Ekmen’den cemaatler için yeni hukuk çağrısı: Süleymancılar dosyası vesile kılınsın

Ekmen’den cemaatler için yeni hukuk çağrısı: Süleymancılar dosyası vesile kılınsın

DEVA Partili Mehmet Emin Ekmen, “Süleymancılar” olarak bilinen yapının yöneticisi Alihan Kuriş’e yönelik soruşturmanın ardından Türkiye’de cemaat ve tarikatların hukuki statüsünün yeniden ele alınması gerektiğini savundu. Ekmen, “Mesele bir cemaati tasfiye etmek ya da diğerini korumak değildir” diyerek dini yapıların özgürlük, eşitlik ve şeffaflık ilkeleri çerçevesinde hukuk içine alınmasını önerdi.

DEVA Partisi Mersin Milletvekili Mehmet Emin Ekmen, Yeni Arayış’ta yayımlanan “Cemaatler üzerine yeniden düşünmek” başlıklı makalesinde, Alihan Kuriş soruşturmasından hareketle cemaat-devlet ilişkilerini değerlendirdi. Ekmen, masumiyet karinesi ve ceza sorumluluğunun şahsiliğinin korunması gerektiğini vurgulayarak, suçlamaların bir cemaatin bütün üyelerine yönelik “cadı avına” dönüşmemesi gerektiğini belirtti.

“İKTİDARA YAKIN YAPILARA DA AYNI ÖLÇÜ UYGULANACAK MI?”

Devletin dini yapıları siyasi yakınlıklarına göre sınıflandırmaması gerektiğini savunan Ekmen, “Akredite cemaat iyidir, iktidara mesafeli cemaat kötüdür” anlayışının terk edilmesi gerektiğini söyledi. Ekmen, iktidara yakınlığıyla bilinen yapılar için de aynı mali şeffaflık ve hukuka uygunluk ölçülerinin uygulanıp uygulanmayacağını sordu.

Türkiye’de din ve inanç topluluklarına özgü tüzel kişilik mekanizması bulunmamasını temel sorunlardan biri olarak gösteren Ekmen, çözümün dini yapıları hukuk dışına itmek değil, hukuk içinde görünür ve denetlenebilir hale getirmek olduğunu belirtti.

ÜÇ İLKE: ÖZGÜRLÜK, EŞİTLİK, ŞEFFAFLIK

Ekmen, kurulmasını önerdiği sistemin üç temel ilkesini özgürlük, eşitlik ve şeffaflık olarak sıraladı. Buna göre devlet inanca müdahale etmemeli, hiçbir yapı siyasi yakınlığı nedeniyle ayrıcalıklı veya hedef haline getirilmemeli; bağış, mülkiyet, ticari faaliyet ve kamu ilişkileri ise hesap verebilir olmalı.

Ekmen yazısını şu çağrıyla tamamladı:

“FETÖ’den ders alınmadıysa Kuriş dosyası vesile kılınsın, dini örgütlenmeler için hukuki zemin yaratılsın ve hukuk yoluyla her türlü istismarın önüne geçilsin.”

İşte Ekmen'in "Cemaatler üzerine yeniden düşünmek" başlıklı o makalesinin tamamı:

Mesele bir cemaati tasfiye etmek ya da diğerini korumak değildir. Önemli olan; din ve vicdan özgürlüğünü güvence altına alan, bütün inanç topluluklarına eşit mesafede duran, onları hukuk içinde görünür ve hesap verebilir kılan bir düzen kurabilmektir. Çünkü özgürlük, şeffaflıktan; şeffaflık da hukuktan ayrı düşünülemez.

