Beş hukuk profesöründen terör yargılamaları mütalaası: Yasal faaliyetler suçluluk karinesine dönüştürülemez

Beş hukuk profesöründen terör yargılamaları mütalaası: Yasal faaliyetler suçluluk karinesine dönüştürülemez

Beş hukuk profesörünün hazırladığı ortak mütalaada, AİHM’in Yalçınkaya ve Yasak kararları ışığında terör örgütü üyeliği yargılamalarının yeniden ele alınması gerektiği vurgulandı. Mütalaada; doğrudan kastın kişiye özgü delillerle kanıtlanması, yasal faaliyetlerin suç sayılmaması ve ihlallerin genel tedbirlerle giderilmesi istendi.

Prof. Dr. Sözüer, Prof. Dr. Özgenç, Prof. Dr. Turhan, Prof. Dr. Şahin ve Prof. Dr. Şirin’in hazırladığı ortak hukuki mütalaada, AİHM’nin Yüksel Yalçınkaya, Yasak ve devamındaki kararları ışığında terör örgütü üyeliği yargılamalarının yeniden ele alınması gerektiği belirtildi. Örgüt üyeliği için doğrudan kastın kişiye özgü delillerle kanıtlanmasını isteyen akademisyenler; yasal faaliyetlerin tek başına suç delili yapılamayacağını, dijital verilerin bağımsız incelemeye açılması gerektiğini ve benzer dosyalardaki ihlallerin yalnızca bireysel başvurularla değil genel tedbirlerle giderilmesini savundu.

Ceza ve anayasa hukuku alanlarında çalışan beş akademisyenin ortak imzasını taşıyan, “AİHM Büyük Daire Yalçınkaya, Yasak ve Müteakip 2. Daire Kararlarının Maddi Ceza Hukuku, Ceza Usul Hukuku ve Anayasa Hukuku Açısından Değerlendirilmesi” başlıklı hukuki mütalaa kamuoyuna açıklandı.

31 Temmuz 2026 tarihli 71 sayfalık çalışma; maddi ceza hukuku, ceza muhakemesi hukuku ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının iç hukuktaki etkisi olmak üzere üç ana bölümden oluşuyor. Mütalaa, Ankara Barosu avukatlarından Dr. Levent Mazılıgüney’in yönelttiği sorular üzerine hazırlandı.

Metinde yer alan değerlendirmeler bağlayıcı bir yargı kararı değil, akademisyenler tarafından hazırlanan ortak hukuki görüş niteliği taşıyor.

MÜTALAADA ÜÇ TEMEL HUKUK ALANI İNCELENDİ

Prof. Dr. Adem Sözüer ile Prof. Dr. İzzet Özgenç maddi ceza hukuku; Prof. Dr. Faruk Turhan ve Prof. Dr. Cumhur Şahin ceza muhakemesi hukuku; Prof. Dr. Tolga Şirin ise AİHM kararlarının niteliği ve iç hukuktaki etkisi bakımından değerlendirmelerde bulundu.

Çalışmanın merkezinde TCK’nin 314. maddesinde düzenlenen silahlı örgüt üyeliği suçu, AİHM ihlal kararları sonrasında CMK’nin 311. maddesi uyarınca yürütülen yeniden yargılamalar ve ByLock başta olmak üzere dijital verilerin delil olarak kullanılması bulunuyor.

“ÖRGÜT ÜYELİĞİ ANCAK DOĞRUDAN KASTLA İŞLENEBİLİR”

Mütalaanın maddi ceza hukukuna ilişkin bölümünde, bir kişinin terör örgütü üyeliğinden sorumlu tutulabilmesi için öncelikle ilişki kurduğu yapının suç işlemek amacıyla oluşturulduğunu ya da daha sonra bu amaca yöneldiğini bilmesi gerektiği belirtildi.

