İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, gazeteci Merdan Yanardağ, danışman Necati Özkan ve Hüseyin Gün’ün “siyasal casusluk” suçlamasıyla yargılandığı davanın ikinci gününde Merdan Yanardağ savunma yaptı. Dünkü duruşmada davanın kritik ismi Hüseyin Gün, casusluk iddialarını reddederek Cumhurbaşkanlığı tarafından resmi olarak görevlendirildiğini savunmuştu. Bugünkü duruşmada konuşan Yanardağ ise iddianamenin siyasi olduğunu belirterek, davanın iki temel amacının “TELE1’e el koymak” ve “2019 ile 2024 seçimlerini lekelemek” olduğunu söyledi.
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu, gazeteci Merdan Yanardağ, kampanya danışmanı Necati Özkan ve Hüseyin Gün’ün “siyasal casusluk” suçlamasıyla yargılandığı davanın görülmesine Silivri’de devam edildi.
Davanın ilk duruşmasında savunma yapan Hüseyin Gün, hakkındaki casusluk iddialarını reddetmiş, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından yurt dışında Türkiye adına faaliyet yürüttüğünü ve Cumhurbaşkanlığı tarafından verilen resmi yetkiyle hareket ettiğini söylemişti.
Duruşmanın ikinci gününde ise gazeteci Merdan Yanardağ savunma yaptı. Yanardağ, iddianamenin hukuki değil siyasi bir metin olduğunu savunarak, “Demokratik hak ve özgürlükleri, seçimlere katılmayı, seçimleri kazanmayı, televizyon yayını yapmayı ve siyasal eleştiride bulunmayı suç saymaya çalışan bir iddianameyle karşı karşıyayız” dedi.
“YABANCI DEVLET YOKSA CASUSLUK NASIL OLUR?”
Yanardağ, savunmasında Türk Ceza Kanunu’nun 328. maddesine dikkat çekerek siyasal veya askeri casusluk suçunun oluşması için “devletin güvenliği ya da iç veya dış siyasal yararları bakımından gizli kalması gereken bilgilerin” casusluk amacıyla temin edilmesi gerektiğini söyledi.
İddianamede bu kapsamda gizli bilgi ya da belge bulunmadığını savunan Yanardağ, suçlamanın yabancı bir devlet ya da yabancı örgütle ilişkilendirilmediğini belirtti.
Yanardağ, “Yabancı bir ülke yok, yabancı bir istihbarat örgütü yok. Eğer yabancı bir örgüt yoksa, yabancı bir devlet lehine yapılmamışsa bu nasıl casusluk olacak?” diye sordu.
İddianamede “casusluk” kavramının akademik tez ve makaleler üzerinden genişletilmeye çalışıldığını savunan Yanardağ, bunun hukuki dayanak oluşturamayacağını ifade etti.
“MOZAİK İSTİHBARAT SOĞUK SAVAŞ ARTIKLARINDAN BİRİ”
Yanardağ, iddianamede yer alan “mozaik istihbarat” yaklaşımını da eleştirdi. Açık kaynaklardan elde edilen bilgilerin bir araya getirilerek casusluk faaliyeti gibi gösterilmeye çalışıldığını söyleyen Yanardağ, bu anlayışın Soğuk Savaş döneminden kalma bir yaklaşım olduğunu savundu.
Yanardağ, “Bu mantıkla Türkiye’de araştırma yapan bütün akademisyenleri, gazetecileri ve yazarları casus olarak suçlayabilirsiniz” dedi.
“OPERASYONUN İKİ TEMEL AMACI VAR”
Merdan Yanardağ, savunmasının merkezine TELE1’e kayyum atanması ve kanalın satışa çıkarılması sürecini koydu. Operasyonun iki temel amacı olduğunu savunan Yanardağ, bunlardan ilkinin TELE1’e el koymak, ikincisinin ise 2019 ve 2024 yerel seçimlerini lekelemek olduğunu söyledi.
Yanardağ, “Bu operasyonun iki temel amacı var. Birincisi TELE1’e el koymak, beni ve arkadaşlarımı susturmaya çalışmak. İkincisi ise 2019 ve 2024 seçimlerini lekelemek” dedi.
TELE1’in gazetecilerin kurduğu ve yönettiği bağımsız bir medya kuruluşu olduğunu belirten Yanardağ, kanalın iktidarın baskılarına, reklam ambargosuna ve RTÜK cezalarına rağmen Türkiye’nin en çok izlenen haber kanallarından biri haline geldiğini söyledi.
“SEÇİMLERİ KAZANMAYI SUÇ SAYIYORLAR”
Yanardağ, iddianamede 2019 yerel seçimlerinin “manipüle edildiği” iddiasına da tepki gösterdi. Bir gazetecinin veya medya kuruluşunun seçim döneminde siyasi değerlendirme yapmasının suç sayılamayacağını belirten Yanardağ, “Seçimlerde bir adayı desteklemek ne zamandan beri suç?” diye sordu.
Yanardağ, iddianamenin ruhunun, iktidara karşı siyaset yapmayı suç haline getirmek olduğunu savundu.
“HÜSEYİN GÜN BENİM CASUS OLDUĞUMU SÖYLEMEDİ”
Merdan Yanardağ, savunmasında Hüseyin Gün’ün ifadesinin kamuoyuna yanlış yansıtıldığını ileri sürdü. Gün’ün etkin pişmanlık beyanında kendisinin “basın ayağında yer aldığına” ilişkin bir ifade bulunmadığını söyleyen Yanardağ, bu yöndeki haberlerin gerçeği yansıtmadığını savundu.
Yanardağ, “Hüseyin Bey’in ifadesinde böyle bir şey yok. Merdan Yanardağ basın ayağında yer almıştır demiyor. Ama kamuoyuna öyle yansıtıldı” dedi.
Yanardağ, Gün’ü TELE1 izleyicisi Seher Alaçam’ın yanında tanıdığını, telefonunda da “Hüseyin Alaçam / Seher Alaçam” şeklinde kayıtlı olduğunu belirtti. Bu ilişkiyi örgütsel ya da casusluk ilişkisi gibi göstermenin gerçek dışı olduğunu savundu.
“TELE1’E DESTEK ÇAĞRILARI AÇIKTI”
Savunmasında TELE1’in finansman modeline de değinen Yanardağ, kanala yönelik reklam ve mali baskılar nedeniyle izleyici desteği kampanyası başlattıklarını söyledi.
Bu çağrıların gizli değil, açık şekilde internet sitesinde ve sosyal medya hesaplarında yayımlandığını belirten Yanardağ, Seher Alaçam’ın da bu destekçilerden biri olduğunu ifade etti.
Yanardağ, “İzleyiciden soru alınır, talimat alınmaz. Hiç kimseden talimat alınmaz” dedi.
“BEN İFADE VERMEDEN KAYYUM ATADILAR”
TELE1’e kayyum atanma sürecini de eleştiren Yanardağ, daha emniyette ifade vermeden kanala kayyum atandığını söyledi.
Yanardağ, “Dava sonuçlanmadı. Belki beraat edeceğiz. Daha ben emniyette ifade vermeden kayyum atadılar” ifadelerini kullandı.
Kanalın Resmi Gazete’de yayımlanan kararla satışa çıkarıldığını da hatırlatan Yanardağ, bu durumun “yangından mal kaçırır gibi” bir süreç olduğunu savundu. TELE1’in 144 kadrolu çalışanı bulunan, teliflilerle birlikte yaklaşık 160 kişinin emek verdiği bir medya kuruluşu olduğunu söyledi.
“TELE1 HARAÇ MEZAT SATILMAK İSTENİYOR”
Yanardağ, TELE1’e geçmişte ciddi satın alma ve ortaklık teklifleri geldiğini ancak kanalın “topluma, çalışanlara ve gazetecilere ait olduğu” düşüncesiyle bu teklifleri reddettiklerini söyledi.
Bugün kanalın çok düşük bir bedelle satışa çıkarıldığını savunan Yanardağ, “TELE1’i yok etmek istediler. Merdan Yanardağ ve arkadaşlarını susturmak istediler” dedi.
“BASIN DAVALARINI SABIKA GİBİ GÖSTERİYORLAR”
Yanardağ, iddianamede kendisine ait dava ve soruşturmaların “sabıkaymış” gibi gösterildiğini belirterek buna tepki gösterdi. Söz konusu davaların büyük bölümünün basın ve ifade özgürlüğü kapsamındaki davalar olduğunu, çoğundan beraat ettiğini veya lehine karar çıktığını söyledi.
Yanardağ, iddianamenin bu bilgileri bağlamından kopararak kendisini “suç makinesi” gibi göstermeye çalıştığını savundu.
“BİR DİKTA HUKUKU KURULMAYA ÇALIŞILIYOR”
Merdan Yanardağ, savunmasında davayı yalnızca kendisine ve TELE1’e yönelik bir süreç olarak görmediğini, bunun muhalefeti ve seçimleri hedef alan daha geniş bir siyasi operasyonun parçası olduğunu söyledi.
Yanardağ, “Bu davalar üzerinden bir dikta hukuku kurulmaya çalışılıyor” dedi.
Davanın, İmamoğlu’nun adaylığını, CHP’nin yerel seçim başarılarını ve muhalif medyayı hedef aldığını savunan Yanardağ, yargı yoluyla siyasi alanın düzenlenmeye çalışıldığını ifade etti.
DAVA DEVAM EDİYOR
“Casusluk” davasında Ekrem İmamoğlu, Merdan Yanardağ, Necati Özkan ve Hüseyin Gün hakkında “siyasal casusluk” suçlamasıyla 15 yıldan 20 yıla kadar hapis cezası isteniyor.
İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davada savunmaların tamamlanmasının ardından mahkemenin ara kararını açıklaması bekleniyor.
İŞTE MERDAN YANARDAĞ'IN SAVUNMASININ TAM METNİ:
“Değerli dostlarım, dava izlemeye gelen dün iki savunma izledik. Birisi, kısa bir süre sonra bu ülkede Cumhurbaşkanı olacak Ekrem İmamoğlu'ydu. Diğeri, bu davaya temel teşkil eden Sayın Hüseyin Gün. İkisini de dinledik. Ekrem İmamoğlu'nun savunmasından da görüldüğü gibi bu dava esas olarak siyasal niteliğe sahiptir. Özelliği, temeli, siyasal gerekçelere dayalıdır.
Ve umuyorum ki ve bekliyorum ki bu davaların bu sürecin sonunda Silivri'den Türkiye'ye bir Cumhurbaşkanı çıkacak. Çünkü ben kendisine de söyledim. “Merdan Bey, biz makam mevkii peşinde değiliz” dedi. Biliyorum dedi. Makam mevkii peşinde olmalıyız ama bu artık bu ülkenin bir haysiyet sorunu haline geldi. Rakiplerini adliye ve kolluğu kullanarak yani daha sosyolojik bir ifadeyle devletin şiddet aygıtlarını kullanarak tırnak içindedir. Devletin zor aygıtlarını kullanarak siyaset alanını düzenlemeye çalışan bir iktidarla karşı karşıyayız.
Kendi rakiplerini devletin zor aygıtlarıyla paraliz etmeye, imha etmeye, etkisizleştirmeye çalışan, zorlayarak siyasi transferler yapan bir iktidarla karşı karşıyayız. 15.5 milyon insanın Cumhurbaşkanlığına aday gösterdiği birinin tutuklanması bunun sadece bu olay bile bunu yeterince kanıtlayacak maddi bir delil olarak önümüze duruyor. Onun arkasından bir savunma yapıyorum. Nedeni belli. Siyasal bir iddianameyle karşı karşıyayız. Siyasal bir metinle karşı karşıyayız. İdeolojik ön yargılarla donatılmış bir metinle karşı karşıyayız. Neden böyle? Demokrasi, demokratik hak ve özgürlükleri, temel vatandaşlık haklarını suç sayan bir iddianameyle karşı karşıyayız. Suç sayıyor. Seçimlere katılmayı, seçimleri kazanmayı, televizyon yayını yapmayı, siyasal eleştiride bulunmayı suç saymaya çalışan bir iddianameyle karşı karşıyayız.
Kazanmayı daha büyük bir suç sayıyor. İddianamenin ruhu, iddianamenin son sayfasında açık. Dün Sayın Ekrem İmamoğlu'da okudu. Ben bir kez daha okuyacağım. Zaten iddianamenin altındaki imza kim? İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Can Tuncay. Nerede şu anda? Bakan Yardımcısı. Bakan Yardımcılığı nedir? Siyasal bir makam. Yani AKP'ye iltica etmiş bir başsavcı vekiliyle karşı karşıyayız ve bu iddianamenin altında imzası var. Bakan Yardımcılığı siyasal bir makamdır. Ve bu iddianamenin altında imzası bulunmaya devam ediyor. Peki ne yazmış Sayın Can Tuncay? Okuyoruz. Son iki paragraf. Şu hale göre casusluk suçları yönünden madde gerekçesi de nazara alındığında niteliği gereği gizli olan bilginin Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin zararına, yabancı bir devlet yararına temin edilmesi ya da açıklanması gerekmekte ise de casus ile casusluğu talep eden arasında bu bilgi ve belgenin karşı tarafa aktarılmasına yönelik bir anlaşmanın bulunması şart değildir.
Spor olsun diye casusluk yapmışız yani ben yayıncılık yaparken bir ara canım sıkılmış hobi olsun diye ya ben 40 yıllık gazeteciyim gazetecilik yapıyorum bu arada pek işim gücüm yok yani ki işimiz gücümüz başımızdan aşkındı biraz da casusluk yapayım diye hobi olsun diye casusluk yapmışız. Peki bu iddianameyi yazanların dayanağı nedir? Dayanağı başta casusluk, devlet sırrı gibi konuların tanımlandığı, daha teorik diyebileceğimiz bölüm. Peki bu bölümde kim var? İki doktorun tezinden alıntı yapılmış. Adın üzerinde bu bir tez. Yani tezi nasıl sunarsınız akademik kurular, jüriye? Ben doktora yapmış biriyim. Siyaset bilimi ve sosyoloji doktorası yaptım. Akademik formatlara göre hazırlarsınız referanslarınız. Format olarak biçimine vesairesi yerindeyse sunarsınız. Bu kabul edilen bir tez. O tezde ileri sürülen görüşler mutlak doğru diye bir şeydir. Bir kural yoktur. Yani o henüz bir paradigma değildir. Yani o dönemde akademi tarafından, entelektüel ortam tarafından, bilim insanları tarafından genel kabul gören bir model değildir. Bir tezdir. Örneğin Newton'un yer şekli, Newton fiziği dönemin bir paradigmasıdır. Akademi kabul eder. Araştırma tekniklerini kabul eder. O dönemdeki bütün akademik ve eğitim sistemi, siyaset dünyası veya toplumu, doğayı ve yeryüzünü Newton fiziğine göre açıklar. O paradigmadır. Einstein gelene kadar da o paradigma devam eder. Bu Newton fiziğinin yanlış olduğu anlamına gelmez. Onun aşıldığı anlamına gelir. Bu bir paradigma bile değil. Kimmiş bunlar? Bakıyoruz yani bir tanesini söyleyeceğim. Yani isimlere alıntı, iki tane alıntı ama mutlak doğru saymış bunları.
