tesadüf sonucu bir kimlik kontrolüne denk gelseydim, kaçarken yakalanmış konumuna düşecektim. Başkonsolos ve avukatım birlikte gittik. Tabii gitmeden önce polise de bildirildi. O zamanki İstanbul Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan, “tabii ağırlayalım sizi bir çay içelim” dedi. Gerçekten de Vatan Caddesi’nde İstanbul Emniyeti’ne gittiğimde ifadeden önce Mustafa Çalışkan’la bir çay içtim. Orada “Sayın Merkel’in Sayın Yücel’e ne kadar önem verdiğini biliyoruz” gibi imalı imalı konuşmuştu. Ama henüz daha alenen söylenen birşey yoktu. Ondan sonra gözaltına alındım. 13 gün Vatan Caddesi’nde geçirdim. Ondan sonra savcılığa çıkarıldığımda Berat Albayrak mail’lerini ele geçirmekten, Redhack’ten tek kelimeyle bahsedilmedi. DieWelt’in Türkiye temsilcisi olarak yazdığım haberler, yorumlar, röportajlar suç unsuru olarak karşıma çıkarıldı ve halkı kin nefrete tahrik ve terör propagandası suçlamalarıyla tutuklandım.”

Alman hükümeti vatandaşı olan bir gazetecinin tutuklanmasına tepki gösterip, AK Parti’nin Almanya’da yapacağı “Evet” kampanyası toplantılarına izin vermeyince mesele bir anda referandum kampanyasının hararetli bir konusu haline gelmişti.

Deniz Yücel de verdiği röportajlarda tutuklanmasını referanduma bağlıyor:

“O referandum kampanyası için tutuklandım. Çünkü Türkiye iktidarı Almanya’nın Başbakanının, Dışişleri Bakanının benim hakkımda konuştuğunu önceden görmüşlerdi, Almanya hükümetinin bunu ne kadar önemsediğini fark etmişlerdi. Şunu düşünmüş olmalılar; buradan bize ekmek çıkar.”

Almanya ile başlayan gerilim, Hollanda ile sürmüş, sonra İsviçre’de yaşanan bir pankart olayıyla, referandumda “Evet” kampanyası Avrupa’ya karşı bir kampanyaya dönüşmüştü.

Cumhurbaşkanı, Sakarya’da, Tekirdağ’da, Trabzon’da meydanlarda, kampanya sırasında katıldığı tv programlarında Deniz Yücel’den ajan-terörist, Alman ajanı diye bahsetmiş, onun üzerinden halka Almanya’yı, Avrupa’yı şikayet etmişti.

Bütün bunlar olurken Deniz Yücel hakkında hala bir iddianame yazılmamıştı.

Cumhurbaşkanı referandum kampanyasında çıktığı bir televizyon programında eli biraz daha yükselterek, şöyle dedi: “Ben bu makamda olduğum sürece asla iade edilmeyecek.”

Bu şekilde Avrupa’ya karşı milli hislerle girilen referandum sandığından kıl payı “evet” çıktı.

Deniz Yücel meselesinin haberi değeri de düştü.

Fakat konu Almanya ile Türkiye arasında bir krize dönmüştü. Pazarlıklar yaşandı. Hatta Türkiye ile ilişkileri iyi olan eski Alman Şansölyesi Schröder bu görüşmeler için Türkiye’ye gönderildi.

Bu süreçte yaşanan pazarlıkları yine Deniz Yücel’in röportajından okuyalım:

