Tarihçi Prof. Dr. Hasip Saygılı, 2004 yılında Askerî Ataşe olarak bulunduğu Pakistan’a gelen dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Aytaç Yalman ile yaptığı bir görüşme ve talep üzerine yazdığı irtica raporunu değerlendiriyor. Saygılı, yazısında TSK içinde tek sesli kabul edilen dönemin farklı bir boyutunu aydınlatıyor…
2020 yılında karşılaştığımız yaygın salgında hayatını ilk kaybedenlerden birisi 2002-2004 yılları arasında Kara Kuvvetleri Komutanlığı görevinde de bulunmuş olan Emekli Orgeneral Aytaç Yalman olmuştur. Paşa’nın tanık olduğum bir tavrının yaşadığımız dönemin daha isabetli değerlendirilmesine mütevazı bir dipnot olacağını düşünüyorum. Bu yazının hedefi hayatını tamamlamış, bir dönemin ‘irtica ile mücadele’ odaklı günlük siyasetine ilişkin beyanları gazetelere manşet olmuş bir kişiliği ibra etme ve temize çıkarma değildir. Ama diğer taraftan geçmiş dönemin soğukkanlı ve izanlı bir muhasebesinin bitmeyen siyasi gerilimlerin gölgesinde henüz yeterli seviyede yapılamadığını söyleyebiliriz.
Kurmay Albay rütbesiyle 2002-2004 yıllarında Pakistan’da İslamabad Büyükelçiliğimizde Kara ve Hava Ataşesi görevindeydim. 2004 yılı başlarında dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Aytaç Yalman birkaç günlüğüne resmî bir ziyaret için Pakistan’a gelmişti. Kendisini havaalanında karşılayıp ikamet edeceği otele getirdiğimizde lobide bir kahve içimi için otururken, bana kestirmeden “Türkiye’de irtica tehlikesi var mı?” sorusunu yöneltmişti. Ben de doğrudan hayır cevabı vermiştim. O günkü ortamda TSK’nın üst seviye generallerinin neredeyse hepsi ülkenin acil bir irtica tehlikesi altında olduğunu hemen her fırsatta ifade ediyorlardı. Aytaç Paşa da Cumhuriyet gazetesine 8 ay kadar önce kimliğini açıklamadan “Genç subaylar rahatsız” diye manşete çıkarılan bir beyanat vermişti. Benim hemen herkesçe bilinen kendi görüşüne aykırı cevabım üzerine de ilgiyle nasıl diye izahat istemişti. Ben de efendim diye söze başlayarak kısa bir değerlendirme yapmıştım.
Bu değerlendirmede 2004 Türkiye’sinde hiç kimsenin bütün ülkeyi kendi dinî, ideolojik formatına göre tek bir kalıba sokamayacağını beyan etmiştim. Din, milliyetçilik veya sosyalizm namına ülkeye artık totaliter bir örüntü verilemeyeceği kanaatimi “mesela İslam adına bir sabah hayyalesselah denilerek sopayla camilere cebren namaza götürülemeyeceğimizi” vurgulamıştım. Türkiye’nin ve dünyanın çeyrek yüzyıl önceki durumunda olmadığını belirttim. Özellikle eğitim, iletişim, kentleşme ile bunlardan daha önemlisi uluslararası ortamın artık geniş ölçüde farklılaştığına işaret ettim. Soğuk savaş döneminde içinde bulunduğunuz ittifaka itiraz etmediğiniz sürece kendi ülkenizde bloklaşmanın sağladığı siyasi korunaklı ortamdaki hareket serbestisinin artık mevcut olmadığını ifade ettim. Komutanın sözlerimi kesmeden beni ilgiyle dinlemeye devam ettiğini görünce örnekler de vermiştim.
Birisinin siyasi bir sebeple burnu kanasa dünyanın öbür başında bunu öğrenip tepki gösterdiğini söylemiş ve kendi ailemden eğitim ve iletişimin gelişmesinin nasıl bir sonuç doğurduğunu örneklemiştim. O zaman lise ve üniversitede okuyan üç çocuğumuzla temel bazı konular hariç ailece aynı koordinatta bulunamadığımızı ifade etmiştim.
Komutan bana kendisine Silahlı Kuvvetlerde bugüne kadar kimsenin böyle bir değerlendirme yapmadığını söyleyince gizli memnuniyet duyduğumu bugün ifade etmeliyim. Ardından bana “Tarih ve felsefe bilir misin?” deyince “Bilirim” dedim. Bunun üzerine, sanıyorum benim kültürel ve entelektüel seviyemi ölçmek için İslam tarihinden Mutezile, Beytül Hikme, Gazali, İbn Rüşd, İbn Haldun hakkında kolayca cevaplayacağım birkaç soru yöneltti. Bu sorulara ansiklopedik kısa cevaplar verdim, memnun olduğunu beyan buyurdu.