13 Ağustos sabahı Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, “Süleymancılar” olarak bilinen cemaatin yöneticisi Alihan Kuriş’in de aralarında bulunduğu şüphelilere yönelik 17 ilde eş zamanlı bir operasyon gerçekleştirdi. Başsavcılığın açıklamasına göre soruşturma; suç örgütü kurma ve yönetme, suç örgütüne üye olma, suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama, kamu kurum ve kuruluşları zararına dolandırıcılık ve Vergi Usul Kanunu’na muhalefet suçları kapsamında yürütülüyor. Adliyeye sevk edilen 38 şüpheliden 32’si tutuklandı, 6’sı hakkında adli kontrol kararı verildi.

Soruşturma kapsamında hazırlanan MASAK raporunda, yapıyla bağlantılı bazı şirketlerin finansal işlem hacimlerinde özellikle 2020 sonrasında belirgin artışlar tespit edildiği, yüksek tutarlı para hareketlerinin incelendiği bildirildi. Otuzun üzerinde şirkete kayyım atandı. Tutuklanan Alihan Kuriş ise üzerine atılı suçlamaları kabul etmedi.

İddiaların bağımsız, tarafsız ve adil bir yargılama ile açıklığa kavuşmasını dileriz.

Bu dosyayı benzer soruşturmalardan ayrıştıran husus, soruşturmanın merkezindeki kişinin, Süleyman Hilmi Tunahan’dan tevarüs eden ve kamuoyunda “Süleymancılar” olarak bilinen dinî yapının lideri olmasıdır.

Cemaatin kökeninin, 1924’te Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun yürürlüğe girmesi ve geleneksel medrese yapısının tasfiye edilmesiyle başlayan döneme uzandığı biliniyor. Cemaatin anlatısına göre Süleyman Hilmi Tunahan yaklaşık 520 dersiamla bir araya gelerek dini eğitimi sürdürecek hareketin temelini atmıştı.

Dinî eğitim ve geleneksel dinî yapılar üzerindeki ağır kısıtlamalar, cemaatlerin faaliyetlerini uzun süre dar, mahrem ve görünürlüğü düşük bir şekilde sürdürmelerine yol açtı.

Bu yapılar, insanların maneviyat, eğitim, dayanışma ve aidiyet ihtiyaçlarına cevap veren; yoksullara yardım eden, öğrencilere eğitim ve barınma imkânı sunan önemli sosyal işlevler de gördü.

AK Parti iktidarına kadar meşruiyetlerini büyük ölçüde toplumdan alan, mütevazı imkânlar ve bağışlarla hizmetlerini sürdüren bu yapılar, doğal olarak mahremiyet, gizlilik ve kayıt dışılık içinde varlıklarını devam ettirdiler.

Cemaatlerin kahir ekseriyeti devlet ve otorite karşıtlığından ziyade, devletle karşı karşıya gelmemeyi tercih etti. Hatta çoğu zaman yalnızca resmî makamlar karşısında değil, kamusal alanda da “görünmez” olmayı seçtiler, hatta başardılar.

Ancak kamusal görünmezlik, örgütlenmeye engel değildi.

Evlerde başlayan sohbetler zamanla kiralanan dairelere, yurtlara ve eğitim kurumlarına; gönüllü hizmetler maaşlı profesyonel yapılara; kitabevleri yayınevlerine, yayınevleri medya kuruluşlarına; eğitim faaliyetleri özel okullara ve üniversitelere; kurban organizasyonları ise büyük ticari şirketlere dönüştü. Birbirlerinden etkilenen, tecrübelerle kendisini yeniden üreten bir büyüme döngüsü ortaya çıktı.

Bu yazının odağı cemaatlerin üyeleri, destekçileri, toplum ve devletle ilişkilerini değerlendirmek değil; dinî yapıların özgürlük alanını korurken, mevcut yapı ve varlıkların nasıl şeffaf, hukuka bağlı ve denetlenebilir hale getirilebileceğini tartışmaktır.

Ceza Sorumluluğunun Şahsiliği

Alihan Kuriş soruşturmasına dönersek…

Soruşturmalara bir miktar mesafeli ve soğukkanlı yaklaşmakta fayda var. Başsavcılık açıklaması, çok azı resmî, basına yansıyan bilgiler dışında hukuki değerlendirme yapabilecek bilgi elimizde yok.

