Back To Top
A.Yağmur Tunalı yazdı: Herkes müzik sever ama kimse müzisyen bir çocuk istemez

A.Yağmur Tunalı yazdı: Herkes müzik sever ama kimse müzisyen bir çocuk istemez

 - Son Güncelleme: 22.02.2017 Çarşamba 04:09
A.Yağmur Tunalı yazdı: Herkes müzik sever ama kimse müzisyen bir çocuk istemez
- A +

Şair-yazar A.Yağmur Tunalı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “eğitim ve kültürde hayal ettiğimiz düzeylere ulaşamadık” yönündeki ifadelerinden hareketle Türkiye’nin kültür politikalarını kaleme aldı.

A.YAĞMUR TUNALI

Kültür ve yaşama tercihleri netleşmemiş bir toplumuz. En az iki yüzyıldır böyleyiz. Batı ve doğu arasında sıkışmış durumdayız. Bu cümleyi her durumda edivermek kolaycılığından gına geldiğini biliyorum. Bu ve benzeri klişelere girmeyeceğim. Artık ne Batı’yı, ne de Doğu’yu biliyoruz. Yalnız şu gerçeği hatırlamakta fayda var: Doğu’ya ve köklerimize Batı’dan uzak hale geldiğimiz bir dönemden geçiyoruz. Çünkü iletişimin dehşetli hızı üretenleri öne çıkardı. Ne kadar üretkenseniz o kadar göründüğünüz bir dünyadasınız. Batı açık ara önde olduğu için âdetâ bir kültür bombardımanı altındayız.

Kültür üretkenliğimiz, muhtemelen teknolojik ilerlememizin epeyce gerisindedir. Teknolojide gelişmişlik örneklerine bakarak geride kaldığımızı ölçebiliyoruz. Laboratuvar ilimlerinde ölçme değerlendirmeyi biliyoruz. Dünyaya entegreyiz. Kültürde ise böyle bir imkân var gibi görünse de yoktur.

Sosyal konularda ve özellikle kültürde kesin tartılar kullanılmaz. Gelişmişliğin göstergeleri elbette vardır. Sanat devreye girince iş değişir, büsbütün zorlaşır.

Klişeler ve sloganlar bazen öldürücüdür. Mesela: Ne kadar ecdad dedikse o kadar ecdada uzak düştük. Bilgiyi değersizleştiren toplumlarda bu olur. İlim adamının üç kuruşa talim ettiği yerde bu netice kaçınılmazdır. Fikrin, zihin yaratıcılığının te’lifi düşünülmez. Yılmaz Öztuna’nın tabiriyle bakkaldan sigara alırken para vermemeyi düşünemediğini gördüğünüz kişi, patron ve benzerleri sizin zihninizi sömürme hakkını kendinde bulur. Üstelik bunu yaparken rahattır. Lütfediyormuş gibidir. Bu, felaketli bir ruh halidir.

Sanatın ve sanat adamının yüceltilmediği, öne çıkarılmadığı yerde yaratıcılıktan uzak durulur ve hatta sakınılır. Bizde pek çok konuda durum budur.

Oğlunun müzisyen olmasını isteyecek aile azdan azdır. Herkes müzik dinler ve çok kimse de sever. Ama kendisi ve çocuğu için o mesleği düşünmez. Burada derin bir psikolojik kırılma vardır.  Belki çok yüzlülük de buradan beslenir. Sesi güzel ve bütün dikkati müzikte olan çocuğa, “Şarkıcı mı olacaksın?” dendiğini çok duymuşuzdur. Piyasa için böyle düşünülür de akademik müzik çalışmaları için farklı mıdır? Çocuğunu Türk Müziği Devlet Konservatuarı’na verecek bir ebeveyne rastlamak sürprize yakın bir iştir. Çok zaman çocuğun zoruyla bu yola girilir. Batı Müziği Konservatuarı’na çocuk göndermek büsbütün çetin meseledir. Yekûn alırsak, bu toplum tercihinden müziğe saygının alt derecesi çıkar.