Aynı gün akşam diplomatik misyon şefimiz rahmetli Büyükelçi Hasan Kemal Gür Beyefendi misafir komutana bir yemek verdi. Sayın Büyükelçimiz yemekte hakkımda entelektüel derinliğim olduğu ve görevlerimi hakkıyla yaptığım şeklinde teveccühkâr ifadelerde bulundu.
Aytaç Paşa Pakistan makamlarına yapılan resmî gezi esnasında bana bir ara “Bu sene Türkiye’ye dönüyor musun?” diye sordu. “Evet” deyince Özel Kalem Müdürüne not al dedi. Seni kültür birikimine uygun bir yere getireceğim dedi. Bu beni son derece memnun etti. Uygun bir yer denilirken anlaşılan kendisinin komutanı olduğu Kara Kuvvetleri Karargâhıydı. Buralarda görev yapmanın o zamanlar generallik terfi sırası gelenler için şans olduğu kabul edilirdi.
Komutan Pakistan’dan ayrılırken bana Pakistan ve Türkiye’deki irticayı mukayese eden bir rapor yazmamı ve kendisine kişiye özel olarak göndermemi istedi. Bir iki hafta zarfında aşağıdaki raporu yazarak kendisine ulaştırdım:
Pakistan ile Türkiye farklı sosyal şartların mirasçısı olmalarına rağmen her iki ülkenin nüfus yoğunluğunu Müslümanların oluşturması sosyal yapıda bazı benzerlikler yaratmıştır. Pakistan örneğinde bazı olumsuz misallerin göz önüne alınmasının ülkemiz için bazı uygulamalarda faydalı olabileceği değerlendirilmektedir.
Pakistan’ın 1947’den günümüze dinî referansları millî bir kimlik yaratmak için kullanması başarılı olamamış, hatta toplumun daha fazla bölünmesine zemin hazırlamıştır. Türkiye’de dinî kimliği öne çıkararak onu ulusal kimliğin yerine ikame etme girişimlerinin uluslaşma sürecimize zarar vereceği açıktır. Esasen din esaslı politika girişimlerinin İmparatorluğun çökme olgusunu önleyemediği hemen herkes tarafından bilinmektedir. Dinî kimliğin üst kimliğin yerini tutamayacağı ve ona alternatif olamayacağı hemen her fırsatta vurgulanmalıdır. Ayrıca bu arada globalizmin “Ulus devlet öldü” tarzında bilimsel-akademik görüntülü yoğun propagandasının, alt kültür milliyetçiliği yanında dinî mikro kimliklerin öne çıkarılmasını talep eden unsurları cesaretlendirici rolüne dikkat etmek gerekirPakistan’da devletin dinî hizmetlerle ilgili alanda hemen ağırlığı olmaması, meydanı tamamen dinî cemaatlerin kontrolüne sevk etmiştir. Bu da toplumsal hayatta düzensizlik ve çatışmalara kaynaklık etmektedir. Örnek olarak dinî bayramların ve Ramazan ayının ne zaman başlayacağı her zaman tartışma konusu olmaktadır. Konu astronomik hesap ve takvim konusu olmasına rağmen hemen her grup farklı günde Ramazan ve bayrama başlamaktadır. Hükümetler de astronomik olarak önceden bilinebilen dinî günlerin açıklanmasını “Rüyet-i Hilal Heyeti” (Hilali Gözetleme Kurulu) yetkisine vermiştir. Ancak her biri farklı cemaatin temsilcisi olan üyeler, aynı anda, aynı yerde gözetleme yapmalarına rağmen müşterek bir tespit mümkün olamamaktadır. Aynı şekilde ülkede sayılarının ne olduğunu hükümetin tam olarak bilmediği camilerin büyük çoğunluğu farklı hatta birbirini düşman gören anlayıştaki dinî-politik organizasyonların kontrolünde olduğundan kitlelere düşmanlık ve fanatizm tohumları ekilmektedir. Bu da mezhep çatışmaları ve ülkenin gayrimüslim vatandaşlarına saldırıların tetikleyicisi olmaktadır. Namaz vakitlerini bildiren ezanların dahi 30-40 dakikalık farklı zamanlarda okunması ayrı bir kargaşa nedeni olmaktadır.