“Türkiye Almanya’dan tepkinin beklediklerinden fazla olduğunu gördü. “Bu adam madem Almanlar için o kadar önemli, bunu bedavaya vermeyelim, bir karşılık alalım” diye düşündüler. Ondan sonra bir daha Erdoğan, benim hakkımda ajan, terörist demedi. “Almanya’da çok Deniz var” dedi. Alman hükümetinden teyit ettiğim bir bilgi; Türkiye iki kez takas önerdi. 15 Temmuz soruşturmasında Almanya’ya sığınan kimi subaylar, aranan Almanya’daki kimi isimler için siz onları bize iade edin, biz de size Deniz’i gönderelim teklifinde bulundu. Daha sonra Büyükada soruşturmasında tutuklanan Alman Peter ve Alman vatandaşı Meşale Tolu’nun da tutuklanmasıyla 2017 yılında Türkiye Almanya ilişkileri tarihteki en gerilimli günlerini yaşadı. Bu sırada Alman hükümeti Erdoğan’la iyi şahsi ilişkileri olan eski Başbakan Schröder’den bir misyon rica etti. O, Merkel’in yetkilendirmesiyle Erdoğan’la görüştü. Ben ve diğer arkadaşlarla ilgili. O konuşmada Schröder böyle bir takasın mümkün olmadığı konusunda Erdoğan’ı ikna etti. Schröder “Ben bile başbakan olsam böyle bir takas yapamazdım” deyince, Erdoğan ikna oluyor. Sonra “madem takas olmuyor, boşuna bırakmayalım, başka bir şey alalım” şeklinde devam etti süreç. Ama hatırlarsınız 2017’de ABD ile ilişkiler dibe vurmuş, ekonomik kriz ortaya çıkmış. Hem ABD ile hem Avrupa ile kavga yararlı değildi. Avrupa’da en önemli ortak Almanya ile ilişkileri düzeltmek için benim meselem ortadan kaldırılmalıydı. Çünkü kimle görüşülse, mesele Mehmet Şimşek, Alman Maliye Bakanı’ndan kredi istiyor, bakan “Olabilirdi ama Deniz içerideyken olmaz” diyor. Böylece Türkiye hükümetinin başına bela olmuştum. Türkiye yine de bir pazarlık istedi. En son bir tank pazarlığı meselesi oldu. Türkiye’de kurulmak istenen bir tank fabrikası meselesi vardı. Daha acili Leopar-2 panzerlerinin modernizasyonuydu. O günlerde Dışişleri Bakanı Gabriel bir açıklama yapmıştı. Deniz Yücel içerideyken, bu asla mümkün olamaz diye. O zaman ilk defa Alman hükümetini eleştirdim. Benim ismimin panzerlerle, silah ticaretiyle birlikte zikredilmesi kabul edebileceğim bir şey değildi. O zaman bir açıklama yaptım, böyle pazarlıkların parçası olmayacağım diye, hemen o gün Alman Dışişleri Bakanı da böyle bir pazarlık yok diye bir açıklama yaptı. Bu pazarlığın olmadığını Alman hükümeti bana söyledi daha sonra. Ama Türkiye bunu düşünmüştü. Hatta ben bırakıldıktan sonra Binali Yıldırım, “Deniz çıktı, artık panzer konusunu konuşabiliriz” demişti. Bu şekilde bir pazarlık olmadı ama Türkiye beni boşuna da bırakmadı. Bir pazarlık oldu. Ben çıktıktan altı ay sonra Alman ticaret bakanı büyük bir işadamı heyetiyle Türkiye’ye gitti. Ben içerdeyken bu mümkün olmazdı. Kendisinden de duydum bunu. Türkiye, o sırada ekonomide bir normalleşme aldı benim bırakılmamın karşılığı olarak.”

Nihayet bu görüşmelerin sonunda, bir yıl sonra Deniz Yücel hakkında iddianame yazılıverdi. Bunca iddia ve olaydan sonra sadece üç sayfalık bir iddianameydi bu.

Bir yıl boyunca nedense yazılamayan bu üç sayfanın bir buçuk sayfası da Deniz Yücel hakkındaki iddialarla ilgili değildi.

“PKK/KCK, DHKP-C, MLKP, EL Kaide, FETÖ, DAEŞ ve diğer birçok örgütün Türkiye Cumhuriyeti devleti anayasal düzenini, egemenliğini ve otoritesini ele geçirmeyi hedefleyen...” diye başlayan iddianame “son birkaç yıllık süreç içesinde tüm terör örgütlerinin her biri ayrı ideoloji ve yapılanmada olmalarına rağmen adeta birbirleriyle işbirliği içindeymişçesine hareket ederek terörize faaliyetler içerisine girdikleri bu yöndeki faaliyetlerinin amacının da her halükarda Türkiye Cumhuriyeti devletini yıpratmak, yok etmek, zayıf düşürmek olduğu açıkça anlaşılmıştır” diye devam ediyordu.