Tiyatro, sinema, bale, opera ve belli bir oranda halk oyunları için daha derin bir uzaklığımız var. Bunlar geniş toplum kesimlerinin sevgi ve ilgi alanlarında değildir. Adı edildiği vakit, en ağır hakaretleri duyacağımız sanat dalları da bu saydıklarımız arasındadır. Tiyatro, belli bir kesimin işidir. Opera ve baleden söz açamazsınız. Balenin müstehcenliğini söyleyen yetkili ağızlar da çok çıkar. Böyle Kültür Bakanlarımız da oldu.

Bunları bir çırpıda yok sayacaklarımız, okumuşlarımız arasında büyük çoğunluk tutar. Diyelim ki bu Batı sanatlarına henüz alışamadılar ve belki hiç alışamayacaklar, başka sanatlarda mesela klasik Türk Bezeme Sanatları’nda ilgilerinin, bilgilerinin, zevklerinin ne derecede olduğuna bakarsanız durum yine içler acısıdır. Hat sanatında, tezhipte, ebrûda, çinide vesaire... klasik alanlarda iyiyi kötüden ayıracak durumları yoktur. Dünyanın en büyük Klasik Türk Sanatları uzmanı M. Uğur Derman Bey’i sorsanız bilene ödül vermeniz gerekir. Yalnız sempati klişeleri geçerlidir.  Ecdadımızın sanatlarına hayranız, onları dirilteceğiz, derler. Burada retorik şâha kalkar. Bunun için kurslar açılır, bütün belediyeler seferberdir; hat, ebrû kursu açmak için sıraya girerler. Bir bolluk, bir bolluk... Sade bir bakış, bu zengin ilgiye hayran kalır. Zanneder ki sanatımız diriliyor.

Hayır, hayır... Bin kere hayır!.. Ve bin kere yazık ki sanatımız bu tüccarlar elinde çok şey kazanmamakla kalmıyor, ayağa düşüyor. Seviye kaybediyor. Herkesin bir haftada ebru sanatkârı olacağını anons eden belediye, sanata balta salladığını fark etmiyor. Özbekler Şeyhi Edhem Efendi’nin, öğrencisi Necmeddin Okyay’ın, onun öğrencisi Mustafa Düzgünman’ın ruhlarını muazzeb ettiğini düşünmüyor, düşünemiyor. Onun öğrencisi hem hattat, hem ebrû sanatkârı sevgili Fuad Başer’in ızdırabını duymuyor. Bu sanatlar bir silsileyle gelir. Hoca-talebe münasebeti başka tür bir eğitim öğretim anlayışını gerektirir. Öyle bir haftada değil, bir yılda bile diploma (icazet) alınamaz. Sanatın yanında bütün bir hayat görüşü edinilmeden o ele tekne kurma yetkisi verilmez.

Doğu’ya ve köklerimize Batı’dan uzak hale geldiğimiz bir dönemden geçiyoruz. Çünkü iletişimin dehşetli hızı üretenleri öne çıkardı.

Sahne sanatlarında içler acısı durum, klasik sanatlarda böyle bir heveskâr elinde yaralanmaya dönüşür. Edebiyatta bu duruma gelmemek için epeyce direndiğimi bilenler fark edecektir. Orada başka tür bir çalkalanma yaşadık. Edebiyatın malzemesi olan dil hırpalandıkça zaman ve seviye kaybı derinleşti. Devrin, edebiyatta saltanatı şiirden nesre vermesiyle bir değişme daha geldi. Bizde edebiyatın ölçüsü şiirdi. O bakımdan sendeledik. Buna rağmen, nesirde emekleme dönemini yüzyıl önce geçtik. Bugün, çağın sanatı romanda epeyce ilerdeyiz. 

Dilde toparlanma kaybedilen zamanları bir ölçüde geri getirebilirse edebiyatta diğer sanatlara göre iyiye gideceğimizi düşünmek mümkün. Kayıpların geri gelmesi demek, tarihle buluşma demek. Köklere dönmek demek. Dünü, bugünün vasıtalarıyla bugünde yeniden yaratmak demek. Sanat bunu yapacaktır. Yeter ki ilgiyi doğru yönde kuralım. 