Akademisyenlere göre kişinin yalnızca bir sosyal yapıyla irtibatının bulunması yeterli değil. Sanığın örgütün suç işleme amacını bildiğinin, bu yapıya bilerek ve isteyerek katıldığının ve örgütsel amaca uygun hareket ettiğinin somutlaştırılması gerekiyor.

Metinde, örgüt üyeliği suçunun “olası kastla” işlenemeyeceği; doğrudan kastın, başka bir ifadeyle bilme ve istemenin bulunmasının şart olduğu görüşü savunuldu.

Ayrıca bir örgütsel yapının yalnızca mensuplarından bazılarının farklı suçlar işlemesinden hareketle kendiliğinden terör örgütüne dönüşmüş sayılamayacağı belirtildi. Bu dönüşümün, örgütün faaliyetleri kapsamında sistematik olarak işlenen somut suçlar üzerinden ortaya konulması gerektiği kaydedildi.

ÜYELİK İÇİN HİYERARŞİK BAĞ VEYA BİLİNÇLİ YARDIM ARANMALI

Mütalaada, TCK kapsamında örgüt üyeliği mahkûmiyeti kurulabilmesi için kişinin örgütün faaliyeti çerçevesinde suç işlemesi veya örgütün hiyerarşik yapısı içinde yer almasa bile örgütün niteliğini bilerek ve isteyerek yardım etmesi gerektiği ifade edildi.

Yardımın suç örgütüne yapılmış sayılabilmesi için örgütün suç işleme amacının gerçekleştirilmesine hizmet etmesi gerektiği belirtildi.

“Kurucu”, “yönetici”, “üye”, “yardım eden” ve “örgüt adına suç işleyen” gibi ceza hukuku kavramlarının dışına çıkılarak “sempatizan”, “irtibatlı”, “radikal” veya “örgüte yakın” gibi kavramlarla cezai sorumluluk kurulamayacağı savunuldu.

YASAL FAALİYETLER TEK BAŞINA SUÇ DELİLİ OLAMAZ

Mütalaanın en dikkat çekici tespitlerinden biri, devletin izni ve denetimi altında yürütülen faaliyetlerin değerlendirilmesine ilişkin oldu.

Akademisyenler; yasal olarak faaliyet gösteren okullara çocuk göndermek, bankada hesap açmak, sendika veya derneğe üye olmak, vakıflara bağış yapmak, yayın kuruluşlarına abone olmak ve sosyal ya da dini etkinliklere katılmak gibi eylemlerin tek başına örgüt üyeliği suçunun kanıtı sayılamayacağını belirtti.

Özellikle 15 Temmuz 2016’dan önce herhangi bir somut suçun işlenmesine katıldığı ortaya konulmayan kişilerin, yalnızca bu tür faaliyetleri nedeniyle terör örgütü üyesi olarak cezalandırılamayacağı görüşüne yer verildi.

Mütalaada, geçmişte kurulan sosyal ilişkilerin daha sonra ortaya çıkan suçlar nedeniyle geriye dönük biçimde cezai sorumluluğa dönüştürülemeyeceği savunuldu.

“KİTLESEL FAALİYETLER OTOMATİK SUÇLULUK KARİNESİ YARATAMAZ”

AİHM kararlarının iç hukuktaki etkisini inceleyen bölümde, devletin verdiği izinle ve devlet gözetiminde yürütülen yasal faaliyetlerin otomatik bir suçluluk karinesine dönüştürülmesinin kişisel ceza sorumluluğu ilkesiyle bağdaşmadığı belirtildi.

Yüksel Yalçınkaya ve Yasak kararlarının yalnızca münferit dosyalardaki usul hatalarını göstermediği; benzer nitelikteki yargılamalarda uygulanan hukuki yaklaşımın sistematik sorunlarını da ortaya çıkardığı savunuldu.

Akademisyenlere göre suçun maddi ve manevi unsurları her sanık yönünden kişiselleştirilmeli; kişinin yalnızca bir sosyal kümeye dahil olması mahkûmiyet gerekçesine dönüştürülmemeli.