Son bir buçuk sayfada ise terör örgütü propagandası ve halkı kin ve nefrete tahrile suçlanan Deniz Yücel’in 18 yıl hapsi istenen suçları sıralanmıştı. Bu suçlar “Alman Federal Cumhuriyetinde yayın yapan bu nedenle de Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına göre basın Kanunu kapsamında yer almayan Die Welt isimli yayın kuruluşunda Almanca dilince suç teşkil eden bir kısım yazılar” dan ibaretti.

Referandum kampanyası boyunca ileri sürülen ajan-terörist, Alman ajanı, PKK tetikçisi iddialarının hiçbiri iddianamede yer almadı, buharlaştı.

Sonra da hukuki bir sürpriz yaşandı.

İddianamesinin çıktığı aynı gün mahkemeye dahi çıkarılmadan İstanbul 32’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararıyla tutuksuz yargılanmak üzere tahliye edildi.

Onca iri iddiadan sonra mahkeme hakkında yurtdışı çıkış yasağı dahi koymamıştı, Deniz Yücel gazetesinin gönderdiği özel bir uçakla Almanya’ya döndü.

Yücel, kitabında ve verdiği röportajlarda, tahliye edildikten sonra Türkiye’den ayrılmak istememesine rağmen, Berlin ile Ankara arasındaki görüşmelerde Türkiye tarafından, tahliye edilir edilmez ülkeden çıkması şart olarak koşulduğu için yurt dışına çıkmak zorunda kaldığını anlattı.

3 yıldır sessizce devam eden mahkeme sırasında geçen yıl Anayasa Mahkemesi, Deniz Yücel’in başvurusu üzerine hak ihlali kararı verdi.

Yücel’in yargılandığı terör örgütü propagandası suçlamasının temelini oluşturan 2015’de yaptığı Cemil Bayık röportajını inceleyen Anayasa Mahkemesi, iddianamede röportajın başlığının “Başkanlık Hayali Suya Düşünce İntikama Sarıldı” şeklinde geçtiğini, halbuki röportajın Die Welt gazetesindeki başlığının “Evet Örgüt İçi İnfazlar Oldu” olduğunu söyleyerek savcıyı düzeltmiş ve röportajda Yücel’in Bayık’a sorduğu soruların propaganda değil, gazetecilik olduğuna karar vermişti.

Türkiye’de medya özgürlüğü açısından kritik önemdeki kararda Anayasa Mahkemesi’nin değerlendirmesi şöyleydi:

Tutuklama kararında; başvurucunun Cemil Bayık ile röportaj yaptığı, röportaj başlığının ‘Başkanlık Hayali Suya Düşünce İntikama Sarıldı’ şeklinde olduğu ve röportajda PKK terör örgütüne meşru bir yapıymış izlenimi verilerek örgüt lideri Cemil Bayık’ın Cumhurbaşkanı hakkındaki söylemlerine yer verildiği ileri sürülmüştür. Öncelikle röportajlara dayalı haber bildirimi, basının kamu çıkarlarının koruyuculuğu rolünü yerine getirebilmesinde en önemli araçlardan birini oluşturur. Bir röportaj esnasında başkası tarafından dile getirilen görüşlerin yayınlanması sebebiyle bir gazetecinin cezalandırılması ya da suçlanması kamu çıkarını ilgilendiren konuların tartışılmasında basının katkısını ciddi biçimde engelleyebilecektir. Öte yandan röportajın başlığının soruşturma makamlarınca iddia edildiği gibi ‘Başkanlık Hayali Suya Düşünce İntikama Sarıldı’ değil ‘Evet Örgüt İçi İnfazlar Oldu’ şeklinde olduğu görülmektedir. Başvurucu, söz konusu röportajda Ceylanpınar’da iki polis memuruna karşı cinayet işlenmesiyle ilgili bahis konusu eylemin örgüt tarafından işlenmediği açıklamasını yapan röportaj verene cinayeti kınamadıklarını, devlet televizyonunda Kürtçe yayın yapan bir kanalın olduğunu, bölgede resmî dairelerde Kürtçe konuşulduğunu hatırlatmış; öğretmenler ve aileleriyle beraber öldürülen köy korucularına ve otuz beş bin kişinin hayatını kaybetmesine karşı sorumluluk üstlenip üstlenmediğini, örgüt içinde gerçekleşen infazların çatışma ve işkencelerde öldürülenlerden fazla olduğu şeklindeki iddiayı sormuştur. Ayrıca başvurucunun röportaj verenin açıklamalarını tasdik edici bir tutum sergilediği, terör örgütünün propagandasını yaptırma amacıyla röportaj vereni yönlendirici sorular sorduğu gösterilememiştir. Röportajın bütününe bakıldığında örgütün silah bırakma imkânına ve çatışma ortamının nasıl sona ereceğine ilişkin soruların sorulduğu da görülmektedir. Bu açıklamalar doğrultusunda başvurucunun bu röportajı gazetecilik saikiyle değil de örgütün propagandasını yapma saikiyle yaptığına yönelik olguların ortaya konulamadığı anlaşılmaktadır.”