Bu çerçevede ülkemizdeki Diyanet İşleri Başkanlığının lağvedilmesinin dinî grupların manevra alanını artıracağı ve dinî hayatta kargaşa nedeni olacağı düşüncesiyle farklı inanç gruplarını da temsil etmemesi gibi uygulamadaki hatalarının giderilerek varlığının muhafaza edilmesinin uygun olacağı değerlendirilmektedir.
Pakistan’da dinî gruplar tarafından işletilen medreseler geniş yoksul kitlelerin çocuklarını cezbetmektedir. Türkiye’de benzeri süreç dinî grupların yoksul fakat parlak zekalı öğrencilerin devşirilerek kurs, yurt, özel okul gibi kurumlarda kendi ideolojilerine taraftar olarak yetiştirilmesi şeklinde işlemektedir. Parlak zekalı yoksul aile çocuklarına benzeri imkanları sağlayacak alternatif kurumlar yaratılmadığı sürece “devşirme” sistemi sürecektir.
Uzun süreli yaşayan din, mezhep ve ideolojilere baktığımızda hepsinin topluma sunduğu öğretilerin içeriğinden ziyade mensuplarının uğradıklarını düşündükleri “mağduriyeti” ustaca kullandıklarını görürüz. Yahudilerin uzun asırlar boyu uğradıkları haksızlık ve dışlanmalar, bunların bir kısmının Tevrat’ta “bunları unutursam dilim kurusun...” tarzında yansımaları, Musa dininin 3200 yıldır varlığını sürdürmesinin nedenlerini izah eder görünmektedir. Roma’nın ilk Hristiyanları aslanlara parçalatması herhalde İsa dinine güçlü bir ivme kazandırmış olmalıdır. Hazreti Hüseyin’in Kerbala’da kesilen başı etrafında yaratılan kült olmasa bugünkü 200 milyon Şii muhtemelen olmayacaktı. 19’uncu yüzyıl Avrupa’sında yoksul işçi sınıfının sefaleti olmasaydı, geride bıraktığımız yüzyılda Marksizm’in onlarca milyon insanı kendisine bağlayan bir ideolojisinden herhalde bahsedemeyecektik. Ülkemizde son dönemde yaşananlar bu kuralın istisnası sayılmamalıdır. Son 6-7 yıllık iç politik gelişmelere bakıldığında, birilerinin hep “mağduriyete” oynadığı ve bundan da alabildiğine kazançlı çıktığını söylemek mümkündür. “Mağduriyet” kısa dönemde birilerini sahneden geçici olarak uzaklaştırıyorsa da orta vadede doping tesiriyle öngörülenin aksi sonuçları doğurmaktadır. İrtica ile mücadelede de birileri “mağdur” olduğuna inanmakta, etrafta birçok kimseyi de buna inandırmaktadır. Gerçek bir mağduriyetin olup olmadığı ayrı konudur. Fakat insanların mağdur edildiklerine inanmaları bazen gerçek mağduriyete uğramış insanların verebilecekleri tepkilerin daha şiddetlisini vermelerine neden olmaktadır. Hatta mağduriyet ve zulme maruz kalma duygusu inanılan ideolojinin “ne kadar kutsal”, “ne kadar yüce”, “ne kadar haklı” olduğunun da gerekçesi sayılmaktadır.
Uygulanan politikalar planlanırken sebep olabileceği dışlanmışlık ve mağdur edilmişlik hissinin hesaba katılmasında isabet olacaktır. Daha kestirme bir ifade ile alınan tedbirin yaratacağı yan tesirler, tedbirden beklenen faydadan daha fazla ise uygulanmamalıdır.
İrtica ile mücadelede alınan bazı tedbirlerde toplum psikolojisi, toplumun değer yargıları da göz önüne alınmalıdır. Dinci çevrelere “subayların şehit cenazelerinde cenaze namazı kılmalarına izin verilmiyor” tarzında propaganda zemini sağlayan bazı münferit örneklerin adı geçenlere arayıp da bulamadıkları bir fırsat verdiği gözlenmektedir.
İrticai görüş sahiplerinin değişmez rüyası olan devletin ele geçirilmesi veya “devletin İslamlaştırılması” tarzında projeleri üzerinde kamuoyunda uyanıklık yaratılması sağlanmalıdır. Tabii maksada hizmet etmeyen mayo defilesinde mankenlerin topluca 10’uncu yıl marşı söylemesi tarzında görüntülerin dinci grupların mal bulmuş mağribi gibi sevinecekleri bir propaganda malzemesi olabileceği de düşünülmelidir.