BYLOCK VERİLERİ İÇİN BAĞIMSIZ İNCELEME TALEBİ

Ortak mütalaada ByLock verilerinin ceza yargılamalarında kullanılma biçimine geniş yer ayrıldı.

Metinde, dijital delillerin fiziksel delillerden farklı olarak değiştirme, zarar verme, manipülasyon ve veri bütünlüğünün bozulması risklerine daha açık olduğu vurgulandı. Bu nedenle ham verilerin doğruluğu, bütünlüğü ve güvenilirliğine yönelik itirazların mahkemelerce ayrıntılı biçimde incelenmesi gerektiği belirtildi.

Akademisyenler, ByLock verileriyle ilgili olarak şu sorunların araştırılması gerektiğini savundu:

  • Kullanıcı tespitlerinin hangi teknik yöntemle yapıldığı,
  • Ham verilerin bağımsız bilirkişi incelemesine açılıp açılmadığı,
  • Kullanıcı listelerinin nasıl oluşturulduğu,
  • İndirme, kullanım ve bağlantı sayılarının nasıl belirlendiği,
  • IP adresi ile kullanıcı arasındaki bağlantının nasıl kurulduğu,
  • Aynı telefon veya internet bağlantısını kullanan başka kişilerin bulunup bulunmadığı,
  • Verilerde eksiklik, çelişki veya manipülasyon ihtimalinin giderilip giderilmediği.

Mütalaada savunmanın ham verilere erişiminin sağlanması, bağımsız bilirkişi incelemesi yaptırılması ve teknik itirazların gerekçeli biçimde cevaplanması gerektiği belirtildi.

BYLOCK TEK BAŞINA OTOMATİK MAHKÛMİYET NEDENİ OLAMAZ

Akademisyenler, ByLock’un örgüt mensuplarınca kullanıldığına ilişkin yargılama dışı değerlendirmelerin tek başına hükme esas alınamayacağı görüşünü savundu.

Bir kişinin uygulamayı kullandığının teknik olarak tespit edilmesinin ardından dahi suçun maddi ve manevi unsurlarının ayrıca değerlendirilmesi gerektiği belirtildi. Kullanıcının örgütün niteliğini bildiği, hiyerarşik yapıya dahil olduğu ve suç işleme amacıyla hareket ettiği kişiye özgü olgularla ortaya konulmadan mahkûmiyet kurulmaması istendi.

Bununla birlikte mütalaa, ByLock dışındaki bağımsız ve hukuka uygun delillerin TCK’nin 314/2. maddesindeki suçun bütün unsurlarını kanıtlaması halinde yargılamanın bu deliller üzerinden sürdürülebileceğini de belirtiyor.

“SAYILAN DELİLLERDEN İBARET MAHKÛMİYETLERDE BERAAT GEREKİR”

Mütalaada ByLock kullanımı, belirli banka işlemleri, sendika veya dernek üyelikleri ve yasal kurumlarla ilişki gibi unsurlardan ibaret dosyalarda; bu faaliyetlerin ötesinde suçun unsurlarını gösteren bağımsız delil bulunmaması halinde mahkûmiyetin devam ettirilemeyeceği savunuldu.

AİHM kararlarında belirlenen yapısal sorunların bu delillerden üretilecek çıkarımları da tartışmalı hale getirdiği belirtilerek, yalnızca bu unsurlara dayanan mahkûmiyetler bakımından beraat sonucunun ortaya çıkacağı görüşüne yer verildi.

YENİDEN YARGILAMA “YENİDEN SORUŞTURMA” DEĞİL

Mütalaanın ceza muhakemesi bölümünde, AİHM ihlal kararı sonrasında gerçekleştirilen yeniden yargılamanın amacı ayrıntılı biçimde ele alındı.

Akademisyenlere göre CMK’nin 311/1-f maddesi uyarınca yapılan yeniden yargılamanın amacı, kesinleşmiş hükümde belirlenen hak ihlalini ve bu ihlalin yol açtığı sonuçları ortadan kaldırmak.