Zanlılar için masumiyet karinesini korumak gibi, ceza sorumluluğunun şahsiliği ilkesi gereğince suçlamaların cemaatin bütününe, üyelerine veya ilişkili olduğu iddia edilen kişilere yönelik bir cadı avına dönüşmemesi gerekir. Şimdilik bu yanlışlardan uzak durulduğu anlaşılıyor.

Kayıt dışılığın ortaya çıkarttığı sorunları tek bir kişi veya yapı üzerinden okumak da meselenin esas kısmını gözden kaçırmak olur.

Birey, Cemaat, Toplum, Devlet

Karşımızda uzun süredir konuşmaktan kaçındığımız bir soru duruyor:

Türkiye’de dinî yapılar, cemaatler ve tarikatlarla devlet, toplum ve bu yapıların üyeleri arasındaki ilişki nasıl kurulmalıdır?

FETÖ soruşturmaları, dinî yapılarla devlet arasındaki ilişkinin hukuki ve kurumsal zemininin düşünülmesi için önemli bir fırsattı. Ancak bu fırsat yeterince değerlendirilemedi.

Oysa dinî yapıların insan kaynağı oluşturma, sermaye edinme ile geliştirme yöntemleri, yönetim modelleri ve ekonomik faaliyetleri şeffaflaştırılarak hukuk içinde güvence altına alınabilir; böylece yıllardır tekrar eden sorunların önemli bir bölümü önlenebilirdi.

Vatandaşın inanma, inanmama, inancını değiştirme; inancını tek başına veya topluca, özel alanda veya kamusal alanda yaşama hakkı güvence altında olmalıdır.

Devletin görevi insanların neye inanacağını belirlemek değil, insanların inançlarını korkusuzca ve huzur içinde yaşayabilecekleri özgür ortamı sağlamaktır.

Din ve vicdan özgürlüğünü, inanç topluluklarının örgütlenme özgürlüğünü ve devletin bütün inançlara eşit mesafede durmasını denetim ve şeffaflıkla aynı anda savunmak gerekir.

Din ve vicdan ile örgütlenme özgürlüğünü savunmak, hiçbir dinî yapının denetim dışında kalmasını savunmak değildir.

Açık, Net, Denetlenebilir Kurallar

Kamu kaynakları, bağışlar, ticari faaliyetler ve kamu kurumlarıyla ilişkiler bakımından hukuka uygunluk herkes için geçerli olmalıdır.

Devlet, bir yapının dinî görüşlerine veya iktidarla siyasi yakınlığına bakarak onu “iyi” ya da “kötü” diye sınıflandıramaz. Kurallar açık, belirli, eşit ve denetlenebilir olmalıdır.

Küçük bir tekkede insanlara ahlakı, dürüstlüğü, çevresine ve ülkesine faydalı olmayı öğreten yapıların zaman içinde büyük güç ağlarına dönüşmesi, aslında başlı başına bir imtihandı.

Para, bürokrasi, siyaset ve ekonomik güçle karşılaşan yapıların küçük bir kısmının bu imtihanı başarıyla verdiği söylenebilir.

Rahmetli Mehmed Zahid Kotku Hazretleri’ne atfedilen şu cümleyi hatırlamakta fayda var:

“Cemaatler cemiyete adam yetiştirmeli, cemaate değil.”

Bu cümle, meselenin özünü anlatıyor.

Kur’an, ahlak ve din öğretilen insanların toplumun bütününe fayda sağlayacak bireyler olarak cemiyete salınması gerekirken; kişiler üzerinde hiyerarşik ve sürekli bir ilişki kurulunca kapalı örgütlenme modelleri ortaya çıktı.

Kişi bulunduğu yerde yapının temsilcisi kabul edildi, güçlendirildi ve onun üzerinden yeni bir güç devşirildi. Böylece dinî hizmet iddiasıyla başlayan yapı/lar, zamanla kendi başına ekonomik, bürokratik ve siyasi birer güç ağına dönüştü.