Abdullah Pulat Gözübüyük, Modern Ceza Hukuku Bakımından Casusluk, Adalet Dergisi'nde çıkmış bir makale, bir tanesi bu. Yani kanun değil, bir kanun maddesi yok. Genel kabul gören bir görüş de değil; ne akademik kabul etmiş ne hukuk dünyası kabul etmiş. Yeri nedir? Onu da hemen söyleyeyim. O bir makale de değil zaten, o bir tez. Evet şimdi söyleyeceğim, evet Doçent Doktor Murat Balcı, Siyaset ve Askeri Casusluk Suçu Doktora Tezi. Ankara'da 2018'de yayınlanmış, yeni. Bu iki tez ve bir makaleye dayalı bir biçimde bir casusluk kuramı oluşturuyor ve bu kuramın içine bizi yerleştirmeye çalışıyorlar. Durum da nedir biliyor musunuz? Yabancı bir ülkeye gerek yokmuş, yabancı bir istihbarat örgütüne de gerek yok savcılara göre çünkü bulamadılar, yok böyle bir örgüt. Yani yumurtasız omlet yapılacağını iddia eden bir savcılık makamı var. Ben onlara iddianame yazmak yerine MasterChef programına katılmalarını öneriyorum. Ancak oraya katılabilirler. Eğer yabancı bir örgüt yoksa, yabancı bir devlet lehine yapılmamışsa, yani Türk Ceza Kanunu'nun 328. maddesi burada okuyalım. Ne diyor? Bizim yargılandığımız madde; devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından niteliği itibarıyla gizli kalması gereken bilgileri siyasal veya askeri casusluk maksadıyla temin eden kimseye 15 yıldan 20 yıla kadar ceza verilir. Madde bu; devletin niteliği gereği gizli kalması gereken bilgi ve belgeleri ele geçireceksiniz. Böyle bilgi ve belge var mı, yok. Nasıl ele geçirildiği belli mi, o da yok.
Peki bu kanunun gerekçesinde ne diyor? Tam tersi. Şimdi bu bir akademik teze dayanmış ya arkadaşımız, şimdi gerekçesine bakalım. Türkiye Büyük Millet Meclisi sitesinden aldık bu gerekçeyi, kanun gerekçesi; yabancı bir devletin varlığını şart koşuyor. Avukatlarımız da size verecektir mutlaka ama burada ben size tekrar bir göstermek istiyorum. Buyurun gerekçe, gerekçede diyor ki hemen ikinci paragraf madde 328'e; ilk paragrafı da okuyayım, madde devletin güvenliğine, iç veya dış siyasal yararlarına ilişkin belge ya da vesika içeriklerindeki bilgilerin siyasi veya askeri casusluk maksadıyla, böyle bir amacınız, böyle bir maksadınız olacak, maksadıyla temin edilmesini cezalandırmaktadır. İkinci paragraf; siyasal casusluktan maksat yabancı bir devlet yararına Türkiye devletinin veya vatandaşlarının veya Türkiye'de oturmakta ikamet etmekte olanların zararına olacak bilgilerin toparlanması, ele geçirilmesi, kamu sağlığına vesaireye ilişkin diye devam ediyor ve aktarılması, yabancı bir devlet yararına diyor. Peki savcının tezinde yabancı devlete gerek yok, neye gerek var, peki yabancı bir örgüt var mı, o da yok. Yumurtasız omlet yapalım diyorlar, ben MasterChef programına katılmalarının uygun olacağını düşünüyorum.
Bu operasyonun iki temel amacı var. Birincisi Tele1'e el koymak, beni ve arkadaşlarımı susturmaya çalışmak. Tele1 çünkü Türkiye'de medya dünyasında önemli bir kurum. Tele1 çok uzun süredir medyada gazetecilerin kurduğu, yönettiği ve çalıştığı televizyon dünyasında tek medya kuruluşu. Tamamı patron kuruluşudur, kimseyi suçlamak ya da aşağılamak için kullanmıyorum, durum tespiti bu; ticari kuruluştur. Tele1 ticari bir kuruluş değildi. Tele1 gazetecilerin bir araya gelerek oluşturduğu bağımsız, tarafsız ve fakat siyasal ve felsefi tercihleri olan bir kanal. Buradan gazetecilik tanımına kısaca değinmek lazım. Gazeteciliğin iki ayağı vardır; birincisi haber, diğeri yorum. Haberde objektif ve tarafsız olmak esastır. Haber, olgu, gerçeklik sizin siyasal ve felsefi tercihlerinize ya da seçimlerinize aykırı olsa bile doğruysa onu haber olarak vereceksiniz. Haberi eğip bükmek, bilgiyi karartmak veya çarpıtmak veya yönlendirmek gazetecilikte en önemli etik sorundur. Fakat yorum özgürdür çünkü gazetecilik siyasal bir aydın mesleğidir, siyasal bir meslek.
Bakın gazetelere haberlerin yüzde 90'ı siyasal konularla ilgilidir, iç ya da dış. Hatta 95'i, bütün dünyada da böyledir. CNN International'ı, Euronews'ü, BBC World'ü, CNN International'ı ya da El Cezire'yi hangisini izlerseniz izleyin, Russia Today; bu yayınların yani haber yayınlarının yüzde 95'i siyasetle ilgilidir. Bakın ben siyasetçilerle gazeteciler, edebiyatçılarla gazeteciler arasında geçişler çok sık olur. Türkiye'de Cumhuriyet Halk Partisi'nin en önemli genel başkanlarından biri yani Cumhuriyet Halk Partisi'ni bir sosyal demokrat parti olarak konumlandıran Bülent Ecevit gazetecilikten siyasete gelme birisidir. Bu sağ siyasette de sol siyasette de böyledir. Yaşar Kemal röportaj yazarlığından, gazetecilikten edebiyata geçmiştir ya da Gabriel Garcia Marquez gazetecilikten edebiyata geçmiştir, Hemingway gazeteci. Dünyada da bunun örnekleri çoktur, gazetecilik yaparken siyasete gelmiş, devlet başkanlığı yapmış, önemli roller üstlenmiş insanlar var. Ünlü Sovyet Kızıl Ordu komutanı, Dışişleri Komiseri ve Sovyet Devrimi'nin liderlerinden Troçki Balkan Savaşlarını savaş muhabiri olarak izlemiş ve Balkan Savaşları eserini yazmıştır haberlerinden oluşan, İş Bankası yayınlarından yakın tarihte çıktı. Dünyada bunun örnekleri çoktur. Dolayısıyla Tele1 haberde objektif yayıncılık yapar ama yorumda siyasal ve felsefi tercihleri olan, dolayısıyla muhalif bir medya kuruluşu. Bu nedenle iktidarın sürekli saldırısıyla karşı karşıya kaldı; mali ambargo, reklam ambargosu, mali soruşturmalar, RTÜK cezaları vesaire. Biz bu reklam ambargolarını, bu mali ambargo ve kuşatmayı, çünkü reklam veren kuruluşlara da bir süre sonra maliye müfettişi gidiyor, SSK müfettişi gidiyor, telefon açılıp tehdit ediliyor; bakın bize ya reklam paramız kalsın da ama reklamımızı yayınlamayın diyen iş insanları oldu, reddettik ahlaki bulmadık ve iade ettik. Parasını ödeyelim ama reklamımızı yayınlamayın diyen. Ne zaman kırdık bu reklam ambargosunu, Tele1 başarılı oldu çünkü. Tele1 Türkiye'de en çok izlenen dört haber kanalının arasına girdi, dört haber kanalından biriydi. Bazı yayın dilimlerinde günün birincisi olarak kapattı Tele1. Onun ötesinde Tele1 medya alanını düzenleyen bir yapıya sahipti. Başkaları nasıl bir yayıncılık yapacaklar, bir haberi nasıl görecekler ya da değerlendirecekler önce bize bakarlardı; biz nasıl o haberi gördük, nasıl değerlendirdik, nasıl işledik, tavrımız ne, muhalif mecralarda sektörü domine eden ama bunu bir entelektüel odak, bir gazetecilik odağı olduğu için bunu başaran bir medya kuruluşuydu. Şimdi geçmişte gazeteler, yani henüz daha televizyonlar yokken gazete sahiplerinin tamamı gazeteciydi.
Karacan ailesi gazeteci bir aile. Hürriyet'in sahipleri Simavi ailesi, Sedat Simavigazetecidir. Sabah gazetesinin sahipleri Bilgin ailesi Selanik'ten itibaren gazetecidir. Sağda yer alan Tercüman gazetesi hiçbir zaman benim yan yana düşmediğim ama Kemal Ilıcak'ı yakından tanıdım çünkü Türkiye Gazeteciler Sendikası Genel Sekreterliği yaptığım dönemde toplu sözleşme görüşmelerine gittik. Diyaloğumuz da gayet iyiydi. Gazeteciydi. Ilıcak ailesi gazeteciydi. Bugün sektörde gazeteci olan televizyon sahibi ve gazete sahibi yok. Bazı gazeteler var; işte Cumhuriyet'i Cumhuriyet Vakfı çıkartıyor. Evrensel gibi, BirGün gibi nitelikli, bağımsız, patronsuz gazetecilerin çıkarttığı gazeteler var ama televizyon dünyasında yok.
Televizyonun tek farkı şuydu: Bağımsız, yurtsever, solda yer alan, Cumhuriyetçi bir grup gazeteci çıktı ve başarılı oldu. Büyük medya kartelleriyle rekabet edecek bir güce ulaştık biz. Arkasından milyonlarca dolar sermaye olan grupların, holdinglerin desteklediği ya da doğrudan bir işletmesi konumundaki televizyon kanallarını biz reytingde, yani izlenme oranlarında geçtik. Hepsi büyük büyük gruplar.
Bir avuç gazeteci çıktı arkadaşlarıyla beraber ve televizyon bunları geçti. Etkili oldu. Bizi sadece CHP'liler, solcular, sosyalistler izlemiyor; bizi ülkücüler izliyor, bizi muhafazakarlar izliyor. Bizim samimiyetimiz topluma geçti. Karar vericiler izliyor bizi. Yani televizyon terminolojisinde AB grubu ve A Plus dediğimiz kesim; sendika başkanları, toplum önderleri, kanaat önderleri, siyasetçiler, akademisyenler ama bizi Bursa'daki metal işçileri de izliyor.
Biz bu ambargoyu nasıl kırdık? Bu ambargoyu ben çıktım canlı yayında ve çağrı yaptım. Dedim ki: "Televizyon eğer devam edecekse başka bir finansman modeli var." İzleyiciler destekleyebilir televizyonu. Çünkü yasal olarak bir firmanın bir programa ya da televizyona sponsor olmasının yanı sıra kişilerin sponsor olmasının önünde yasal bir engel yok. Kayda geçirir, vergilendirirseniz hiçbir sorun yok. Yasal olarak inceledim.
Bu da Türkiye'de yayın yapan Açık Radyo dinleyici desteği diye bir kurumu vardı; yani baktım, bir gün izledim. Bir müzik programını baktım Hicaz Efendi Hacıbaşı desteklemiş. Programın sonunda bunu söyledi. Dünyada başka örnekleri var. Özellikle 68 o büyük, belki 2. Rönesans diyeceğimiz Batı'da o büyük, o devrimci dalganın yükseldiği, o sol, o protest hareketlerin geliştiği, müzik devrimi hatta toplumsal ve siyasal olaylarla geliştiği dönemde birçok gazete okurlarının desteğiyle yayınlandı.
O gazetelerin çoğu yayın hayatına devam ediyor. Libération öyledir, Guardianöyledir; İngiltere'de, Fransa'daki bazı gazeteler, L'Humanité öyle çıkar; okurlarının desteğiyle, sosyalist bir yayın organıdır. İtalya'da böyle gazeteler vardır. Sadece gazetecilikten siyasete geçenler solda değildir. Mesela Mussolini, Avanti gazetesinin baş editörü. Avanti, İtalyan Sosyalist Partisi'nin yayın organı. Yani onun bugünkü ifadeyle genel yayın yönetmenidir Mussolini. Siyasetle bu kadar iç içe. Arkadaşlarımız, avukat arkadaşlarım size sunacaktır fakat ben de burada göstermek istiyorum. İsterseniz size sunarım da. Benim çağrılarım hem sosyal medyada...
Değerli izleyicilerimiz, Tele1 TV'ye izleyici sponsoru olmak için detaylı bilgiler tele1.com.tr/destek adresinden erişilebilir yazılmış. Tarihi var; 27 Ağustos 2018. Burada hesap numaralarını vermişiz, ilan etmişiz. Burada bir duyuru var yazılmış, yine 2018. "Tele1'e destek için ne yapabiliriz?" diye bir açıklama var. Sponsorluk için hesap numaralarımız var; bunların hepsi açık kaynaklar, bizim sitelerimizde bunlar.
Burada benim Twitter hesabımdan, yani sosyal medya hesabımdan (şimdi X oldu adı) yaptığım çağrılar; "Tele1'e destek". Ve benim canlı yayında yaptığım çağrı... O bizim sayfamızda, bizim ifademizle sayfaya gömdük onu, yani video sayfada duruyor. Ben tutuklandığım, yani gözaltına alındığım tarihe kadar da sayfadaydı, şu anda hala sayfada mı bilmiyorum; kaldırmıştır kayyum büyük bir ihtimalle. Ve burada çağrılarımız var, avukatlarımız bunu size takdim edecektir, sunacaktır.