Bu süreç, savcılığa veya mahkemeye sanığın aleyhine sıfırdan yeni bir soruşturma yürütme, önceki dosyada bulunmayan delilleri araştırma ve yeni bir mahkûmiyet gerekçesi oluşturma yetkisi vermiyor.

Mahkemenin hareket alanının AİHM kararında belirlenen ihlal ve sonuçlarının giderilmesiyle sınırlı olduğu; yeniden yargılamanın hükümlü aleyhine yeni bir delil araştırmasına dönüştürülmemesi gerektiği belirtildi.

“BİÇİMSEL REVİZYONLA AYNI MAHKÛMİYET SÜRDÜRÜLEMEZ”

Mütalaada, derece mahkemelerinin önceki kararın gerekçesini genişleterek veya aynı delilleri farklı ifadelerle yeniden değerlendirerek eski mahkûmiyet hükmünü sürdürmesinin ihlali gidermeyeceği savunuldu.

Mahkemenin AİHM tarafından belirlenen hukuki yorum hatalarını ve usul güvencesi eksikliklerini nasıl ortadan kaldırdığını kararında somut biçimde göstermesi gerektiği belirtildi.

Aksi halde yeniden yargılama sürecinin yalnızca şekli bir işleme dönüşeceği ve aynı ihlalin devam edeceği ifade edildi.

ÜYELİK SUÇU “ÖRGÜTE YARDIM” SUÇUNA ÇEVRİLEMEZ

Akademisyenler, örgüt üyeliği suçundan verilen bir hükmün yeniden yargılama sırasında yalnızca ek savunma hakkı tanınarak “örgüte yardım” suçuna dönüştürülmesini de hukuka aykırı buldu.

Mütalaada, iddianamede üyelik iddiasından bağımsız biçimde örgüte yardım etme iradesini ve yardım eylemini somutlaştıran bir fiil gösterilmemişse suç vasfının değiştirilemeyeceği belirtildi.

İddianamede dava konusu yapılmayan yeni fiillerin ek savunma yoluyla mevcut suçlamaya dahil edilmesinin “davasız yargılama olmaz” ilkesini ihlal edeceği savunuldu.

İNFAZIN DURDURULMASI GEREKTİĞİ SAVUNULDU

Mütalaada AİHM tarafından temel hak ihlaliyle verildiği belirlenen hükümlerin infazının devam etmesi de eleştirildi.

CMK’nin 312. maddesinin mahkemeye infazı durdurma konusunda takdir yetkisi verdiği ancak bu yetkinin Anayasa’nın 90. maddesi ve AİHS’nin 46. maddesi kapsamında kullanılması gerektiği belirtildi.

Akademisyenler, hak ihlalinin sonuçlarını ağırlaştırmamak ve telafisi güç zararları önlemek amacıyla mütalaaya konu yeniden yargılamalarda infazın durdurulması gerektiği görüşünü savundu.

CEZASINI TAMAMLAYANLARA YENİ ADLİ KONTROL ELEŞTİRİSİ

Cezasının infazını tamamen bitiren kişiler hakkında yeniden yargılama sürecinde yurt dışına çıkış yasağı uygulanmasının veya yeni adli kontrol tedbirleri getirilmesinin meşru bir amaca dayanmayacağı belirtildi.

Mütalaada, infaz edilecek bakiye bir cezanın kalmadığı dosyalarda söz konusu tedbirlerin ikinci bir cezalandırmaya dönüşebileceği ve seyahat özgürlüğünü ihlal edebileceği görüşüne yer verildi.

İHLAL KARARLARI BENZER DOSYALARDA DA DİKKATE ALINMALI

Mütalaanın en önemli tartışma başlıklarından biri de AİHM kararlarının yalnızca başvuruyu yapan kişi bakımından mı, yoksa aynı hukuki sorundan etkilenen diğer dosyalar bakımından da mı sonuç doğuracağı oldu.

