Siyaset bilimci, Dr. Hande Ramazanoğulları, son günlerde kürsel bir tehdit olacağı belirtilen yapay zeka tartışmalarını yazdı. Yeni teknolojilerin kapitalist güçler ABD-Çin özelinde iki kutuplu bir rekabet alanı olduğunu belirten Ramazanoğulları ‘Riski bu bağlamda ele aldığımızda, ümit dolu bir gelecek resmi çizmek çok zor bir ihtimal olarak görünüyor’ diyor.
The New York Times ve The Economist’te 12 Eylül tarihinde yayınlanan habere göre Amerika’nın en büyük yapay zeka şirketlerinden Anthropic’in CEO’su Dario Amodei’nin yapay zeka modellerinin geliştirilmesinde yavaşlamaya gidilmesi ve daha sıkı yasal düzenleme yapılması için yaptığı çağrıya yapay zekanın diğer büyükleri, Google DeepMind’dan Demis Hassabis, OpenAI’den Sam Altman, ve Elon Musk gibi isimler de katılmış; ve daha yavaş ve kontrollü bir ilerleme süreci için birleşme süreci başlatmayı önermişler.
Bu gelişme, önceki hafta bir Anthropic araştırmacısının, şirketin ve rakiplerinin, nihayetinde insanlığı yok edebilecek yapay zekâ modellerini sorumlu biçimde geliştirmediği endişesiyle istifa ettiğini söylemesinin ardından geldi. Anthropic’in rakibi OpenAI’de de çalışmış olan araştırmacı Jacob Coxon, şirketleri, ürünlerinin güvenliğinden çok birbirlerini geride bırakmaya odaklanmakla suçlamıştı.Son haftalarda uzmanlar ve sektör liderleri de yapay zekanın kontrolsüz ve aşırı hızlı ilerlemesinin, işsizlik, biyolojik silahların hacklenmesi ve decletlerin kontrolünden çıkmış otonom savaş ihtimalleri gibi ciddi risklere meydan vereceğine dikkat çekiyordu.
Dünya kamuoyunda bu kaygılar yükselirken, Washington’dan son derece gayri ciddi bir tweet yayınlandı. ABD Başkanı Trump X’de yayınladığı mesajında, sektörün ihtiyacı olan tek güvenlik bariyerinin güçlü ve yüksek IQ’su olan bir başkan olduğunu ve buna da zaten sahip olduklarını ileri sürdü. Trump, güvenlik kaygılarını bir kalemde silerek, bunların ülkeyi Çin’le olan rekabetinde geride bırakma niyetli, sahte içerikler olarak niteledi. Sektör liderlerini de kapitalist düzeni bilmeyen ahmaklara benzetti, ‘aklı yerinde hangi girişimci devletten kısıtlama ister ki; işadamı büyüme ve kar odaklı olmalı’ anlamında yorumlarda bulundu.
İnsanlığın örgütlü tarım toplumlarını kurmasını başlangıç olarak ele aldığımızda, medeni dünyanın 10-12 bin yıllık tarihini, yapay zekanın kamusal hayatımıza girdiği yaklaşık 15 yıllık sürecin neticesinde yok etme tehlikesi endişelerini, ABD gibi bir devletin liderinin hafife almasını, bunu ‘sahtecilik’ olarak nitelendirmesini nasıl ve neyle açıklayabiliriz?
İlk olarak akla tabiki Trump faktörü olarak bilinen, ABD Başkanı’nın narsistik ve yetersiz liderlik özellikleri ve cahil cesareti geliyor. Ancak, daha derinde Batı liberal demokrasilerininin yaşadığı, Max Weber’in (1864-1920) ifadesiyle, 20.yy’ın başından beri devam eden liberal devlet ve kurumlarının, bireyden ve liberalizmin asli kurumu olan parlamentodan uzaklaşma süreci işlemektedir.
İlk defa İngiltere’de 17.yyın ikinci yarısıyla, her ne kadar sosyal anlamda kısıtlı bir temsiliyetle de olsa gerçek anlamda parlamenter anayasal bir rejimden bahsedebiliriz. Kıta Avrupası’nda ise yaklaşık bir asır sonra parlamenter rejimlerle, o güne kadar sosyal ve ekonomik güç olarak varolmuş burjuvazinin, siyasi anlamda da güç elde ettiğini, parlamento aracılığıyla sermaye sahibi halkın kral ve aristokrasi karşısında politik bir kuvvet olarak ortaya çıktığı siyasi liberalizmi görürüz. İlerleyen dönemlerde de, siyasi liberalizm diğer halk kitlelerine doğru genişler ve bu sayrde Batı Avrupa demokratikleşme sürecine girer. Böylece, sadece yüksek gelirli beyaz ırk mensubu erkeklerle başlayan siyasi iberalizm, işçi kesimini, düşük gelirli çevreleri, siyahi ırkı ve son olarak da kadınları da bünyesine katar. Batıda, demokratikleşme sürecini başlatan girişimlerin ardında bireyin özgürlüğünün, toplumun faydası için temel bir gereklilik olduğunu ifade eden liberal hareketleri görürüz. Liberal düşüncede, özgürlük hem sorumluluk, hem de hak sahibi olmayı gerektiren bir durumdur. Bağımsız ve hak sahibi birey muhakeme yetisini kullanarak, sorumlu ahlaki karara varır ve bunu eyleme geçirir. Sorumlu, ahlaki bireylerden oluşan toplum da bu sayede ilerler, refahı, teknolojiyi, sanayiyi, eğitimi, kültürü , vs. başarır.