Cumhurbaşkanımız; kültürde, sanatta istenen noktada olmadığımızı söyledi: “Diğer alanlarda olduğu gibi kültür sanatta da üzülerek söylüyorum kopya çektik, kötü taklitler yaptık. Kültür ve sanatta olmazsanız kendinizi camdan çelikten kuleler içinde bulursunuz. Bunu yapanlar bize sadece para para para diyor” (Gazeteler). Söylediği bu.  Doğru bir tespit. Tabii çok yönlü problemin, yaşadığımız realitenin bir tarafını işaret ediyor.

Bizde şiirde, hikâyede,  özellikle romanda iyi örnekler var. Bolluk da bunun iyi bir göstergesi. İletişim araçları ve yönetim erki iyiden yana tavır koyduğu sürece doğru gidişe yardım eder. Belediyelerin bir haftada ebrucu yetiştirme popülizmine benzer ilgiler tam manasıyle zararlıdır ve sanat düşmanıdır. Bunu yapamayacakları bir dikkat ve şuuru ayakta tutmaya mecburuz. Yoksa iyiye yol açılmayacaktır. 

Kalkınmayı ekonomiyle eşdeğer düşünme yanlışlığı bizim genel hastalığımızdır. Kültürel kalkınmışlığın ekonomiye de değer katacağını düşünebilen devlet adamı tipi nadir geliyor. En azından benim yaşadığım yıllar içinde durum buydu. Arada böyle Cumhurbaşkanımızın cümlelerine benzer çıkışlar gördük. Bunun bir devlet politikası olması için çırpındık ama olmadığını da biliyoruz. Şimdi de kültür politikamız olmadığını kesin bir dille söylemeliyim. Bütün kültür adamları, bu yokluğun üzüntüsünü çekerler. Arada bu cinsten sözler içimizi serinletmeye ve yolumuzu açmaya yetmez.

Büyük kültürler büyük ülkeler yaratırlar. Osmanlı’yı yaratan büyük kültürüydü. Zirvede olduğumuz asırlarda, sanatta ve sanata önem vermede de dünya birincisiydik. Padişahlarımız mutlaka sanatkârdılar. Ya şair ya bestekâr ya hattat ya müzehhib ya ahşab sanatkârı idiler. Sanatı bilmemek zaten olacak iş değildi. Sarayları bir kültür-sanat akademisiydi. Dostlarını sanatkârlardan seçerlerdi. Bu, öteden beri bir şark ve Türk geleneği idi. Bâbür’ün, Gazneli Mahmud’un günlerce süren sofraları tarihin gıptayla verdiği örneklerdendi. Hüseyin Baykara Dîvânı, o kadar beğenilmiş ve ün kazanmıştı ki sonraki sohbet ve işret meclisleri onun adıyla anılmaya başlandı.

Tarih, bize kültür ve sanatın devlet adamlarının aslî meşgale ve görevleri arasında sayıldığını söylüyor. Devirlerinde şiirde, müzikte herhangi bir sanatta hüner ve mahâret gösterenler ödüllendirilirdi. Sanatkâr, ayrıca evliyâ gibi bir tipti. Kendisine ilham edilen kişi olmak imtiyazı kabul edilir ve sayılırdı. Çok yönlü itibar görürdü.

Bugünün devletlerinde de buna yakın uygulamalar görmek mümkün. Özellikle yerleşik kültür ve medeniyetin egemen olduğu Batı’da bol örnek vardır. Çok bilinen örneklerden birini vermek isterim: 1958’de Fransa, Cezayir’i işgal etmiştir. De Gaulle iktidardadır. Varoluşculuk’un kurucusu büyük felsefeci ve edebiyatçı Jean Paul Sartre, bu işgali protesto edenlerin başını çeker. Hatta sokaklarda bildiri dağıtır. Şikâyet ederler, cezalandırılmasını isterler çünkü Fransa için millî bir meselede karşı koyanlar arasındadır. Konu olağanüstü yetkilerle iktidarda bulunan De Gaulle’e getirilir. Büyük devlet adamı, herhangi bir şey yapılmasını istemediği gibi tarihe geçen şu cümleyi söyler: “Sartre, Fransa’dır.” Bu sözüyle, “Onu cezalandırmak Fransa’yı cezalandırmaktır...” demiş olduğu açık.