Akademisyenler, Yüksel Yalçınkaya kararında sistematik ve yapısal bir sorun tespit edildiği için kararın etkisinin tek bir başvurucuyla sınırlı tutulamayacağını savundu.

Aynı hukuki nitelendirme hatasıyla karşı karşıya kalan, davaları devam eden veya hükümleri kesinleşen kişilerin dosyalarında da Yalçınkaya ve Yasak standartlarının resen uygulanması gerektiği ifade edildi.

CMK’nin yeniden yargılamaya ilişkin hükmünün yalnızca AİHM’den kendi adına karar alan kişilere uygulanmasının, aynı durumdaki diğer kişiler bakımından etkili bir hukuk yolu bulunmaması sonucunu doğurabileceği belirtildi.

AİHM’DE 8 BİNDEN FAZLA BENZER BAŞVURU

Mütalaada, AİHM’nin 8 binden fazla benzer başvurunun önünde bulunduğunu belirttiği aktarıldı.

Bu sayının, sorunun bireysel yargılamalarla tek tek çözülebilecek bir boyutu aştığını gösterdiği savunuldu. Akademisyenlere göre Türkiye, münferit dosyalar yerine mevzuat ve uygulama düzeyinde genel tedbirler almalı.

Aksi halde aynı hukuki sorundan kaynaklanan yeni ihlal kararlarının devam edeceği ve yargı sistemi üzerindeki iş yükünün büyüyeceği belirtildi.

“AİHM KARARLARI TÜRK HUKUKUNA YENİ KURAL GETİRMİYOR”

Ortak mütalaada Yalçınkaya ve Yasak kararlarının Türk ceza hukukuna yabancı veya yeni kurallar getirmediği savunuldu.

Akademisyenlere göre AİHM’nin istediği ilkeler, Türk Ceza Kanunu’nda zaten açıkça bulunuyor:

  • Suç ve cezada kanunilik,
  • Kıyas yasağı,
  • Ceza hükümlerinin geniş yorumlanmaması,
  • Ceza sorumluluğunun şahsiliği,
  • Kastın ve suçun unsurlarının kişiye özgü biçimde kanıtlanması.

Metinde, derece mahkemelerinin AİHM kararlarına uygun hareket etmesinin hem uluslararası yükümlülüklerin hem de mevcut Türk ceza hukuku hükümlerinin uygulanması anlamına geldiği belirtildi.

KESİNLEŞEN AİHM KARARLARI İÇİN “BAĞLI YETKİ” VURGUSU

Mütalaada Anayasa’nın 90. maddesinin beşinci fıkrası ile AİHS’nin 46. maddesi uyarınca kesinleşen AİHM kararlarının yasama, yürütme ve yargı organları için bağlayıcı olduğu belirtildi.

Derece mahkemelerinin uluslararası mahkeme tarafından tespit edilen ihlalin giderilmesi konusunda daraltıcı yorum yapma veya kararın uygulanıp uygulanmayacağını takdir etme serbestisinin bulunmadığı savunuldu.

AİHM kararlarına yalnızca şeklen uyulmasının, kararın gereğinin yerine getirildiği anlamına gelmeyeceği ifade edildi.

YASAMA ORGANINA ÖZEL KANUN ÖNERİSİ

Mütalaada çözüm için yasama, yürütme ve yargı organlarının ayrı ayrı atması gereken adımlar sıralandı.

TBMM’ye yönelik öneriler arasında, AİHM kararlarının yerine getirilmesine ilişkin kapsamlı bir özel kanun çıkarılması yer aldı.

Akademisyenler, mevcut yeniden yargılama hükümlerinin etkili soruşturma yapılmaması, sistematik ihlal bulunması veya kararın benzer dosyalara etkisi gibi bütün ihtimalleri karşılamadığını belirtti.