O röportajda Deniz Yücel’in röportajda Bayık’a sorduğu 39 sorudan bazıları şunlardı:

Ateşkesi kim bozdu?

Ceylanpınar’daki polis cinayetini PKK mi yaptı?

Cinayeti kınamadınız ama.

Ama şimdi savaşa girdiniz.

HDP’nin önem kazanması, PKK için bir önem kaybı değil mi?

PKK ve HDP arasında hiyerarşik bir ilişki var mı?

”Misilleme hakkımız” dediğinizle HDP’ye zarar vermiyor musunuz?

Sizin ateşkes ilan etmeniz için ne olmalı?

Kim bu üçüncü taraf olabilir? ABD mi?

Buna gerçekten inanıyor musunuz?

ABD ile ilişkiniz var mi?

Amerikan hükümeti bunu yalanladı.

Kalıcı bir çözüm nasıl olur?

Ama bugün devlet televizyonunda Kürtçe kanalı var, belediyelere Kürtçe de konuşuluyor...

Bütün bunlar olsa, siz silahları teslim eder misiniz?

Eski PKK yöneticisi Selim Çürükkaya’ya göre, PKK’nin kurucu kadrolarının arasında iç infazlarla ölenlerin sayısı, çatışmalarda veya işkencede ölenlerin sayısının üstünde.

Katledilen öğretmenler veya aileleriyle birlikte öldürülen köy korucuları için de mi?

PKK’de konuşulan dil nedir?

Kendiniz de sonradan Kürtçe öğrendiniz, doğru mu?

Bu savaşta, çoğu sizin saflarınızda olmak üzere en az 35 bin insan hayatını kaybetti. Bunun sorumluluğunu üstleniyor musunuz?

Die Welt gazetesi de bu sorularla ortaya çıkan röportaja “Evet Örgüt İçi İnfazlar Oldu” manşetini atmıştı.

İddianameyi hazırlayan savcılık ne bu sorulara ne de Die Welt’in manşetine bakmamış, röportajın Türkçesi’nin çıktığı Birgün gazetesinin attığı “Başkanlık Hayali Suya Düşünce İntikama Sarıldı” manşetini suç delili olarak iddianamesine koymuştu.

Nitekim mahkeme de savcılığın iddiasını esas aldı, röportaja ve başlığına bakmadı, Anayasa Mahkemesi’nin ‘yaptığı terör propagandası değil gazetecilik’ diyerek hak ihlali kararı verdiği bir gazeteci hakkında terör propagandasından ceza verdi.

Bu kararla mahkeme ne Anayasa Mahkemesi’nin kararını dikkate almış oldu ne de Cumhurbaşkanı’nın ajan-terörist suçlamasını...

Üç yıl önce anlamsız suçlamalarla açılan, Türkiye’yi pazarlıkla tutuklu iade edebilen bir ülke durumuna düşüren, Türkiye-Almanya ilişkilerini yaralayan, en önemlisi de Türkiye’de doğmuş, büyümüş hatta tahliye edildikten sonra bile İstanbul’dan ayrılmamak için direnen bir gazetecinin hapishanede tecritte geçen bir yılına mal olmuş bir dava, terör örgütü propagandasından 2 yıl 9 aylık ceza ile bitti.

Türkiye, siyaseten ve ekonomik olarak büyük kayıplar yaşadığı bu soruşturma için bir de Anayasa Mahkemesi’nin verdiği hak ihlali kararı yüzünden Deniz Yücel’e 25 bin TL manevi tazminat ödedi.

Günün sonunda bu soruşturma sadece bir işe yaradı, kampanya döneminin atmosferine katkı yaptığı referandumda sandıktan “Evet” çıktı, atı alan Üsküdar’ı geçti...


Yorum Yap
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
Yorumlar (39)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.