Bu davaya konu olan, benim tanıdığım Sayın Seher Alaçam da bu çağrıya cevap veren bizim on binlerce destekçimizden biridir. Cumhuriyetçi, Atatürkçü bir Tele1 izleyicisi, yaşlı bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, bir kadın izleyicimiz. Oraya geleceğim. Ben Hüseyin Bey'i, Sayın Hüseyin Gün'ü çok tanımam. Seher Alaçam'ın yanında ve onun oğlu olarak tanıdım kendisini. Ve telefon kayıtlarım burada zaten iddianamede var; telefonda "Hüseyin Alaçam" diye kayıtlı. Gerçek oğlu zannediyorum. Nasıl bir örgütsel casusluk ilişkisi varsa... Ve "Bu Hüseyin hangi Hüseyin?" diye hatırlayayım diye de slash yapıp "Seher Alaçam" diye ikili, iki isimle kaydetmişim. Yani bir Hüseyin Bey ararsa, ararsa beni "Ya bu hangi Hüseyindi?" diye düşünmeyeyim diye.
Çünkü bizim telefonlarımız maalesef milletvekilleri tarafından Türkiye'nin her tarafına dağıtılmış durumda. Bize ulaşmak isteyenleri milletvekillerine soruyorlar, onlar da bizi tanıdığını göstermek için (yani kimseyi suçlamıyorum) herkese dağıtmışlar. Türkiye'nin her yerinden bize telefon gelir. Bilemezsiniz, bizim böyle izleyicilerimiz var. Ve yine bu iddianamede geleceğim; biz her programda, siz de izlediğiniz bazı programlarda karşılaşmışsınızdır, seyircilere çağrı yaparız; "Sorularınız, görüşleriniz, eleştirileriniz varsa şuraya şurayayazın." İzleyiciden soru alınır, talimat alınmaz. Hiç kimseden talimat alınmaz. Hele benim gibi 40 yıldır bu meslekte olan, belli bir duruşu, belli bir dünya görüşü, belli bir felsefi tercihi olan ve bugüne kadar ilkeleriyle ayakta kalmış birine kimsenin talimat verme haddi yoktur, bunu kimse yapamaz. Buna ancak ben sadece sahip olduğum, inandığım dünya görüşü, felsefi tercihlerim, gazetecilik ilkeleri ve etik değerlerdir beni bağlayıcı olan.
Birincisi bu kanala el koymak. Peki neden? İkincisi, ikinci amacı... Ona geleceğim, ikinci amacı da belirttim. Diğeri ise Türkiye'de Sayın Özgür Özel'in ve Ekrem İmamoğlu'nun "19 Mart darbesi" diye değerlendirdiği, bence de öyle, darbe sürecinin bir parçası olarak geliştirilen bir operasyondur. İki ayağı vardır bunun: Bir, belediyelere, CHP'ye yönelik bir operasyon; CHP'yi imha etmek, Türkiye'de muhalefeti etkisizleştirmek. Ve kimdir bu muhalefet? Türkiye'nin birinci partisi, yapılacak ilk seçimde iktidar olması beklenen. Peki, adayı kim? Ekrem İmamoğlu. 15 buçuk milyon insan onu aday olarak göstermiş, sonra bu sayı 25 buçuk milyona çıkmış; yani Türkiye'nin yarısı, yarısından fazlası seçmen sayısı. Herkes T.C. kimlik numarasını, adını, soyadını belirterek ıslak imzasını atmış o derece. Böyle bir Türkiye'den geçiyoruz. Diğeri ise 2019 ve 2024 seçimlerini lekelemek.
Çünkü bu iddianame şunu iddia ediyor: Tele1 üzerinden manipüle etmişiz ve Ekrem Bey seçimi o nedenle kazanmış. Deli saçması! Yani ben de bunu bir casus olduğu iddia edilen, iddia makamı tarafından ileri sürülen Hüseyin Gün'ün talepleri doğrultusunda Ekrem İmamoğlu lehine bir algı operasyonu yapmışım Tele1 üzerinden ve 2024 seçimlerini ve CHP kurultayını da Özgür Özel'in kazanmasını sağlamışım. Aynen bunu söylüyor. Ve bu nedenle bir saat 39 dakika 6 saniyelik bir programın tam bant çözümü var burada. Vallahi ben dünyanın hiçbir yerinde... Ben polisiye edebiyatı severim, casusluk romanlarını okurum. Bir canlı yayında ve bir televizyon kanalı aracılığıyla casusluk yapıldığını görmedim. Ve az önce kanun maddesini okudum; hangi gizli belge ve bilgi alışverişi olmuş? Hangi gizli belge ele geçirilmiş? Hangisi devlet sırrı niteliğinde? Dün söylendi; "Mozaik sırrı" diye bir şey. Soğuk savaş artığı bir kafa Türkiye'de devam ediyor. Avrupa'nın 1950'lerde, 60'larda terk ettiği bir hukuk anlayışı bu. Nedeni de şu: İki blok var; sosyalist bloğa karşı, Sovyet ve sosyalist blok yanlısı olduğunu düşündükleri vatandaşlarını etkisizleştirmek amacıyla casusluk kavramını genişletmeye çalıştılar ama olmadı. 1950'lerden sonra onu kaldırdılar.
Kendi vatandaşlarının bir bölümünü düşman sayan dolaylı savaş doktrininden beslenir. Dolaylı savaş doktrini şudur: NATO'nun kurulmasından sonra Gladio'nun da kontrgerillanın da Türkiye'de gerekçesidir bu. İki blok arasında nükleer silah dengesi olduğu için bir savaşın çıkması mümkün değil, gezegenin çünkü yok olmasıyla sonuçlanabilir Pentagon doktrini.
Bu nedenle diyorlar ki Doğu bloğu, sosyalist blok bize dolaylı bir savaş yürütüyor bize karşı. Bu dolaylı savaşı nasıl yürütüyor? Sendikalar, devrimci gençlik örgütleri, sosyalist partiler, STK'lar bunlar üzerinden yürütüyor, aydınlar. O halde bunlar düşmandır. Bunlara karşı gayrinizami harp yöntemleriyle mücadele edilmelidir. O yüzden bunları imha etmek lazım. Pekibunu nasıl yapacaklar? Kendi vatandaşları, hukuk dışı. Bu yüzden ne yaptılar? Yasadışı bir örgütlenme kurdular.
Yani asıl adı süper NATO olan ya da inter NATO olarak da bilinen, Türkiye'deki adı kontrgerilla, Fransa'daki adı Vatanseverler Birliği, Hollanda'da tuhaf bir adı var Rüzgargülü, İtalya'da da Gladio. Bu bir Gladio kafasıdır. Mozaik de şöyle: Siz açık kaynaklardan bilgileri topluyorsunuz. İddia bu, bunlar bir araya gelince toplam bir bilgi ediyor, bu toplam bilgi devletin aleyhine olabilir. O halde bu casusluk olabilir.
Valla böyle bir cin fikirlilik herhalde yani Avrupa bile bunu çok fazla kaldıramamış. Bu mantıkla Türkiye'deki araştırma yapan bütün akademisyenleri, bütün gazetecileri, bütün yazarları bu mantıkla bir biçimde casus olarak suçlayabilirsiniz mozaik iddiayla. Bu da bir iddia, yani Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında mozaik istihbarat diye bir şey yok. Savcılığın yine birkaç alıntıyla o alıntı da Almanlardan yapılan alıntı, tarih verilmemiş oalıntıda.
Şimdi mesela bir tane daha almışlar, Mehmet Yaylalı doktora tezi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Hukuku ve Ceza Usul Hukuku Ana Bilim Dalı 2010'da. Bunlara dayalı bir kuram. Bunun yerine ben yüz tane farklı alıntı getirebilirim. Bu sadece baro dergilerini, hukuk dergilerini ve hukuk fakültelerindeki doktora tezlerini taramakla mümkündür. Bunların tamamı da benim tezim de olduğu gibi tamamı da YÖK'ün sitesinde eğer yazarı izin vermişse açık yayınlanır. Ben izin verdim açık yayınlanıyor. Bazıları intihal olmasın diye kapalı yayınlarlar. Yapılacak basit bir araştırmada tam tersini ileri süren yüzlerce örnek bulabilirsiniz.
Şimdi diğeri bu seçimleri lekelemek dedik. İki tane ayağı var: Biri belediye susturmak, yakın tarihin en önemli medya olayıdır. Diğeri 2019 ve 2024 yani Ekrem İmamoğlu'nun İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığını kazandığı ve CHP'nin Türkiye'de yerel seçimleri kazandığı iki seçimi lekelemek. Seçimleri suç sayıyor çünkü. Hemen belirtiyorum ne diyor peki bu 59. sayfada bana göre, pardon 160. sayfada: "Tüm bilgi, belge ve açıklamalar ışığında siyasal casusluk suçunun özellikle 2019 yerel seçimlerini manipüle etmek suretiyle desteklenen şüpheli Ekrem İmamoğlu'nun seçimi kazanmasını sağlayarak başta İstanbul olmak üzere ülkemiz siyasetinde söz sahibi olmasının amaçlandığı ve bu amaç doğrultusunda faaliyetlerin gerçekleştirildiği anlaşılmıştır." Anlaşılmıştır, eminler yani.
Ya burada Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmayı suç sayıyor bu iddianame. Seçimlerde bir adayı desteklemek ne zamandan beri suç? Ekrem İmamoğlu'na destek vermiş olmak ya da Ahmet ya da Leyla neyse bu aday, kim ise eğer, hangi siyasal partideyse, hangi felsefi görüşe sahipse bunlardan birini desteklemek nasıl bir casusluk faaliyeti olabiliyor? Bir de Türkiye geneline yayılmış. E Türkiye'de de iktidar oluyorsun bu siyasetin mantığı. İddianame siyaset yapmayı yasaklamaya çalışıyor. Peki kime karşı siyaset yapmayı yasaklamaya çalışıyor? İktidara karşı.
Siyaset ancak iktidar tarafından yapılırsa serbesttir, iktidara karşı yapılırsa yasaktır demeye çalışıyor. Bu nedenle bir içtihat oluşturarak fiilen bir dikta hukuku yaratmaya çalışıyor bu davalar üzerinden. Mahkemeleri de kötüye kullanarak eğer buralardan bir hüküm ve ceza çıkartırlarsa bunlar bir içtihat oluşturacak ve bu iktidara karşı muhalefet etmek yani demokratik bir hakkı kullanmak, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmaktan gelen bir hukuku kullanmak bu iddianameye göre suç. Niye suç? Bu belli değil, yabancı devletlerin yararına.
Hüseyin beyin şirketleri İngiltere'de olduğu için köken iddianamenin mantığı sanki İngiliz casusluğu gibi duruyor. Fakat ondan emin olamamışlar, ondan emin olamamışlar. Fakat işin ilginç tarafı bu İngiliz casusluğu konusu çok şaibeli. Çünkü Ekrem İmamoğlu'nun tutuklanmasını kınayamayan tek ülke İngiltere. Üstelik de İngiltere'de bir Sosyal Demokrat Parti iktidar, İşçi Partisi. KeirStarmer hem İngiliz İşçi Partisi'nin Genel Başkanı hem şu anda İngiltere'nin Başbakanı. Kınamadı. 18 Aralık 2025'te Avrupa Birliği Sosyal Demokrat Partiler toplantısında bu nedenle eleştirildi. Eleştirenlerden biri Özgür Özel, bu toplantıya katıldı. Türkiye'de CHP ve geçmiş HDP, şimdi zannediyorum DEM Parti üye.
Cevap vermedi. Sadece CHP değil, Pedro Sanchez eleştirdi. Daha sonra Sosyalist Enternasyonal toplantısında, 2 ay önce yapıldı Brüksel'de. Sosyalist Enternasyonal toplantısında hem Lula yani Brezilya Devlet Başkanı hem PedroSanchez bunun bir sorun olduğunu söylediler. Bu arada Bolsonaro'yu devirerek iktidar olan Lula örneği önemlidir. Çünkü Bolsonaro, Trump'ın desteğiyle, Amerikan emperyalistlerinin desteğiyle Türkiye'deki rejime benzer bir düzen kurdu ya da Macaristan'daki rejime benzer bir düzen kurdu. Hapsetti Lula'yı. Bir sendika lideri ve daha geçmişte de bir gerilla lideri. Bir solcu, sosyal demokrat yani sosyalist. Brezilya dünyanın en büyük ülkelerinden biri. Yani G7'ye alınması bile düşünülüyor. Büyük bir sanayileşmiş ülke, Latin Amerika'nın en güçlü ülkesi, en kalabalık ülkesi. Lula da Silva.
Ve orada kumpası bozdu çıktı, seçime girdi, devlet başkanı oldu. Şimdi Bolsonaro Amerika'ya kaçarken yakalandı. Ama vicdanlılar, ev hapsine aldılar. Yargılama sürecinde ev hapsinde Bolsonaro. Türkiye'de göreceğiz ne olacak, bilmiyorum. Türkiye'de göreceğiz. 1 casusluk davası üzerinden bir dikta hukuku kurulmaya çalışılıyor. İngiltere kınayamayan tek ülke. Çünkü StarmerTürkiye'ye Eurofighter satmaya çalışıyor. Eurofighter'larla beraber selfie çekti. Tam bir soytarı. Ve ağır, geçenlerde yapılan yerel seçimlerde de ağır bir yenilgiye uğradı. Yeşil Parti yükseliyor, sol Yeşil Parti yükseliyor İngiltere'de. İşçi sınıfının tarihi bir partisidir İşçi Partisi, ona rağmen orada ağır bir yenilgiye uğradı.
Peki niye TELE1'e yöneldiler? Ben AKP iktidarının, mevcut iktidarın siyasal ve tarihsel ömrünü doldurduğunu ve bu ömrü uzatmak için çeşitli manevralar yaptığını düşünüyorum. İBB soruşturması da, CHP'ye yönelik kutlan davası da, casusluk davası da bu amaçla açılmıştır. Çünkü TELE1'in yayında olduğu bir medya ortamında siz bu operasyonu kolay kolay yürütemezsiniz. TELE1 boyun eğmeyecektir. TELE1 gazetecilik kurallarına ve etiğine bağlı bir biçimde, bakın haberde objektif olmak en önemli ilke. Ama biz yorumda özgürüz. Batıda da böyledir. Seçimlerden önce Batılı medya kuruluşları kimi desteklediklerini ilan ederler. Bunun gerekçelerini de yayınlarlar. Ama kimse New York Times'ın haberinin taraflı olup olmadığını düşünmez. Çünkü orada o ilke geçerlidir, tarafsız olduğunu varsayar.