Ülkenin bekası için en duyarlı kurumun TSK olduğu açıktır. Ancak kamuoyunda sadece ordunun gözükmesi, ülkemiz hakkında gerçekleri ters yüz etmekte mahir odakların propagandalarına konu olmaktadır. “Silahsız Kuvvetler” tabir edilen Sivil Toplum Örgütlerinin de daha yoğun olarak kamuoyunda seslerini duyurmalarını sağlayacak tedbirlerin alınmasının faydalı olabileceği değerlendirilmektedir.
Bu rapordaki tespit ve değerlendirmelerimin yüksek mertebelerdeki yaygın bakış açısı ile uyumlu olmadığının farkındaydım. Ancak komutanın bu raporu okuyup ilgili Başkanlığa istifade edin dediğini öğrenince kendimi iyi hissettim.
Aynı yılın Mayıs ayı sonlarında tayinlerimiz yayınlandı. Beklediğim Kara Kuvvetleri Karargâhına tayinim çıkmamıştı. Ancak tuhaf bir şekilde başka bir yere tayin edilmiştim: Harp Akademileri öğretim üyeliği… Bu benim için olabilecek bir şey değildi. Çünkü 1982 yılında Kara Harp Okulundan aşırı sağ sakıncalı (ırkçı-kafatasçı) kategorisinde mezun olmuştum. Bu aşağı yukarı “potansiyel hain” anlamına geliyordu. İzin için memlekete gittiğinizde devletin kolluk güçlerine takibiniz için yazı yazılırdı. Çalıştığınız birlik içinde sizi canınızdan bezdirecek ayrımcı muamelelere maruz kalırdınız. Mesela bu satırların yazarına kadına, kumara, içkiye düşkünlükten tam 8 yıl üst üste kırık sicil notu verildiğini ifade edersem meramımı belki anlatmış olurum.
1985 yılında sakıncamın kaldırıldığı tebliğ edildi. Ama sicil dosyama sakıncalı kategorimin kaldırıldığına ilişkin bir yazı konulmadığını uzun yıllar sonra öğrenecektim. Kurmaylık eğitimi için Harp Akademileri sınavını kazandım. Yine çok sonraları burada bana çok düşük sicil notu takdir edildiğinden haberdar olacaktım.
Harp Akademilerinden güç bela, karacı subaylar arasından askerî jargonda duvar tabir edilen sonunculukla Kurmay yüzbaşı rütbesiyle mezun oldum. O zamanlar bu kuruma öğretim üyesi olarak ileride atanacaklar için akademik kurulun hakkınızda “öğretmen olur” kararı vermesi gerekiyordu. Ben neredeyse mezun olamayacak durumdayken bana böyle bir şerh verilmesi zaten mümkün olamazdı.
Şimdi 2004 yılında, 15 Temmuz FETÖ darbe girişiminden sonra adı Kara Harp Enstitüsü Müdürlüğü olarak değiştirilmiş olan Kara Harp Akademisi Komutanlığına öğretim üyesi olarak tayin edilmekteydim. Bu pek olabilecek bir şey değildi. Aytaç Paşa benim Kuvvet Karargâhına tayinim için ilgililere talimat vermiş. Ancak ilgililer anladığım kadarıyla benim eski sakıncalı kategorim sebebiyle bu tayinin olamayacağını ifade etmişler. Kuvvet Komutanı da o zaman bilgisine birikimine uygun bir yere tayin edin diye Harp Akademilerine atamamı yaptırmış imiş…
Harp Akademilerinde 2013 yılında emsallerimle beraber TSK’dan emekli olduğum zamana kadar Harp Tarihi Bölümü Başkanlığı, Sınıf Başhocalığı, Stratejik Araştırmalar Enstitü Müdürlüğü gibi ifasından derin zevk aldığım hizmetler yapma fırsatım oldu.
Sonuç olarak geriye dönüp baktığımda, yaşadığım bu tecrübenin şahsi bir hatıra olmanın ötesinde, o dönemin çalkantılı atmosferine düşülmüş küçük bir dipnot olduğuna inanıyorum. Naçizane görüşüm; yaygın kabullere dayanan görüşleri savunmanın konforuna kapılmadan, karar vericileri memnun etme ve günü kurtarma kaygısı gütmeden doğruyu usulünce dile getirmenin, en azından bir iz bırakmak adına işe yaradığı yönündedir.
*Prof. Dr. Hasip Saygılı, Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi (FSMVÜ) İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Görevlisi.