Kültür ve sanata değer vermenin ölçüsü budur. Ahmet Paşa’yı sayan Fatih Sultan Mehmed de Bâkî’nin dokundurmalarına katlanan Kanûnî de Şeyh Galib’in, kız kardeşine aşkına ve derviş dikkatiyle saraya istediği kadar yakın durmayışına rıza gösteren 3. Selim de İzzet Molla’nın hicivlerine gülen 2. Mahmud da De Gaulle’e benzer anlayışta, hatta daha ileri devlet başçılarıydı. Bizde her devirde onlarca örneği bulunacak hicivci ve memnuniyetsizlik okunu padişaha çeviren ilim, kültür ve sanat adamları vardı. Onlar hoş görülmüşler ve çok zaman da ödüllendirilmişlerdi.

Dilde toparlanma kaybedilen zamanları bir ölçüde geri getirebilisirse edebiyatta diğer sanatlara göre iyiye gideceğimizi düşünmek mümkün.

Kültür ve sanatı devlet ilgisiyle ölçenlerden değilim. Öyle bir ölçünün varlığı da şüphelidir. Bizde itibarın kime ve nasıl olacağı da konjonktüreldir. Her devrin bir öne çıkan, bir de öne çıkarılan kültür ve sanat adamları vardır. Öne çıkarılanlarda isabet kaydedildiği nadirdir. 

Yahya Kemal’in karakteri üzerine Altay Vakfı’nda bir konferans vermiştim. Orada sık tekrarladığım husus, o büyükler büyüğü sanat ve fikir adamının her zaman itibar gördüğü ancak hiçbir devirde en çok itibar gören bir isim olmadığıydı. 1923’ten itibaren özellikle kültür konularında politikalara ve politikacılara yakın durmayan bir isim olarak dikkat çekiyordu. Buna rağmen itibar görmesi üzerinde durmak lazımdır. Atatürk ve İnönü gibi iki büyük devlet adamı, kültür tercihlerine ve uygulamalarına yakın durmayan bu büyük sanatkârı her zaman kollamışlardır. Demek ki o zaman büyük devlet refleksi henüz kaybolmamıştı ve o devlet adamları kültür ve sanatın değerini anlamakta genetik şifreleri devreye sokabiliyorlardı.

Bugün öne çıkarılanlar konusunda da benzer görüşler söyleniyor, söylenmelidir. Ödüller tenkit ediliyor, edilir. Ben de birkaç konuda isabet etmediğimizi yazdım, ilgililere söyledim. Bu noktada derin sıkıntılarımız olduğu açık. Yalnız bize yakın olanları seçme ölçüsü ve anlayışı kültür ve sanata katkı sağlamaz. İyiyi seçemediğimiz haller zararı çoğaltır.

Devlet katında itibar görenlerimiz, en değerlilerimiz olmayabilir.  Önemli olan arada uçurumlar olmamasıdır. Devrin Yahya Kemal’ini en çok sevdiğiniz gibi görmeyebilirsiniz ama ona itibar etmekte belli bir seviyeyi gözetmeniz kültür ve sanat adına kazançtır. Ülke kazanır, siz de kazanırsınız.

X

Her an haberdar olmak ister misin?

Aşağıdaki butona basarak tüm haberlerimizden anında haberdar olabilirsin. Tıpkı telefonunda olduğu gibi sana bildirimler göndereceğiz. Bu servisi dilediğin zaman iptal edebilirsin.

TIKLA HABERLER ANINDA ULAŞSIN