Hatırlarsınız Biden orada editörler toplantısına katıldı New York Times'ın ve bir skandal oldu Türkiye hakkında ettiği sözler nedeniyle, epeyce bir tartışmaya yol açtı. Dolayısıyla bir partinin, bir medya organının bir siyasal partiyi desteklemesi, hatta iktidarı desteklemesi normal. Türkiye'de yandaş medya diye bir kavram var. Niye yandaş medya diyoruz? Ama bizim eleştirimiz onların iktidar partisini desteklemesi nedeniyle değil, yalan haber yaydıkları için. Operasyon gazeteciliği yaptıkları için. Bir operasyon bülteni gibi çıktıkları için. Mahkemeler henüz bitmeden mahkeme kararını heyete rağmen yayınladıkları için biz onları eleştiriyoruz. Yoksa hiç kimseyi, işte Abdülkadir Selvi iktidarı destekleyen yazı yazıyor diye... Onla en fazla tartışırsınız. Tezlerinizi yanlış dersiniz, görüşünüz yanlış dersiniz. Ama yalan olmaz. Bilgiyi eğip bükmek olmaz, karartmak olmaz, çarpıtmak olmaz.
TELE1 uzunca bir süre sonra medya ortamında bu ahlakı yeniden getiren, ayağa kaldıran bir televizyon kanalı. Albert Camus'ye bir muhabir soruyor: "Neden yazıyorsunuz?" diyor. "İnsanlara yardım etmek için" diyor. "Anlamadım" diyor. O da diyor ki: "Mösyö görmediniz mi, insanlar düştü." 1950, daha 5 yıl önce Avrupa'nın ortasında Almanya'da Naziler, İtalya'da faşistler iktidar olmuş ve milyonlarca insanın kanı dökülmüş. İnsanlık düşmüştü. Türkiye'de de medyayı düşürdüler. Biz onu aldık ayağa kaldırdık. Sebebi budur. O nedenle şimdi haraç mezat satılmaya çalışılıyor. Bize satış teklifleri oldu, ben açıkladım sosyal medya hesabımdan. Bugün orta halli bir semtte ya da hadi iyi bir semtte diyelim, 3+1 daire fiyatına 28.000.000 liraya satışa çıkarttılar. Ne zaman peki? Niye?
Şimdi burada diyor ki casusluk amaçlarıyla kullanıldığı için müsadere... Dava sonuçlanmadı. Belki beraat edeceğiz. Kesin beraat edeceğimizi düşünüyorum ama belki beraat edeceğiz. Peki niye? Daha ben emniyette ifade vermeden kayyum atadılar. Emniyette ben 4. gün ifade verdim. 3 gün tuttular, eziyet ediyorlar. 3 gün tuttular, 4. gün sabaha karşı bitti ifade. Tıpkı burada olduğu gibi. Burada bütün infaz koruma memurları, gardiyanlar hepsi sağ olsunlar bize karşı dikkatli ve saygılılar, hiçbirinden şikayetçi değilim. Ama ağırlaştırılmış müebbet hapis koşullarında tutuluyoruz burada. Haftada 10 dakika telefon görüşme hakkımız var. Ama uyuşturucu kaçakçıları haftada 60 dakika görüntülü konuşuyorlar ve haftanın her günü bu hakka sahipler. 10'ar dakikadan haftanın 6 günü görüşebilirler. Kadın cinayetinden gelseniz, tecavüzden gelseniz, uyuşturucu kaçakçısı olsanız bu haklardan yararlanacaksınız. Ama Ekrem İmamoğlu, Merdan Yanardağ, Necati Bey, Necati Özkan ve diğerleri bundan yararlanamıyor. 12 metrekarelik bir hücredesiniz.
Şimdi de Resmi Gazete'de yayınlandı, satışa çıkarıldı. Niye? Dava sonuçlanmadı, niye bu acele? Ve batırdılar kanalı. 28 milyon... Ya bu kanala 10 milyon dolar ödemeye hazır olanlar vardı. Temiz arkasındaki güce, teklif edenlerin kimliğine ve kişiliğine güvenmediğimiz için ve bu kanalın satılık olmadığını düşündüğümüz için, topluma ait olduğunu, çalışanlara ait olduğunu, gazetecilere ait olduğunu düşündüğümüz için reddettik. Ortaklık teklif edenler oldu, onu da uygun bulmadık.
Tele1, 144 kadrolu kişinin çalıştığı, teliflilerle birlikte 160 kişinin çalıştığı büyük bir televizyon kanalı haline gelmişti. Ankara'da, İzmir'de stüdyoları olan, büroları olan bir televizyon kanalı. Bunu yok etmek istediler. Merdan Yanardağve arkadaşlarını susturmak istediler. Arkadaşlarımız Tele1 Kitap diye organik bir bağımız yok, internet ortamında bir oluşum gerçekleştirdiler. Oradan devam ediyorlar ama 20 kişi devam ediyor, büyük zorluklar içinde. İyi bir habercilik yaptıklarını tahmin ediyorum, buradan izleyemiyoruz çünkü.
Ben BirGün Gazetesi’nin yazarıyım şu anda. Ama Tele1’in haraç mezat satılmaya kalkışılması; yani "yangından mal kaçırır gibi" bu dava sonuçlanmadan üstelik, davanın sonucunun ne olacağı beklenmeden bunun yapılmaya çalışılması niyeti gösteriyor aslında.
Bir de "aile şirketi" diye bir şey uydurdular. Ben genel yayın yönetmeniyim, doğrudan bir mülkiyet ilişkisine sahip değilim. Ama "senin oğlun yönetim kurulu başkanı, öteki tarafta yeğenin var, e bu bir aile şirketi"... Hukukta böyle bir şey yok. Oğlum 33 yaşında, üniversiteyi bitirmiş, askerliğini yapmış, kendi hayatını kuran birisi ve bunların hepsi kanalda aktif görevlere sahipler ve yönetici görevlerine sahipler. Her şeyiyle hukuku çiğnediler, her şeyiyle!
Bir de buna gerekçe olarak; bakın, neden bu iddianame ideolojik ön yargılara dayanıyor biliyor musunuz? Yalan söylüyor bu iddianame, çarpıtıyor! Savcılık... Duruşma savcısını tenzih ediyorum, tanımıyorum, bilmiyorum kendisini; imzası olanlardan biridir. Savcılık yalan söylüyor.
El koyma gerekçesini göstermek için sonunda -çünkü sonunda Tele1’e bağlamışlar- burada bir sabıka saymışlar. Şimdi, valla benim sabıkalarımı bir saymış; ben yolda böyle biriyle karşılaşsam sokağı değiştiririm! Tehlikeli, kriminal bir vaka! 15 ya da 20-30 tane sabıka kaydım var. Bakıyorsunuz, acaba öyle mi?
Benim Tele1’den tek bir adli kaydım yok. Devam eden davalar var, tamamını kazandık neredeyse. İki tane dava; birisi Yargıtay'da, birisi istinafta. Yargıtay savcısı da lehimize bozulmasını istedi. Diğerleri nereden? Diğerleri daha önce kurucusu ve genel yayın yönetmeni olduğum Yurt Gazetesi’nden. Tamamını kazanmışız. Burada söyleyeceğim, önemli. Adli sicil... Bakın nasıl tehlikeli bir kriminal tipim ben.
Tamamı basın suçları, her şeyden önce. Tamamı! "Yanıltıcı bilgiyi alenen yayma", "Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Türkiye Büyük Millet Meclisini, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ve devletin yargı organlarını alenen aşağılama"... İddianamede bunu belirtiyor. "Sesli, yazılı veya görüntülü bir iletiyle hakaret", "gizliliğin ihlali", "terör örgütü propagandası yapmak", "terörle mücadelede görev almış kişileri hedef göstermek", "Cumhurbaşkanına hakaret", "halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik", "halkın bir kesiminin benimsediği değerleri alenen aşağılama", "iftira", "kişisel verileri hukuka aykırı olarak ele geçirmek ve yaymak" diye devam ediyor... "Suçu ve suçluyu övme"...
Ben bu davaları kazandım sayın yargıç. Mesela burada hassas olunabilecek "halkın bir kesiminin benimsediği değerleri alenen aşağılama"... Onu ben kazandım. Bunların tamamı bana atılmaya çalışılan iftira suçları. Bunlar RTÜK’ün bize kestiği cezaların gerekçeleri. Ama RTÜK kendisini sizin yerinize, mahkeme yerine koyduğu için... RTÜK kararlarınıza, kararlarınıza değiştirme hakkınız yok; önce cezayı ödüyorsunuz sonra dava açıyorsunuz. İki sene sonra kazanırsanız kazanıyorsunuz, o da para cezası. Bunlardan bazıları işte böyle ceza davasına döndü. Diğerlerini okuyorum...
Şimdi, 2013 yılı. Basın Kanunu 21. maddesinin ihlali: 18 yaş altı kişinin adını açık yazma. 2012, yine 18 yaştan küçük kişinin adını yazmak, adını açık yazmak. 2012-13 öyle devam ediyor... Fakat sonra burada bir döküm var, arkadaşlarımız, avukatlarımız vereceklerdir değil mi?
Okuyorum: "Lehimize bozuldu", "Beraat", "Beraat kesinleşti", "Beraat kesinleşti"... Mesela; "Kişinin hatırasına hakaret". Ne olmuş? Bilgi istedim; şikayetçi Abdullah Çatlı ve yakınları... Benim hakkımda dava açmış, bir programda ettiğim laflarla ilgili. Beraat etmişiz, kesinleşmiş. Tunceli'de bir dava açılmış, beraat etmişiz, kesinleşmiş 2024'te. "Kamu görevlisine hakaret", beraat etmişiz, kesinleşmiş. Yani kaç tarih? 23.06.2019, yakın tarihleri okuyorum.
54. Asliye Ceza Anadolu yakası; beraat kesinleşme 2021. Neymiş? Birisi şikayet etmiş sosyal medya paylaşımı nedeniyle. "Terörle mücadelede görev almış kişileri hedef gösterme"; beraat. O da komik tabii. Ankara Cumhuriyet Savcısı'nın evlendikten sonra Cumhurbaşkanı'nı ziyaret ederken eşinin kıyafetinin değiştirilip daha muhafazakar bir kıyafet giymesini haber yaptığımız için yargılandık. Yorumsuz. Kendisini hedef göstermişiz, haber magazin haberi! Beraat ettim.
"Terör örgütü propagandası yapmak"... Buradan ceza aldık ama Yargıtay'da... Yargıtay savcısı bozulmasını talep etti ve tebliğde. O nedenle tutuklandım, burada Silivri'de 3,5 ay kaldım ama Anayasa Mahkemesi "hak ihlali" kararı verdi ve 166 bin lira tazminata mahkum etti devleti. Devlet bana 166 bin lira para ödedi.
O dava da ilginçtir; ben Türkiye'de bir "çözüm süreci"nin hazırlanmak istendiğini gördüm bir yıl önceden. Dedim ki; "İmralı'daki tecrit kaldırılmalıdır. Abdullah Öcalan ne söylüyor bunu Türk halkı duymalıdır. Avukatlarıyla ve ailesiyle görüşmelidir. Çünkü demokrasilerde suçluların da ya da hükümlülerin de, tutukluların da haklarının olduğu rejimlerdir. Diğer hükümlüler hangi haklardan yararlanıyorlarsa, İmralı'da Abdullah Öcalan da o haklardan yararlanmalıdır." dediğim için tutuklandım.
Sonra serbest bırakıldım. Sonra çözüm süreci başladı bir yıl sonra. Yapılması gereken şey şu; gerçi Anayasa Mahkemesi'nin kararı öyle sayılır mı bilmiyorum; devlet ya benden özür dilemeli ya da Devlet Bahçeli'yi tutuklamalıdır. Bahçeli, "Öcalan meclise gelsin konuşsun, umut hakkından yararlansın, serbest bırakılsın." dedi.
Ben o programda biraz da ironi yaparak; "Abdullah Öcalan'ı da kandırmak kolay değil, içeride sürekli kitap okuduğu için neredeyse filozof oldu." demiştim. Bu da "övme" sayıldı. Onu da savcılık bozdu.
Böyle devam ediyor; beraat kesinleşmiş 23 Mayıs 2021, beraat kesinleşmiş... "Devletin askeri teşkilatını alenen aşağılama" diye bir şey var, bir dava var istinafta. Hakaret davası var, beraat kesinleşmiş... Böyle devam ediyor. Ama bu iddianameye bakarsanız, beni yolda görseniz yolunuzu değiştirirsiniz! Sürekli suç işleyen bir "suç makinesi" var karşınızda.
Bu davaların birer basın davası olduğu bu iddianamede belirtilmemiş. İddianameyi hazırlayanlar Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının bir bölümünü "düşman" sayıyor ve onları mahkum etmek için iftira atıyor, tasfiye etmek için! Hemen iddianamenin başında bunun örneği var, hemen en başında. Yalan!
Şimdi Sayın Hüseyin Gün ifadesinde özetlemiş, iddianame sayfa 11. Diyor ki: "Aron Bar'ın kendisini ortağı olduğu Necati Özkan'ın manevi annesi olan Seher Alaçam aracılığıyla tanıdığını, Necati Özkan ve Ekrem İmamoğlu'nun danışmanı ve seçim kampanyası müdürü olduğu Necati Özkan'ın; Necati Özkan'la da seçim kampanyası hakkında görüştüğünü vesaire vesaire" diyor diyor diyor; "Merdan Yanardağ'ın ise bu suçların basın ayağında görev aldığını söyledi."
Burada Hüseyin Bey'i dinledik. Hüseyin Bey'in ifadesinde böyle bir şey yok. Merdan Yanardağ basın ayağında yer almıştır demiyor. Ama öyle bir hava oluşturuldu ki dün dinledik kendisini; etkin pişmanlığın büyük bir ihtimalle tam ne anlama geldiğini de sonradan öğrenmiş olabilirler.