Kendini tekrar eden ve bir yapının diğerini taklit ederek geliştirdiği modellerin adı dün FETÖ oldu; bugün başka bir isim olabilir, yarın bir başkası…

Buradaki mesele isimler değil, modeller, yasal ve hukuki çerçevelerdir.

Adalet Bakanı Akın Gürlek, soruşturmayla ilgili açıklamasında bunun “tamamen mali yapılanmaya yönelik bir operasyon” olduğunu ve dini bir görüşe veya cemaate karşı yürütülmediğini ifade etti. Ayrıca bu operasyonların, hukuk devleti ilkeleri çerçevesinde kararlılıkla sürdürüldüğünü belirtmiştir.

Bu çerçeve doğrudur.

Fakat bir çerçevenin inandırıcı olması, onun herkes için ve her zaman uygulanmasına bağlıdır.

Herkes İçin Geçerli Yaklaşımlar

Kamuoyunun zihnindeki soru tam da budur:

Aynı mali şeffaflık ve hukuka uygunluk ölçüsü, iktidara yakınlığıyla bilinen diğer yapılar bakımından da uygulanacak mıdır?

“Akredite cemaat iyidir, iktidara mesafeli cemaat kötüdür” anlayışından uzaklaşılmadığı sürece, en meşru soruşturma dahi toplumun bir kesiminde siyasi hesaplaşma olarak okunabilir.

Bir yapının herhangi bir seçimde veya herhangi bir belediyede sonucu etkileyebilecek bir güce sahip olduğu iddia ediliyorsa, aynı soru diğer yapılar ve onların bütün siyasi partilerle ilişkileri bakımından da sorulmalıdır.

Devletin görevi bir cemaatin siyaseten kime yakın olduğunu ölçmek değil, hukuka uygun davranıp davranmadığını denetlemektir. Ancak bizim içim asıl sorun cemaatlerin tabi olacağı bir mevzuatın yokluğudur.

Peki Bu Tabloyu Doğuran Yapısal Sebep Nedir?

Türkiye’de din ve inanç topluluklarına özgü tüzel kişilik oluşturma imkânı bulunmuyor.

Tüzel kişilik oluşturamamak, yalnızca sembolik bir statü sorunu değil. Tüzel kişiliklerin bir topluluğun yönetim organlarının teşkili, kendi adına mülk edinmesi, banka hesabı açması, malvarlığını yönetmesi, yargı yoluna başvurması ve kurumsal varlığını üyelerinden bağımsız biçimde sürdürebilmesi gibi son derece somut sonuçları var.

Venedik Komisyonu da 535/2009 sayılı görüşünde, Türkiye’de dinî toplulukların kendi adlarına tüzel kişilik kazanabilecekleri açık bir hukuki mekanizmanın bulunmadığına dikkat çekiyor. Komisyon, vakıf ve dernekler üzerinden dolaylı örgütlenmenin bu ihtiyacı bütünüyle karşılamadığını; dinî topluluğun kendisine tüzel kişilik verilmemesinin AİHS’nin 9. ve 11. maddeleri bakımından sorun oluşturduğunu açıkça belirtiyor. (Venedik Komisyonu 535/2009 sayılı görüşme)

Dinî toplulukların vakıf veya dernek statüsü üzerinden faaliyet göstermesi bu sorunu bütünüyle çözmüyor. Kuruluş prosedürü vakıflara göre çok daha kolay olan dernekler adına mal edinilmekten kaçınılıyor.

Cemaatin kendisi hukuk önünde görünmezken, onun adına hareket eden kişiler, dernek veya vakıflar ve şirketler görünür hale geliyor. Neticede cemaatle ilişkili olduğu bilinen bazı mülklerin ve ekonomik varlıkların gerçek hukuki statüsü konusunda sorunlar ortaya çıkabiliyor.