Kısacası, ekonomik, sosyal ve siyasi hayatta kalkınmanın temeli özgür bireylerin oluşturduğu kamusallıktır. Siyasi kurumların organizasyonu da bu anlayışın üzerinedir. Parlamento bahsi geçen kamusallığın bir numaralı politik aracıdır, kamusal iradeyi kannunnamelere çevirir ve kanunların uygulamasını da parlamenter hükümetlere emanet eder. Hukuk devleti, kamusal özgür iradenin kurduğu içerik ve mekanizmayla işler, ve adına da rejim ister cumhuriyet olsun, ister anayasal monarşi olsun, ‘people’s government’ der.
Peki, 20.yy’ın başıyla beraber Batı Avrupa’da ne oldu da Max Weber parlamenter liberalizmin tehlikeye düştüğünü, demokrasiden ve halktan uzaklaştığını ileri sürdü. Weber, bireyin kamusallığını kaybetmesinin ve siyasi hayata yabancılaştırılmasının temelinde sosyal gelişmeleri görür. Batı kapitalizmi, yapısal değişikliğe uğramış, iktisadi kalkınmanın neticesinde teşebbüslerin boyutları çok büyümüş, bu büyük ölçekli ekonomik toplum yapısı devletin bürokrasisini de büyütmüş, liberal toplumun bireyi bu büyük ölçeklerin karşısında görünmez kılınmış ve kamusallığın işleyişinden uzaklaştırılmıştır. Siyaset de, ölçeklerin büyümesinin karşısında, parlamenter temsiliyetin özü olan seçilmiş siyasi aktörlerin yerini siyasi parti organizasyonlarına bırakmış ve politik birey, siyasi partilerin çarklarında özgür iradesinden koparak, ‘evet efendim’ci parti mensubuna dönüşmüşdür. Politik birey yerini, profesyonel kariyer politikacısına bırakmıştır.
Batı Avrupa toplumunun, katılımcı, girişimci, eylemli bireylerinin yerine, şirket patronları, bürokrasi hiyerarşisi ve kartelleşmiş siyasi parti liderleri vardır. Liberal toplumun bireyi, anayasal hak ve özgürlüklerini kaybetmemiş ancak toplumsal denklemin dışında kaldığı için, karar verici alanlardan uzaklaşmış, yabancılaşmıştır. Weber, bu şartlarda siyasi toplumun, liberal niteliğinin sadece seçimden seçime oy kullanma kapasitesine indirgendiğini öne sürer. Teoride liberalizmin ekonomik ayağı olan kapitalizm, günümüzde Weber’in ileri sürdüğü devasa boyutları daha da büyüterek, Batı coğrafyasının sınırlarını yırtmış ve küresel rekabeti de kendi büyüme hızına katmıştır. Küresel kapitalizm, artık liberal ideolojinin bir alt bileşeni olarak değil; meşruiyetini toplumsal fayda ve ahlaktan koparmış, sadece güç ve büyüme hedefi güden, liberal bireyden ve halktan kopuk bir müesses nizam ideolojisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bugünün dünya liderleri, siyasi toplumlarından ziyade bu nizama ve kurumlarına hizmet etmektedir.
Bugün yaşadığımız, yapay zekanın insanlığın sonunu getireceği endişelerinin bir benzerini, 1980’li yılların sonına kadar süren iki kutuplu dünyanın nükleer silahlanma yarışında da yaşamıştık. Sovyetler Birliği ve komünizmin dağılmasıyla, nükleer yarış sona ermiş, ve dünya rahat bir nefes almıştı. Bugün küresel rekabetin iki baş aktörü olarak karşımıza ABD ve Çin çıkıyor; her ne kadar Çin komünist bir rejim olsa da, her iki devlet de rekabetçi kapitalist ekonomiler. Bugünün iki kutuplu rekabeti, iki ayrı ekonomik modelin değil, her ikisi de rekabetçi kapitalist siyasi gücün arasında geçiyor; ve bu durum rekabetin şiddetini maalesef daha da arttırıyor. Son haftalarda dünya kamuoyunu meşgul eden, kontrolsüz bir hızla geliştirilen yapay zeka modellerinin dünyayı ele geçirme riski endişelerini bu bağlamda ele aldığımızda, ümit dolu bir gelecek resmi çizmek çok zor bir ihtimal olarak görünüyor.
*Dr. Hande Ramazanoğulları, siyaset bilimci ve yazar.