Çünkü etkin pişmanlık ifadesinde de bunu söylemiyor. Ama kamuoyuna öyle yansıtıldı ki yandaş medya tarafından, Türkiye Gazetesi, TGRT, Sabah, Takvim ve diğerleri tarafından; etkin pişmanlık ifadesi verdi Hüseyin Bey, itirafçı oldu, Merdan Yanardağ'ın Necati Özkan'ın ve Ekrem İmamoğlu'nun casusu olduğunu itiraf etti diye yayınlar yaptılar. Hayır, öyle bir şey söylemedi Hüseyin Bey. İfadesinde böyle bir şey yok. Peki, Türkiye Cumhuriyeti'nin savcısı nasıl böyle bir yalanı buraya koyabilir? Var mı ifadesinde böyle bir şey? Hüseyin Bey siz böyle bir şey dediniz mi? Hayır. Peki, kayıtlarda var mı? Yok.
Yalanla başlıyor bakın. Ondan öncesi alıntı, biraz önce dediğim bakın yukarıda var; alıntı doktora tezi Mehmet Yayla bilmem kim var yani akademik formasyonları da tartışmalı olabilecek yani şey yapmak istemem haksızlık yapmak istemem çok tanıdığım kişiler değil benim akademik alanım da değil. İsimler isimler ama 11. sayfada işin esasına girmeye geliyor, yok. Ama zaten 9. sayfadan itibaren casusluk kavramını genişletmeye çalışıyor. Yabancı bir ülkeye gerek yok, yabancı örgüte gerek yok, hatta anlaşmaya da gerek yok. Bir de bilgi teminine de gerek yok oraya kadar geliyor.
Niyet mi okuyorsunuz yahu siz? Bu nasıl bir savcılık makamı? Ben merak ediyorum; Cumhuriyet'in savcıları mı, iktidarın bir siyasal grubun bir ekibin savcıları mı bu iddianameyi hazırladı? Merak ediyorum. Bilgi teminine de ihtiyaç yok. Peki, nasıl belirlediniz casus olduğunu bu insanların? Hah, o halde sizin niyetiniz Tele1'i ve Merdan Yanardağ'ı etkisizleştirmek. Ekrem İmamoğlu'nu etkisizleştirmek. Necati Özkan'ı iş yapamaz hale getirmek. Kazanılmış seçimleri lekelemek. Amacınız o.
Ben tutuklandığım evet 26 Ekim'de tutuklandım, 30 Ekim'de Cumhuriyet Gazetesi'nde bir yazı çıktı ikinci sayfada konuk yazarlar çıkıyor. Çok iyi bir yazı, sonra Ankaralı bir avukat arkadaşımız yazmış: "Casusluk davasının amacı seçimlerin iptali ve lekelenmesi, karalanmasına dönük" diye. Okumuş, hızlı bir şekilde görmüş. Ben sonra fark ettim yazıyı, kestim burada duruyor, gösterebilirim. Avukatımızın adı neydi? Doğan Erkan. Doğan Erkan adlı Ankaralı bir avukat arkadaşımız. İddianame böyle başlıyor. Dolayısıyla daha başından itibaren sakatlanmış bir iddianameyle karşı karşıyayız.
Peki, iktidar bunu niye yapıyor? Kendi siyasi ve tarihsel ömrünü uzatmaya çalışıyor. Tükenmiş bir iktidar. Önümüzdeki bir yıl Türkiye'de her şeyin değişeceği bir dönem olacak ve herkes yaptığının hesabını verecek. Darbeciler de darbeci olarak yargılanacaklar bu ülkede. Çünkü hiç kimse dokunulmaz değil. Hiç kimse. Dokunulmazlığı ancak hukuk sağlar, hukuku ihlal edenlerin hukuku olmaz. Hukuku ihlal ediyorlar. Darbe hukukunu uygulamaya çalışıyorlar, bir dikta hukuku uygulamaya çalışıyorlar.
Bunun için iki şey yaptılar. Bir bu operasyonları yaptılar, iki çözüm sürecini geliştirmeye çalıştılar. Yani Türkiye'de Kürt siyasal muhalefetini yedekleyerek, etkisizleştirerek yanlarına almayı; CHP'yi ve diğer sol sosyalist partileri, diğer muhalefet partilerini etkisizleştirmeyi; medyada Tele1'i susturmayı ve böylece ayarlanmış, kontrol edilecek bir seçimde, zamanından ama altı ay önce kontrollü bir seçime götürerek iktidar ömrünü uzatmaya çalışıyorlar. Yapamayacaklar. Bu mümkün değil. Türkiye'nin bunu kaldırması mümkün değil. Kaldırmayacak.
Bakın ben bir örnek vereceğim; Bursa'nın fethinin 700. yılındayız. 1326'da fethedildi, 6 Nisan 1326'da Bursa fethedildi daha doğrusu Bursa teslim oldu. 23 yıllık bir kuşatmadan sonra teslim oldu. Birçok tarihçi Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluşunun Bursa'nın fethinden sonra bir mahkeme kararıyla açıklandığını söylüyor. Çok önemli. Çünkü Bursa öncesi Karahisar'ıOsman Bey aldığı zaman sikke basmaya ve adına hutbe okutmaya kalktığında başta Şeyh Edebali olmak üzere ulema itiraz ediyor; "Hayır okutamazsın". "Ama ben kağanım!" "Değilsin." İlhanlılar Hakanı Bahadır Han ve Selçuklu Sultanı bu hakka sahip. Sen devlet değilsin; ne divan kuruldu ne mahkemen var bunlar varsa devletsin. Ve vazgeçiyor. Osmanlı Devleti Bursa'da şekilleniyor. Bir devlet haline gelmesinin temel göstergelerinden biri de yargı erkini oluşturmasıdır. Çok güçlü bir yargı erki. Ve o dönemde Bursa, Bursa'nın fethinin İstanbul'un fethinden daha önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü İpek Yolu'nun kavşak ülkesidir Bursa. Halil İnalcık onu yazıyor, onun bir çalışması var; önemli bir çalışma, çok da iyi bir çalışma.
Fethedilen yol Bursa ve Osmangazi. Önemli bir tarih çalışmasıdır, uzun bir kitaptır. Bursa dönemin en önemli ticaret merkezi. Ünlü Floransalı Medici ailesi orada elçilik bulunduruyor. Bütün Avrupa ticaretini elinde tutuyor. Medici ailesi önemlidir. Machiavelli'nin o aile daha sonraki Hükümdar kitabını ya da Prens kitabını finansörü olan, sponsoru olan ailedir. Rönesans’ı destekleyen ailedir, ressamları vesaire. Bugünkü İtalya'nın temelinde Medici ailesi vardır. Bursa'da temsilci bulunduruyor. Venedikli tüccarlar temsilci bulunduruyor. Hintli tüccarlar temsilci bulunduruyor. Büyük bir ticaret merkezidir ve o dönemde 23 yıl muhasara altına alındıktan sonra Bursa teslim oluyor, açlıktan teslim oluyor. Ve Saros, Bursa tekfurunun müşaviridir, orada o dönemde müşavirler ikinci adamdır. Onun çabalarıyla teslim oluyor. Bugünkü Saros Körfezi'nin adı oradan gelir, orada toprak veriliyor çünkü ona. Osmanlı'nın kuruluşunda önemli bir yer Köse Mihal gibi, o da bir Hristiyandır aslında, önemli bir rol oynar.
Ve kadı mahkemesi kuruluyor ve Bursa'dan sonra ve Bursa'nın fethinden sonra ki Osman Gazi'nin ömrü yetişmiyor, Orhan Gazi Bursa'yı teslim alıyor. Orhan Gazi hem sikke bastırıyor hem hutbe okutmaya başlıyor. Esas olarak da 1. Murat döneminde devlet şekilleniyor. Bu mahkemelerden birinde Bizanslı bir tüccarla bir Müslüman tüccar, o zaman kayıtlara Müslüman tüccar olarak geçiyor, arasında bir ihtilaf var. Şer'iyye sicilleri tarihçiler için hazine değerindedir Bursa'daki, çünkü tamamı kayıt altına alınıyor, tamamı. Şer'iyye sicilleri bu yargılamanın sonunda Bizanslı tüccarı haklı ilan ediyor mahkeme, kadı. Bizim Müslüman tüccar itiraz ediyor, bir kâfir nasıl haklı olabilir? Ben Müslümanım diyor, o kâfir ama haklı diyor.
Bu karar o dönemde bir efsane gibi yayılıyor. Bir yanda Bizans çözülüyor çünkü ne ticaret güvenliğini, ne mal güvenliğini, ne can güvenliğini sağlayabilecek bir devlet değil. Osmanlı'nın mahkemesi bir Hristiyanı bile haklı bulabiliyor deniyor. Bağımsız bir yargı var. Bu mahkemenin sonucunda göreceğiz. Arkanızda yazan 'Adalet mülkün temelidir' sözü böyle bir tarihsel referansa dayalıdır. Başka bir örnek daha var. Ünlü kadılar çıkıyor zaten o dönemde. Mesela Molla Gürani Bursalıdır, Molla Fenari Bursalıdır, bunların hepsi kadıdır. Ünlü kadı Çandarlı Halil Bey Bursalıdır, Hızır Bey Bursalıdır bunlar ünlü kadılar. Molla Zeyrek, Emir Sultan bunların tamamı Bursa'dan çıkmış kadılardır, ünlüdür Bursa'nın kadıları.
Bir efsane var, Murat Hüdavendigar ile bir kadı arasında geçtiği inanılan... Bu arada Silivri’nin Kütüphanesi iyi yani siz bulamadınız, kütüphanede buldum ben. Silivri Cezaevi Kütüphanesi fena değil. Bir kadının padişah fermanını yırttığı iddia edilir. Yırtma kesin değil, kayıtlara geçmiş değil. Bu 1. Murat'la bir Bursa kadısı Çandarlı Halil Bey arasında olduğu belirtilir bazı kaynaklara göre. Bazı kaynaklara göre de İstanbul'da Fatih ile Hızır Bey arasında geçtiği, kadı Hızır Bey arasında geçtiği belirtilir. Ama hangisi doğruysa, önemli olan şudur: Mahkemenin gücünü ve yürütmenin, devletin başı olan sultan karşısındaki bağımsızlığının altını çizer. Olay şudur: Mahkeme bir karar veriyor Bursa'da örneği anlatalım, mahkeme bir karar veriyor Çandarlı Hayrettin Bey... Çandarlı ailesi bu arada Osmanlı'nın kuruluşunda önemli rol oynar. Fakat yine bir ticaret davası, bu sefer Tebrizli bir Türk tüccarla, 1. Murat'tan ferman getiriyor birisi. Diyor ki fermana göre işte şu kadar narh alınacak, ticaret yollarından kervansaraydan şu olacak bu olacak vesaire. Bir kervansarayda alınacak vergiyle ilgili bir tartışma. Çünkü o yetki bazılarına, karar verdikten sonra sultanın fermanının hükmü yoktur.
Diğeri de şu; Fatih biriyle ihtilaflı, Hızır'ın huzuruna çıkıyor. Fatih daha yüksek bir yerde oturmak istiyor ya da ayakta durmak istiyor. Hayır, onunla aynı hizada oturacaksın diye itirazlı olunan bir husus oluyor. Fermanım var bu konuda diyor. Mahkeme karar vermeden ferman veremezsin diyor konuda, mahkemeye düşmüş bir konu. İddiaya göre fermanı veriliyor vezirlerden biri tarafından. Fermanı yırttığı iddia ediliyor kadının. Sonra Hızır Bey yani tasfiye ediliyor öyle, Memluklulara gidiyor, küsüyor müsüyor fakat mahkeme kararı değiştirilmiyor. İkincisi bir efsane. Bu mahkemelerde sarayın, sultanın hükmü mü hukukun hükmü mü geçerli oluyor?
Ben inanıyorum ki Türkiye Cumhuriyeti mahkemelerinde hala yargıçların ve savcıların büyük bir bölümü cumhuriyetin değerlerine ve hukukun, hukukun üstünlüğü ilkesine bağlı. Ama diğer yandan görüyorum ki saraya bağlı ya da iktidara bağlı paralel bir yapılanma var. İddianame bunun örneğidir. Bir örgütlenme var. Bu örgütlenmenin olduğunu zaten bize söyleyen de AKP'nin kurucularından biri. Kim o kurucusu? Hüseyin Çelik. AKP hükümetlerinde en çok, en uzun süre bakanlık yapmış Hüseyin Çelik. Van Üniversitesi'nde doçentken Milli Eğitim Bakanlığı yapmış şimdi profesör. 30 Ocak 2025'te diyor ki Hüseyin Çelik; ne yazık ki biz de kendimize bağlı militan yargımızı oluşturduk.
Ben merak ediyorum. Ben militan bir yargıda iktidara bağlı bir yargıda mı yargılanıyorum yoksa hukukun ilkesine, üstünlüğü ilkesine bağlı bir mahkemede mi yargılanıyorum? Bu iddianameye baktığımda, bu iddianamenin içine gireceğim ayrıntılara bakacağız. Bu iddianameye baktığımda hayır burada paralel bir yapılanma var. Çünkü Türkiye'de felsefi tercihleri, siyasal seçimleri farklı ve muhalif olan bir kesimi gazeteci, siyasetçi vesaire onları tasfiye etmeye dönük her yolu mübah gören, yalan söyleyen, belge gizleyen, belge çarpıtan, bilgiyi karartan bir yöntem izlenerek hazırlanmış bir iddianame. Başka türlü olmaz. Kahvede birine yapsanız kavga çıkar. İftira var çünkü. Birine söyleseniz bunu kavga çıkar. Bu bir iddianame olarak değil.
Sulh hukuk şey düzeltiyorum, sulh hakimlikleriyle ağır ceza savcılarının bir bölümünün içinde yer aldığı paralel bir yapılanma olduğuna dair kuvvetli bir şüpheye sahibim. Bir iddiaya sahibim diyeyim şüpheyi kaldıralım, bir iddiaya sahibim. Bu iddianamenin bende oluşturduğu özel durum bu. Neden? Ben yurtsever bir gazeteciyim. Sol görüşlü, sosyalist bir gazeteciyim. Ben bacak kadar çocukken bağımsız Türkiye sloganı atarak yürüyüşlere ve gösterilere katıldım 1973'te. Burada doğum yılım 1961 yazar ama ben 59 doğumluyum, 59'un başı hatta. Bugün Çağlayan Adliyesi'nin olduğu yer eskiden Çağlayan Lisesi vardı. Ben Çağlayan, Çağlayan çocuğuyum.