Ayrıca mahkemelerce hükme esas alınacak verilerin denetlenebilir olması; kaynağı, bütünlüğü ve güvenilirliği ortaya konulmayan bilgilerin mahkûmiyet gerekçesi yapılamayacağına ilişkin açık düzenlemeler yapılması önerildi.

YÜRÜTMEYE TÜRKÇE ÇEVİRİ VE ERİŞİM SORUMLULUĞU

Yürütme organına yönelik önerilerde, AİHM kararlarının eksiksiz biçimde Türkçeye çevrilmesi ve bütün hâkim, savcı ve ilgili kamu görevlilerinin erişimine sunulması gerektiği belirtildi.

Adalet Bakanlığı bünyesindeki ilgili birimlerin yalnızca karar özetleri değil, tam ve güvenilir çeviriler hazırlamasının gerekli olduğu savunuldu.

AYM’YE PİLOT KARAR ÇAĞRISI

Mütalaada yargı organları içinde öncelikli sorumluluğun Anayasa Mahkemesinde olduğu belirtildi.

Akademisyenler, AYM’nin ByLock ve örgüt üyeliğinin maddi-manevi unsurlarının kişiselleştirilmesine ilişkin yaklaşımını AİHM içtihadıyla uyumlu hale getirecek bir ilke kararı vermesi gerektiğini savundu.

Sorunun yaygın ve yapısal niteliği nedeniyle AYM’nin pilot veya yarı pilot karar yöntemine başvurabileceği ifade edildi.

Derece mahkemelerine ise yeniden yargılama taleplerini yalnızca biçimsel açıdan incelememe, dosyanın esasına girme ve suçun unsurları oluşmamışsa beraat kararı verme çağrısı yapıldı.

AVRUPA KONSEYİ VE AB SÜREÇLERİNE ETKİ UYARISI

Mütalaada AİHM kararlarının sistematik biçimde uygulanmamasının Avrupa Konseyi bakımından da sonuçları olabileceği belirtildi.

Bakanlar Komitesinin denetim sürecini ağırlaştırabileceği, ihlal prosedürünün işletilebileceği ve devletin Konsey içindeki temsil ile oy haklarının tartışmaya açılabileceği ifade edildi.

Ayrıca hukukun üstünlüğü ve insan hakları alanındaki uyumsuzlukların Avrupa Birliği ile ilişkileri ve mali destekleri olumsuz etkileyebileceği görüşüne yer verildi.

YARGIYA GÜVENİN EKONOMİK SONUÇLARI DA VURGULANDI

Akademisyenler, yüksek mahkeme kararlarının uygulanmamasının yalnızca hukuki değil ekonomik sonuçlar da doğurabileceğini savundu.

Yargıya güvenin azalmasının yatırımcıları yerel mahkemeler yerine uluslararası tahkim yollarına yöneltebileceği, ülke risk primini ve finansman maliyetlerini artırabileceği, kredi notuna olumsuz yansıyabileceği değerlendirmesinde bulunuldu.

MAZILIGÜNEY’DEN SİYASİ İRADEYE ÇAĞRI

Mütalaayı kamuoyuna sunan Av. Dr. Levent Mazılıgüney, sorunun yalnızca mahkemelere bırakılmaması gerektiğini belirterek siyasi iradeye çağrıda bulundu.

Mazılıgüney, Anayasa’nın 90. maddesi kapsamında AYM ve AİHM kararlarının kapsayıcı biçimde uygulanmasını sağlayacak adımların atılmasını, derece mahkemeleri arasındaki uygulama farklılıklarını giderecek düzenlemelerin TBMM tarafından hayata geçirilmesini istedi.

Söz konusu adımların bireysel mağduriyetlerin giderilmesi, hukuk güvenliğinin yeniden sağlanması ve yargı sistemi üzerindeki dosya yükünün azaltılması bakımından gerekli olduğunu belirtti.

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.
Diğer Haberler
Son Dakika Haberleri
KARAR.COM’DAN