1975-76'da Ariel Şaron Filistin kamplarında katliam yaptığı zaman Çağlayan Lisesi'ni boykota çıkaran, Çağlayan halkını Çağlayan meydanına toplayarak miting düzenleyen ekibin içindeydim ve o mitingin konuşmacısıyım ben 17 yaşında birisi olarak o mitingin konuşmacısıyım. Ama Ariel Şaron bizi yargılayan bu savcıların arkasındaki siyasi iradenin sahiplerini Kudüs'te İsrail milletinin başkenti Kudüs'e hoş geldiniz diye karşılayan bir başbakan oldu. Yurtseverleri casus diye dolayısıyla ben o kavramı hiç kullanmadım ama vatan haini diye suçlamaya çalışmak bize yöneltilebilecek en çirkin iftiradır, en çirkin iftiradır. Şimdi benim iki tane makalem var onu müsaadenizle vereceğim çünkü önem taşıyor. Casusluk ve Amerikancı iktidarın sicili.
Bir, şu kitabı göstermek istiyorum. Benim kitabım ilk baskısı 2007'de yapıldı. Bir ABD projesi olarak AKP. 2017'de genişletilmiş 12. baskısı yapılmış. Şimdi zannediyorum 20. baskısını geçmiştir Kırmızı Kedi yayınlarından. AKP'nin bir Amerikan projesi olarak hazırlandığını ve iktidara taşındığını kanıtlarıyla ve tanıklarıyla ortaya koyduğum bir kitap. Hiçbir dava açılmadı, tekzip yayınlanmadı, itiraz edilemedi. Çünkü verilere dayanıyor, tanıklıklara dayanıyor. Belki bunun özeti gibi görülebilecek bir makalemi ise mahkemeye sunuyorum ama buradan bir bölüm okuyacağım. Niye bir siyasal dava? Niye Amerikancılar yurtseverleri casuslukla suçlayamaz? Bunun önemli bir gerekçesi var. Şimdi örnek vereyim kısaca bir özetleyeyim.
Öncelikle İstanbul'da Çamlıca Tepesi'ndeki çeşitli villalarda toplantılar yapılıyor. Bu toplantılardan bir bir tanesi de Abdurrahim Karslı, Profesör Doktor Hukuk Hocası. Bildiğim kadarıyla Medeni Hukuk hocası. Evet, Medeni Hukuk hocası Abdurrahim Karslı. AKP kurucusu. AKP kurucusu 100 kurucudan biridir. Sonra AKP'den ayrıldı Merkez Parti diye bir parti kurdu ya da Merkez Demokrat Parti. Sonra ciddi bir sağlık sorunu olduğu için bıraktı. Ben kendisini Tele 1 ve daha önce çalıştığım televizyon kanallarında birkaç kere konuk olarak aldım ve konuştum.
Şimdi üç tane dört tane tanıktan söz ediyorum. Birisi Abdurrahman Dilipak herkesin bildiği İslamcı, muhafazakar, dindar, Akit gazetesi yazarı. Diğeri Ali Bulaç. İslamcı çevreleri yakından tanır ama genel olarak entelektüel ortamda da tanınan, çeşitli gazetelerde çalışmış, yazıları olarak çalışmış, en son Zaman Gazetesi'nde çalışmış ama Fethullahçı olmayan yazar kadrosunda çalışmış tıpkı Hüseyin Gülerce gibi. Şimdi Hüseyin Gülerce çok muteber birisi, tövbe ettim dedi. İsimlerden biri diğeri Namık Kemal Zeybek tanıkslardan. Namık Kemal Zeybek iki kere bakanlık yapmış; birisi Devlet Bakanlığı birisi Kültür Bakanlığı. Cumhurbaşkanlığı başdanışmanlığı yapmış en son Ahmet Yesevi Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanıydı. Bir tanesi de o. Abdurrahman Karslı, AbdurrahimKarslı, Namık Kemal Zeybek, Abdurrahman Dilipak ve Ali Bulaç.
Şimdi Ali Bulaç'ın yazdıkları önemli. Diyor ki Ali Bulaç: "Şimdi ben bu kitabı yazdıktan sonra bu tanıklıklar ortaya çıktı. Yani beni doğruladılar. O yüzden önemli. AKP kurulmadan önce Çamlıca'da yapılan toplantılara Amerikalılar ve İsrailliler katılıyordu" diyor. Bir parti projesi hazırlanıyor. Bu parti projesini ilk yapan projeyi yapanlardan biri de Abdurrahman Dilipak. Heyecanlı bir arkadaşımızdı, atak bir arkadaşımızdı. O da gönüllü oldu diyor.
Neler olduğunu okuyorum, bire bir okuyorum. Geçenlerde Ali Bulaç 22 Aralık 2014'te yazmış. Yazılı bunlar, yayınlandı, kanıtlı. Size de sunacağım. Geçenlerde Merkez Partisi Genel Başkanı Abdurrahim Karslı Artı 1 TV'ye verdiği röportajda Abdurrahman Dilipak'ın AK Parti'nin bir proje olarak ABD, İngiltere ve İsrail tarafından kurulduğunu iddia ettiği ve bu kuruluşuna destek veren güçlerin üç şeyi talep ettiğini söyledi. Bir, sizi iktidara taşıyalım. İki, size iktidarda sorun çıkaranları opere edelim, operasyon yapalım. Üç, size gerekli finans desteklerini getirelim. AK Parti'den istenenler de şunlar: Üç şey. A, İsrail'in güvenliğini sağlayacaksınız, önünüzdeki engellerin, önündeki engellerin kaldırılmasına katkıda bulunacaksınız. B, Büyük Ortadoğu Projesi yani sınırların değiştirilmesi operasyonunu destekleyeceksiniz. C, burası da çok önemli. C, İslam'ın yeniden yorumlanmasında bize katkıda bulunacaksınız. Yani ılımlı İslam.
Devam ediyor Ali Bulaç: "Bu konuyu yazmamın bir sebebi var. Bil ki Sayın Karslı beni de şahit gösterdi. Yine yazmayacaktım ama Abdurrahman Dilipak Rota Haber'de, Rota Haber o dönemde yayınlanan bir internet sitesi, Ünal Tanık... Ünal Tanık benim arkadaşımdır. Muhafazakar, sağ görüşlü biridir ama biz Türkiye Gazeteciler Sendikası'nın yönetiminde beraber görev aldık. Tercüman'da çalışıyordu, sendikanın iş yeri temsilcisiydi. Ünal Tanık... Ünal Tanık'a konuşmaları teyit edince Abdurrahman Dilipak yazmaya karar verdim. İkincisi AK Parti'nin neden Batı ile bozuştuğunu anlamak için o dönemde yani 2014'te bir aralarında Avrupa Birliği üzerinden bir bozuşma çıkmıştı. Anlamak için artık bunları yazmak lazım. Evet, o toplantılarda vardım" diyor Ali Bulaç. "40 senedir tanıdığım Abdurrahman Dilipak bunları ifadelerinde ufak tefek değişiklikler olsa da yani farklılıklar olsa da anlattı. Mesele şu: 1998'lerden başlamak üzere Amerikalılar sıklıkla bizlerle görüşmeye başladılar. Biri gidiyor, üçü geliyordu. Sordukları soru şuydu: Türkiye'de dindar zemini güçlü bir iktidar mümkün mü? Ancak ne aktivist ne de siyasi bir hevesim vardı. Dilipak ise şok hareketli, aktif bir arkadaşımız. Tanıyanlar bilir. Her konuda projesi var. Yeni dönemde Türkiye için mümkün bir siyasi proje hazırladı. Bundan hayli saygın kişilere bahsetti ve onun ifadelerine göre bu proje Ankara'da AK Parti olarak karşımıza çıkıyor." Bunu size takdim ediyorum.
Şimdi bir Amerikan projesi olarak kurulmuş Amerika... Şimdi bu toplantıyı bu savcılar duysa dava açar mı acaba? Ve Amerikalılarla İsraillilerin katıldığı, Ali Bulaç'ın deyimiyle üçü gidiyordu biri gidiyordu üçü geliyordu dediği toplantıların yapıldığı bir siyasal ortamda bu iktidar bizi casuslukla suçlayacak. Hadi oradan be! Emperyalizm işbirlikçileri ne zamandan beri bu ülkenin samimi, bu ülkeye karşılıksız kendilerini adamış yurtseverleri casuslukla suçlamaya kalkıyor? Bizim arkadaşlarımız çıktıkları idam sehpasında kendi sandalyelerini tekmelediler. Attıkları slogan "Bağımsız Türkiye!" Yok öyle bir şey! Aynı dünya görüşüne, aynı felsefi tercihlere sahip olmayabiliriz ama iftira yok. İftira atmayacaksınız.
Bunun arkasındaki siyasi irade budur. Bunu size vereceğim efendim. Tarihi de burada; internet üzerinden orijinalini bulabilirsiniz: "Casusluk ve Amerikancı İktidarın Sicili". Yazım bu.
Bir tane daha var daha eski dönemlere ilişkin; "Casus Kim?" diye yazdığım yazılardan biri. O da daha önceki çeşitli cemaatlerde CIA'ye doğrudan çalıştığı, yine İslamcı camianın içinden gelen kişiler tarafından doğrulanan isimler; onlara değineceğim.
Neden kötü niyetli bu iddianame sahipleri?
Bir, Benimle ilgili bir şey bulamamışlar. Hiçbir şey bulamamışlar.O zaman eşime gitmişler. Bakmışlar ki o bir şirketin ortağı.2008'de kardeşiyle bir şirket kurmuşlar. Bir kamuoyu araştırması mı piyasa araştırma şirketi mi deniyor onlara?
Sosyal medya monitoring şirketi. Şimdi kavramlar önemli. Bunların tamamına "istihbarat firması" diyor savcı. Ya bunlar Ticaret Kanunu'na göre kurulmuş sosyal medya araştırması yapan firmalar. Yani şunu yapıyor; bir banka bir kredi kartı çıkarttı, bunun kamuoyundaki etkileşimi ne? İnsanlar bunu nasıl karşıladılar? Sosyal medyada hangi tepkileri gösterdiler? Bunu araştırıyorlar, buluyorlar, raporluyorlar; A veya B bankasına bunu veriyorlar. İşleri bu!
Ya da bir gıda firması bir çikolata çıkardı diyelim ki; bu çikolata hakkında insanlar ne konuşmuş? Beğenmişler mi beğenmemişler mi, eleştirileri var mı? Hani tatil yapanlar hemen sosyal medyaya girerler, o tesis hakkında kim ne yazmış ona bakarlar; bunun gibi bir şey.
Bu işi yapan bir sosyal medya araştırma firması. 2008'de... Burada MASAKraporu 2008'de bunu kaydediyor. Fakat ortaklıktan ayrıldığı tarih yok. Tarih 2012. Yani Tele1 daha kurulmamış, 5 yıl sonra kurulacak. Ekrem İmamoğludaha Beylikdüzü Belediye Başkanı bile değil. Ama bu sosyal medya firmasına bir kere "istihbarat firması" dediği için orada bir gizem yaratıyor, bir algı oluşturuyor.
Eşim bir istihbarat firmasının ortağı, bu firmada böyle gizemli bazı işler yapmış. Mesela Lüksemburg'daki bir firmadan bir yazılım satın almış, oraya 65 bin dolar göndermiş." burada yazıyor. Onu da güya benim talimatımla yapmışlar, iyi mi? Haberim bile yok! Lüksemburg'daki firma da güya istihbarat firmasıymış. İstihbarat firması ne demek? Bu tip sosyal medya araştırma yazılımlarını hazırlayan bir firma. Biz araştırdık; Kanadalı bir firma, Lüksemburg'da da temsilciliği var. Buradan da yazılım almış ve Türkiye'de çok sayıdaki firma buradan yazılım alabiliyor, hatta belki de bazı kamu kurumları bile buradan yazılım satın almıştır.
"Dark Web" ve "OSINT"... Yani o karanlık ağ ve OSINT kavramları da buraya yerleştirilmiş. Bakıyorsunuz Angel Apps hiçbir Dark Web araştırması yapmamış bugüne kadar. Ama o orada yok. Fakat bu firmalar Dark Web araştırması da yaparlar. OSINT bir kere "Open" ile başlıyor; "Open" açık demek zaten, "açık kaynak". İyi bir bilgisayar kullanıcısı bunların hepsine girebiliyor. Burada gizli bilgi yok! Ama iddianame burada gizemli ve gizli bilgiler var havası yaratarak bir algı oluşturma çabasında. Yani "Ya burada istihbari faaliyetler var" demeye getiriyor.
Şimdi burada buldum ben, avukatlarımız da verecekti ama burada ticaret sicil gazetelerini ben mahkemeye sunuyorum. Ne Tele1 var, ne Ekrem İmamoğlu var. Ekrem İmamoğlu gibi bu isimde bir siyasetçinin olduğundan haberimiz bile yok 2008. Bizim evliliğimiz 2013. Yani ortaklıktan ayrıldıktan bir yıl sonra. 2008'de belki tanışmıyoruz bile; bakmak lazım tam tarihe.
Şimdi bunun iddianameye konulması iyi niyet olabilir mi ya? Suç ve suçluyla mücadele etmekle açıklanabilir mi? Siz Merdan Yanardağ'da hiçbir şey bulamıyorsunuz, çevresini araştırıyorsunuz; "A bakıyorsunuz ki kayınbiraderinin bir sosyal medya araştırma firması var, ha buradan yürüyebiliriz" diyorsunuz. Onun ticari faaliyetlerine bakıyorsunuz. Bir de bu arada bu şirketin Necati Bey'in (Necati Özkan) şirketiyle de iş yaptığını buluyorsunuz. Ne kadar iş yapmış bu kadar yıl içinde biliyor musunuz? 42 bin lira. Bin liralık, iki bin liralık... Öyle galiba. Ve birbirlerinden haberleri yok, iş almış iş verilmiş, ufak tefek. Aynı sektörde faaliyet gösteriyorlar, değişik sektörlerde.
Peki Angel Apps hiçbir siyasi konuda araştırma yapmış mı? Araştırma firmaları yapar. Sayın yargıç, sayın heyet; akşamları sizin televizyonda gördüğünüz o kamuoyu araştırması yapan firmalar var ya; yani partilerin oy oranlarını açıklayan, işte çeşitli konularda kamuoyu araştırmaları yapıyor, eğilim yokluyorlar; bunların tamamı "istihbarat firmasıdır" savcılığa göre! Onlar çünkü bu taramayı yaparlar. Onlar aynı zamanda sosyal medya araştırması yapar. En eskisi Ajans Press'tir Türkiye'de, öyle galiba; 60 yıllık, yaklaşık 60 yıllık bir firma. Hem sosyal medya araştırması yapar hem gazeteleri tarar, televizyonları tarar; müşterisine kendi hakkında çıkan haberleri toparlar ve verir. Kuruluş ve ortaklık bilgileri burada, siz vereceksiniz...
Avukat: Sunduk efendim.
Merdan Yanardağ: Sundunuz mu? Tamam.
Bunlar yer almıyor. Bu bilgiyi gizlemektir, bilgiyi karartmaktır. Kötü niyet!
Şimdi diğer şeyi nedir savcılığın iddiası? Bir tanesine hemen hızla değineyim. Burada belirttim; biz izleyicilere çağrı yaptık ve bir destek istedik Tele1 olarak.
Seher Hanım da -huzur içinde yatsın- Tele1'in destekçilerinden biri. Yaşlı, Cumhuriyetçi, Atatürkçü bir kadın. Tele1’i seviyor, bir Tele1 izleyicisi. Zaman zaman gider gelir.
Ben Hüseyin Bey'i (Hüseyin Gün) Seher Hanım'ın yanında tanıdım. Karşılaştığımızda ayaküstü sohbet ederiz ya da kısa süreli sohbet ederiz. Sohbet konularımız da günlük, siyasal, dünyada ve Türkiye'de olan biten konulardır. Bir gazeteci ile bir izleyici arasındaki sohbet çerçevesindedir. Toplam görüşmemiz 7-8 kere ya vardır ya yoktur ve Seher Hanım'ın yanındadır hep, Seher Hanım'ın yanında. Seher Hanım'ın olmadığı koşullarda bir kere görüştüm.
O da Sayın Hüseyin Gün’ün uyuşturucu müptelası dediği, yani işte bahis, yasa dışı bahis oyunlarına takıldığını, onunla uğraştığını söylediği, uyuşturucu bağımlısı olduğunu belirttiği -bilmiyorum bu özelliklerin olup olmadığını- Seher Hanım’ın asıl oğlu... Ümit Alaçam.
Ben Seher Hanım’ın cenazesine gidemedim çünkü, kalp krizi geçirdikten sonra. Ben Covid’dim ve evdeydim, karantinadaydı. Hastaneye gittim sonra eve gönderdiler. O dönemde yapılan programlardan görülecektir; uzaktan bağlantıyla katıldım programlara. Emre Kongar’la yaptığımız programlara uzaktan bağlantıyla katıldım. Ya da Emre Kongar olmadığı zaman "4 Soru 4 Yanıt" programını yapıyoruz, yani saat 20:00 ile 21:00 arası. Gidemedim, çiçek gönderdik.
Sonra birkaç ay sonra telefon açtı, dedi ki; "Ya bir taziye ziyaretine gelmek istiyorum." Gittiğimde evde Ümit Bey de vardı, Hüseyin Bey de vardı. Bir yarım saat oturduk, bir çay kahve içtik ve zaten baz kayıtlarından da anlaşılıyor, vardır burada. Çıktım geldim.
O zaman da Ümit Bey vardı yani ve aralarında gayet iyi... Gazetelere "Anneleri" diye ilan vermişlerdi, ölüm ilanı vermişlerdi Seher Hanım hakkında. Tek görüşmem bu.
Onun dışında zaman zaman mesajlaşmalarımız oldu. Bu mesajlara tek tek baktığımızda hiçbirisi talimat içermiyor. Kimseden talimat almam, kimseye de talimat vermem. Kimseden de bana öyle bir talimat gelmez. Seçmeleriniz de soru gönderir, onu biz takdir ederiz. Soru göndermelerini isteriz. Hüseyin Bey'in burada iddianamede yer alan tek tek sorduğunuzda tek tek açıklayabilirim, tamamı zaten yakınma. 7-8 tane mesaj ya var ya yok. Tabii 12 tane olmuş. Tamamı yakınma; yani CHP ve CHP yönetimine dönük eleştiriler. Bir gazetecilik mesafesini koruyarak benim verdiğim nezaket cevapları var. O cevapların da kalıpları var: "Desteğiniz için teşekkür ederiz", "Soru desteğiniz için teşekkür ederiz" gibi kalıp yanıtlar var.
Çünkü beni ararlar; Diyarbakır'dan Müslim Amca bakkaldır, Giresun'dan Muammer Bey, Ovacık'tan Hatice Hanım, Muğla'dan Muhammet Bey'di galiba, Cuma vardır... Bu telefonlar böyle sürekli beni arayan, hemen programdan hemen sonra arayan insanlar var. Bu da telefon... Zaten mesaj tarihlerine bakarsak, saatlerine; arada 3 saatlik bir zaman farkı var. Belli ki yurt dışında zaten.
Peki soruyu nasıl göndermiş? Madem bu mesajlar talimat; bu mesajlarda soru yok. Soruyu nereden göndermiş? Ancak mesaj yoluyla olabilir yurt dışında olduğuna göre. O mesajlar nerede? Yok. Peki bu mesajlarda soru var mı? Yine yok. "Desteğiniz için teşekkür ederiz" demişim. O herkese söylediğimiz bir nezaket cevabıdır, bundan ibarettir.
İkincisi para meselesi. Ben Sayın Hüseyin Gün'ü yanlış hatırladık kanaatindeyim. Annesi Seher Alaçam bize ufak tefek desteklerde bulundu. Ben bir kere kimseden doğrudan para almam. Bizim ön muhasebe yapan benim sekreterim Lale Hanım'ı (ki tanık olarak önerdim) Lale Hanım alır ya muhasebeye verir ya da doğrudan muhasebeye yatırılır. Öteki, burada ilan ettiğimiz gibi bizim hesaplarımıza yatırılır zaten.
Zannediyorum, çünkü Hüseyin Bey zaman zaman "Siz anne yadigarısınız" telefonda vesairede ya da mesajlarda "Anne yadigarısınız" dedi. Çünkü gerçekten Seher Hanım’ı çok sevdiği görülüyordu ve anlaşılıyordu ve benim gözlemlerimde gördüğüm kısa süreler içinde de bir anne-evlat ilişkisi vardı aralarında. Saygılı bir ilişki. Hüseyin Bey'i de ben görgülü, bilgili, saygılı bir iş insanı olarak tanıdım. Ne iş yaptığını da tam bilmiyorum. Yani ben Hüseyin Bey’i esas olarak bu dava sırasında ve dünkü ifadelerden tanıdım; verdiği kadarıyla. Tam tanımıyorum.
Dolayısıyla bir de burada bir şoför, Seher Hanım'ın şoförü galiba; adı Berkay'dı, Berkay Yavuz muydu neydi... Güya bana 10 bin Euro getirmiş ya da 10 bin Dolar. Yalan söylüyor! Ve bana doğrudan vermiş. Kimse bana doğrudan para veremez. Önce 15 bin diyor o tarihte... Söyleyelim tarihini...
19 Nisan'da çekmiş, 20'sinde de vermiş. Şimdi benim yazışmalarım var bakın. Ben Hüseyin Bey'e telefon açıyorum, diyorum ki evde mesajlaşıyoruz "20 Nisan saat 14.00'te görüşmek üzere". Şimdi "Merhaba Hüseyin Bey, 20 Nisan 14.30 benim için uygun. Bir taziye ziyaretine gelmek istiyorum" diyorum. 125. sayfa... 125. sayfa. Yurt dışından gelmiş. "Merhaba Hüseyin Bey hoş geldiniz", "Çok teşekkür ederim". "20 Nisan 14.30-17.00 arası sizin için de uygun bir saat diliminde gelmek istiyorum" diyorum. O da diyor ki "Evde bekliyorum sizi, iyi haftalar diliyorum" demiş. "20 Nisan uygundur" demişim ve gelmişim. Güya bu arkadaş bana 19 Nisan'da, Hüseyin Bey kendisine talimat vermiş o da gitmiş bankadan para çekmiş, bana zarf içinde 10 bin dolar getirmiş ve elden vermiş. 15 bin ayrı ayrı, biri 5 bin biri 10 bin. Sonra 5 binin banka dekontubulunamadığı için savcılık hemen değiştiriyor. Bana sorularda 15 bin dediler, "Hayır" dedim polis sorusunda "Böyle bir para yok", "Böyle bir para gelmedi bana". Savcılıkta hayır dedim, sorgu hâkimliğinde hayır dedim. Sonra iddianamede 10 bin dolara indiriyorlar. Ama Berkay Yağızcı mıydı adı? Berkay Yağcı. Berkay Yağcı 15 bin diyor, 5 bin ve 10 bin olarak getirdim diyor. Bir kere kendi içinde tutarsız ve yalan söylüyor. Muhtemelen ya polis tarafından ya savcılık tarafından yönlendirildiğini değerlendiriyorum.
Her neyse durum şu: 20'sinde görüşeceksek eğer biz Hüseyin Bey'le ki görüştük evine ziyarete gittim, 19'unda şoför günü niye gelmez? Zaten baz örtüşmesi falan da bulunmuş değil. 20'sinde televizyona gelmiş bana vermiş. Yalan söylüyor. Diğer ise tutun ki Hüseyin Bey de annesi gibi yardım etti ufak tefek dediğim gibi bunlar bin, iki bin, üç bin gibi şeyler destekler. Tele1'in aylık gideri ayda 10 milyon liraydı Türk parasıyla. Yarıdan fazlası personel gideri ödemeleriydi, burada vergi ve SGK'yı dahi söylemiyorum. Diğeri de işletme gideri. Bin lira, iki bin, üç bin doların, liranın bu havuz içinde hiçbir önemi ve değeri yok.
Kaldı ki tek başına bir an için düşünün ki gönderdi. Tek başına bu casusluk kanıtı olabilir mi? Kaldı ki bizim finansman modelimiz halkçı, toplumcu bir finansman modeli. Bu iki şeye yol açar. Hem iktidarlardan ve siyasi güç odaklarından -muhalefet partileri dâhildir- hem de piyasadan bizi bağımsızlaştırır. Çünkü medya çok pahalı bir iş. Eğer iktidarın ya da piyasanın desteğine sahip değilseniz sürdürmek mümkün değil. Çok pahalı bir iş. Çok az medya şirketi kâr eder çok başarılı ama Tele1 başarılıydı biz gelir gider dengesini biz kurmuştuk. Bu yüzden önemliydi. Çökertemediler bizi ya güçleri yetmedi. RTÜK cezalarıyla bunu yapamadılar. Biraz önce adli sicil kaydını döktüm orada bunu yapamadılar geri adım atmadılar. En sonunda el koymaya kalktılar.
Dolayısıyla bizim finansman modelinde izleyicilerin desteği var. Maliye incelemelerinin tamamında bunu kabul ettiler. Çünkü bunlar muhasebeleştirildi vergisi ödendi. Dediğim gibi firmalar işte görürsünüz televizyonlarda hava durumunu bilmem ne firması sunuyor sundu diye çıkar. Orada kişi de bunu yapabilir. Yasal bir engel yok firma olması şart değil. Dolayısıyla biz bunu izleyici sponsorluğu diye bir kuruma dönüştürdük. Biz demokratik ve şeffaf bir finansman modeline sahibiz. Tele1'in farkı ve önemi buradaydı. Diğer iddia da bu. Diğer iddia da bu yani para meselesi.
Gelelim, onunla bitiriyorum. Başka kanıt bulamamışlar Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile yaptığımız programı casusluk örgütünün yönlendirmesiyle gerçekleştirilmiş bir televizyon etkinliği olarak planlamışlar. Vallahi ben savcılığın Kemal Kılıçdaroğlu aşkını anlayabilmiş değilim. Aralarından su sızmıyor, bütün güçleriyle Kemal Bey'i korumaya çalışıyorlar. Şimdi Kemal Bey'le uzun yıllara dayanan bir ilişkimiz hatta bir dostluğumuz olduğunu söyleyebiliriz. Şimdi gelelim nasıl yapmışız bunu? Kemal Bey'i sıkıştırmışız sorularımızla yahu gazetecinin görevi sıkıştırmaktır. Ama Ekrem İmamoğlu lehine algı yaratmışız. Niye? Ne demişiz?
Ya bir değişim tartışması var o dönemde CHP'de bir değişim tartışması var. 14 ve 28 Mayıs 2023 Cumhurbaşkanlığı seçimleri bitmiş Kemal Kılıçdaroğlukaybetmiş ve 29 Mayıs'tan itibaren bir değişim tartışması başlamış. Oraya geleceğim bununla bitireceğim çok çarpıcı çünkü. Biz de 22 Haziran'da Sayın Kılıçdaroğlu ile Ankara'da bir program yapıyoruz. İki arkadaşımız Zeynel Lüle ve Evren Özalkuş ile birlikte Ankara CHP Genel Merkezi'nde canlı yayına konuk olarak aldık. Burada sorduğumuz bütün sorular o dönemde kamuoyunun merak ettiği, gündemde olan sorular. Şimdi savcılığın çok acayip bir şekilde bu aşkı hakikaten çok merak konusu.
Ben daha uzun tam metinden size okuyacağım bunu. Şimdi soru ve yanıtlar burada, tam çözümü var. Benim ifademde de tam çözümü var. Savcılık burada hangi suçu bulduğunu belirtememiş. Başlangıçta şunu söylüyorum, şimdi açılış konuşmasından başlayacağım çünkü öyle başlamışız, niye yapmışız bu programı? Çünkü diğer kanıtı bu benim hakkımda. 22 Haziran 2023 başlıyoruz demişiz. Evet, hoş geldiniz vesaire. Şimdi kamuoyunda başlangıçta bir beklenti vardı, bu beklenti toplumda da var. Çok üst düzeyde yükseldi bu beklenti kazanacağınız yolunda. Kılıçdaroğlu diyor ki, evet bizde de vardı kazanacağımızı zannediyorduk.
Ben devam ediyorum, evet Cumhuriyet Halk Partisi'nin genel merkezinde yer aldığı Millet İttifakı ya da biraz daha geniş bir ifadeyle demokratik ittifak bloğunun, demokratik ittifakın kazanacağına dair çok yüksek bir inanç vardı fakat sonunda başka bir tabloyla karşılaştık ve hemen ardından aslında deyim yerindeyse tırnak içinde söylüyorum kirli bir kampanyaya tanıklık ettik. Yani yalan, iftira ve devlet baskısı ve kara propaganda, montaj videolar... Hatırlıyorsunuz Kemal Kılıçdaroğlu'nu Kandil'deymiş gibi gösteren videolar yayınladılar. Kastettiğim o, Sayın Tayyip Erdoğan da evet montaj montaj dedi, montaj olsun olmasın dedi ve kabul etti montaj olduğunu. Montaj videolar dönemine tanık olduk.
Bu işe ilk gençlik yıllarından itibaren, çocuk yaşta denecek bir dönemde biz siyasetle ilgilenmeye başladık, kendimden söz ediyorum. Birçok seçim gördüm onu anlatmak için ama bu kadar kirli bir seçim dönemine tanıklık etmedim. Deyim yerindeyse benim değerlendirmem seçimi çaldılar. Şimdi bu tartışılmıyor ama antidemokratik ve adil olmayan koşullarda seçim yapıldı bu da tartışılmıyor. İftira ve kara propaganda bu da tartışılmıyor. Halka karşı suç işlendi bu da tartışılmıyor. Demokrasiye karşı suç işlendi bu da tartışılmıyor. Doğrusunu isterseniz Cumhuriyet Halk Partisi ve siz de bunun peşine düşmediniz.
Şimdi kişilere sıkıştırılmış bir tartışma söz konusu yani Kılıçdaroğlu gitsin başkası gelsin. Daha o zaman Özgür Özel'in de adı yok. Siz bu tartışmaya ister istemez katıldınız ve bir değişim tartışması patladı. Değişim ama Cumhuriyet Halk Partisi'nin değişimi yani ideolojik, politik ve örgütsel bir yenilenmeden çok bir genel başkan değişimi üzerinde odaklanan bir tartışma var. Programın konusu bu Sayın Yargıç. Ben bu tartışmayı tanıyorum, böyle bir tartışma var ve bu tartışma kişilere odaklanmıştır, bu yanlıştır diye başlıyorum bir kere programa ve sözü de moderatörlüğü de ben yapıyorum söz de bende.
Yanlış bir tartışma gidiyor, Cumhuriyet Halk Partisi'nde ideolojik, politik, örgütsel bir yenilenme değil genel başkan değişimi tartışması var, bu yanlış. Yine programın devamında göreceksiniz, %48 oy her şeye rağmen çok başarılı bir oran bu orana sahip çıkmadınız, siz de sahip çıkmadınız diyorum Kılıçdaroğlu'na. Yani tam tersine bu program Kılıçdaroğlu'na destek verildiği söylenebilecek bir program ve bir değişimden yana olduğumu söylüyorum ama bu değişimin bir ideolojik olgunun, bir siyasal derinliğinin, bir felsefi arka planının olması gerektiğini, bir programatik yenilenme olmadan kişilere bağlı bir değişimin olamayacağını söylüyorum.
Peki, savcılık burada hangi suçu bulmuş ve hangi soru bana talimatla gelmiş ve onu sormuşum bu yok. Hangi suçu bulmuş bu da değil. Burada Kemal Kılıçdaroğlu'nu sıkıştırdı, biz yandaş mıyız dedi. Evet, burada Kemal Kılıçdaroğlu'nu övmedik ama örtük bir şekilde niye desteklemedin, niye sahip çıkmadınız %48 oya diye eleştiriyorum. Programın tamamına bakıldığında ben burada örnekler verebilirim ama uzatmayacağım uzadı çünkü tamamı görülecektir. Örneğin 150. sayfada açıkça seyirciden ve toplumdan gelen sorular için teşekkür ettiğim bir bölüm var onu da okuyacağım.
Şimdi diyorum ki, peki Zeynel Bey'in sorusunu şöyle tamamlayalım, Zeynel Lüle orada bir soru sormuş benden önce diye devam ediyorum, Evren Hanım'la devam edeceğiz diyorum. Bana gelen mesajlarda da seyircilerimiz çok sayıda soru soruyor. Siz geçen seçimlerde hem 14 hem 28 Mayıs seçimlerinde sandıkları koruma hazırlığı yaptığınızı söylemiştiniz ama sandıkları korumadınız, seyircilerimizden bu yönde sorular geliyor diye gelen soruların ne olduğunu da programda söylüyorum. Oyları koruyacağınızı söylediniz ama oyların yeterince korunmadığına ilişkin yaygın bir kanaat var. Siz yeterince oyları korudunuz mu, seyircilerimiz bunu soruyor diyorum. Seyircilerden gelen soru bu, başkaca soru yok gelen soruyu da ilan ediyorum. Şimdi sıkı durun başka bir şey söyleyeceğim burada.
23 Haziran'da yaptığımız programda Ekrem Bey'le bu arada yok yani arkasından konuşuyor gibi olacak ama Ekrem Bey'i çok sert bir şekilde eleştiriyorum. Çok sert bir şekilde. Şimdi savcılığın gerçeği gizlediği burada çok açık. Bakın 29 Mayıs programını almamış. 29 Mayıs programında sert bir şekilde eleştiriyorum. 7 Haziran programının dökümünü almamış. 19 Haziran programını almamış. 20 Haziran'ı almamış. İki gün önce yapmışız Kılıçdaroğluprogramından ve 23 Haziran Kılıçdaroğlu programından bir gün sonraki programı almamışlar. İki tane örnek vereceğim. Biz bunları sunduk mu? Sunduk peki. İki tane örnek vereceğim. Bir tanesi 4x4 diye nitelendirdiğimiz bunu da Evren Hanım koydu 4x4 adını. 4 soru 4 yanıt. Emre Kongar olmadığı zaman 4 soru 4 yanıt programını yapıyorum. Aynı saatler saat 20-21 arası 4 soruyu yanıtlıyorum.
Bir yerde diyorum ki bakın ben lehinde ya da 29 Mayıs, lehinde ya da aleyhinde bir değerlendirme yapmıyorum. Serinkanlı bir analiz yapmaya çalışıyorum ki bilimsel yaklaşım diyelim. Şimdi bir tartışmayı şöyle yürüteyim. Değişim talebinin Türkiye'de neyin değişeceğini, değiştireceğini ortaya atarak bu tezlerle birlikte sürdürmek gerektiği kanaatindeyim. Örneğin bir seçim tartışması yapmak lazım. Bu seçim tartışması yapılmıyor diyorum ve daha da önemlisi ikinci paragrafta değişimin nasıl olması gerektiğini anlatıyorum. Diğer taraftan diyor ki Kılıçdaroğlu'nun başarısızlığının faturası Kılıçdaroğlu'na çıkarılmalı mıdır? Şimdi Kılıçdaroğlu'nun olmadığı bir program. Ben bunun büyük bir haksızlık olduğunu düşünüyorum diyor. Eee savcılık niye bunu görmüyor? Çünkü o seçim yenilgisinin bütün faturası bir kişiye çıkartılamaz, bilimsel olarak bu doğru değil. Ben gazeteciliğimin yanı sıra toplumbilimciyim, sosyoloji ve siyaset bilimi doktorası yapmış birisi olarak böyle bir değerlendirmeye itiraz ediyorum zaten. Bunu büyük bir haksızlık olduğunu düşünüyorum. Bunu yanlış buluyorum ayrıca. Başka türlü de bakılabilir. 1977'de yüzde 42 oy alınmış, şimdi yüzde 48 oy var. E bu bir başarı diye de yorumlanabilir diyorum. Yani erken başlamış bir değişim tartışmasına savcılığın zannettiğinin aksine ben itiraz ediyorum. E ben şimdi Kılıçdaroğlucu mu oldum? Hayır. Kılıçdaroğlu'nundeğişmesi gerektiğini düşünüyorum. Başka bir şey daha söylüyorum, onu daha sonra.
Şimdi 7 Haziran seçimlerinde bir İmamoğlu şey programında, 7 Haziran 2023, 18. dakika programı. Hocam yani Emre Kongar'a hitaben söylüyorum. Şimdi bu CHP'deki değişime gelelim. Ekrem İmamoğlu erken bir genel başkanlık yarışını başlatmış görünüyor. Henüz daha Özgür Özel adı yok. Adaylıkta bir adı geçiyor ama kimin aday olacağı belli değil. Herkes Sayın İmamoğlu'nun aday olabileceğini değerlendiriyoruz. Değişim şart dedi ve ben bu değişime talibim dedi. Şimdi değişime karşı çıkan kimsenin olduğunu zannetmiyorum, genel olarak bir değişim kabul ediliyor. Bu konuda biz bir şey anlatıyoruz günlerdir. Değişimin yönünü ve kapsamını tartışmadan sadece değişim şart deyip ben de buna talibim dediğiniz zaman ben daha yakışıklıyım, daha gencim derseniz. Bunlardan ikisi de tartışmalıdır ayrıca. Kim genç kim yakışıklı orası da çok belli olmaz onu da belirteyim. Yani ben Ekrem İmamoğlu ya da bir başkasının Cumhuriyet Halk Partisi'ndeki değişim talebini dile getirmesini, ifade etmesini ve savunmasını yanlış bulmuyorum. Onu belirteyim. Ne söylüyorsunuz günlerdir? Ben bu partinin daha sağa çekilerek çekilmek için bir operasyon yürütüldüğü kanaatindeyim. Örneğin sadece kişilerin değiştirilmesi üzerinden bir tartışma yapılamaz. Dün de söyledim CHP tarihinde hiç olmadığı kadar, tarihin hiç olmadığı kadar sağa savruldu CHP. Kendi köklerinden, üzerinde yükseldiği toplumsal tabandan, onların taleplerinden, duyarlılıklarından uzaklaştı Kılıçdaroğlu yönetimine göre eleştirim. Ve devam ediyorum, devam lütfen lütfen. Daha yakışıklıyım daha gencim derseniz benim genel başkan olmam gerekir diyorum. Evren Hanım da eyvah eyvah diye müdahale etmiş, doğru demiş.
Şimdi 19 Haziran programında da aynı şeyi söylüyorum. 20 Haziran'da da yine Ekrem İmamoğlu eleştirisi var. Ya bir gün sonra değişim tartışması başlatılmaz 29 Mayıs'ta diye bir eleştiri var. Ve Kılıçdaroğlu'yla programdan bir gün sonra, oradan da bir bölümle bitireceğim. 23 Haziran yani bir gün sonra Ankara'dan gelmişiz ve bir gün sonra yaptığımız programda diyorum ki; ha onu burada demişim. Bu değişim tartışmasını kişilere ve liderlere indirgeyemeyiz. Kimse indirgeyemez. Kişilere sıkıştırılmış bir değişim tartışması olmaz. Ne diyebilirsiniz en fazla kişilere sıkıştırdığınız zaman? Ben daha yakışıklıyım, daha gencim, daha iyi hatibim, daha çok koşturuyorum. Çok tartışmalı bir şey çok tartışmalı kimin daha yakışıklı, daha genç olduğu. Benim genel başkan olmam lazım diyorum. Eyvah eyvah demiş Evren Hanım. Şaka yapıyorum demişim. Böyle bir tartışma olmaz diye saçmalığını anlatmak için söylüyorum zaten. Yani işin saçmalığını komikliğini anlatmaya çalışıyorum. Ekrem İmamoğlu 81 il başkanı açıklaması diye devam ediyor. Buyurun bu kanıtları da sunmuş olalım. Dün akşam bizim programda çok açık bir şekilde de Sayın Kılıçdaroğlu'nun tutumunu ifade etmesiyle birlikte biraz geri çekilme ihtiyacı da duyuluyor diye devam ediyor. Yani şimdi Kılıçdaroğlu lehine mi ben konuşmuşum? Dolayısıyla bu bizim ancak bağımsız bir medya kuruluşu olduğumuzu gösterir. Peki savcılık ne yapmış?
20-30 sayfa bant çözümünü yayınlamış nasıl işse casusluk belgesidir. Hadi oradan ya! Böyle bir casusluk iddianamesi olabilir mi? Sonuç olarak ortada siyasal bir iddianameyle karşı karşıyayız. MASAK raporu çıkmış, bende bir şey bulamadıkları için yakınlarımıza gitmişler. Hiçbir şey bulamamışlar ve MASAK raporundaki gerçeği eğip bükmüşler ve gizlemeye çalışmışlar. Bunların tamamı bir kötü niyet işareti. Ben burada sonlandırıyorum, sabrınız için teşekkür ederim.
Hakim: Soruşturma aşamasında ben çok kez ifadelerde genel olarak bu minvalde, kabul etmediğiniz bir husus var mı bu ifadelerde?
Merdan Yanardağ: Soruşturma aşamasında verdiğim ifadelerin tamamı doğrudur. Orada sadece bir şeye değineceğim. Savcılık orada da yine bir çarpıtma yaptı. Savcılık ifadesinde ben 'Hayır, Hüseyin Bey'den bir para almadım' dediğim zaman 'Peki bu çelişkiyi nasıl gidereceğiz?' dedi. Bu arada Hüseyin Bey'in ifadesinden habersiz bir şekilde verdiğim ifadelerim Emniyet'te ve sorgu hakimliğinde hazır gibi birbirini tamamlıyor. Bu arada zaten bugün öğrendiğime göre Hüseyin Bey de Emniyet'e getirilmiş, aynı anda Emniyet'teyiz ama haberimiz yok.
'Peki bu çelişki nasıl?' dedi. Dedim 'Yorumlamak gerekirse ya o yanlış hatırlıyor ya ben yanlış hatırlıyorum.' Onu tutanağa geçirirken 'Hüseyin Bey'in aldığı parayı dolaylı itiraf olarak yerleştirmişler.' Yalan söylüyor savcı. Poliste 'Hayır' dedim, savcılık soruşturmasının aynı paragrafının başında 'Hayır' diyorum, sorgu hakimliğinde 'Hayır' diyorum, burada da 'Hayır' diyorum.”