Liderlerin veya adlarına varlık tescil edilen üyelerin ölümü veya yöneticilerin değişmesi gibi durumlarda mülkiyet ve miras ihtilafları yaşanabiliyor. Sonuçta hesap verebilirlik, hukuki bir yükümlülük olmaktan çıkıp sadakat ilişkisine dönüşebiliyor.

Yani mevcut sistemsizlik bir yandan devlete keyfî müdahale alanı açarken, diğer yandan yapılar açısından kötüye kullanıma ve denetimsizliğe zemin hazırlıyor. Kayıt dışılığın olduğu yerde yalnızca kötü niyetli yapılar değil, iyi niyetli yapılar da korunmasızdır.

İşte bu nedenle çözüm, dinî yapıları hukuk dışına itmek değil; onları hukuk içine almaktır.

Dinî Hassasiyet, Şeffaflığın İstisnası Olamaz

DEVA Partisi’nin Temel Haklar Eylem Planı’nda din ve inanç topluluklarının tüzel kişilik kazanabilmesine ilişkin oldukça kapsamlı bir çerçeve ortaya konuyor.

Önerinin özü basit ama önemli:

Din ve inanç topluluklarının kendi yapılarına ve karakteristik özelliklerine uygun biçimde tüzel kişilik edinebilmeleri sağlanmalı; vakıflar ve dernekler mevzuatı bu toplulukların haklarını keyfî müdahalelerden koruyacak şekilde düzenlenmelidir.

Böyle bir düzenleme yalnızca dinî toplulukların özgürlüğünü genişletmez; aynı zamanda onların mal varlıklarını, yönetimlerini ve ekonomik faaliyetlerini hukuk içinde görünür ve hesap verebilir hale getirir.

Tüzel kişilik bir dokunulmazlık zırhı değildir. Tam tersine, tüzel kişilik; mali tabloların, bağışların, mülklerin ve kurumsal kararların hukuk içinde kayıtlı ve görünür olmasının zeminidir.

DEVA Partisi’nin önerdiği sistemde dinî toplulukların örgütlenme özgürlüğü güvence altına alınırken, bu yapıların şeffaf ve denetlenebilir olması da esas alınmaktadır.

Bu yaklaşım önemlidir. Çünkü özgürlük ile denetim birbirinin alternatifi değildir. Özgürlük, hukuk içinde örgütlenmeyi; şeffaflık ise hukuk içinde hesap vermeyi mümkün kılar.

Dinî hassasiyetler; bağışların, mülklerin, ticari faaliyetlerin ve kamu ile ilişkilerin şeffaflığının istisnası olamaz. Tam tersine, emanete riayet iddiasındaki yapıların hesap verebilir olması, kendi meşruiyetlerini de güçlendirir.

Aynı çerçevede Türk Medeni Kanunu’nun 104. maddesinde yer alan, “Belirli bir cemaatin desteklenmesi amacıyla vakıf kurulamaz” hükmünün yeniden değerlendirilmesi gerekir.

Amaç, cemaatleri devletten bağımsız ve denetimsiz güç odakları haline getirmek değil; hukuki statülerini açıkça belirleyerek haklarını da sorumluluklarını da görünür kılmaktır.

Din ve vicdan özgürlüğünün anayasal güvencesi de bu yaklaşımın tamamlayıcı unsurudur.

Anayasa’nın 24. maddesi, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 18. maddesi, Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin 18. maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 9. maddesi doğrultusunda yeniden ele alınarak inanma, inanmama, inancını değiştirme ve inancını tek başına veya topluca, özel ya da kamusal alanda yaşama özgürlüklerini daha açık biçimde güvence altına almalıdır.

Özgürlükçü laiklik anlayışı da tam olarak burada anlam kazanır.

Laiklik, devlete vatandaşın nasıl inanacağını veya nasıl yaşayacağını belirleme yetkisi veren bir ilke değildir. Aksine devletin din ve inanç alanında tarafsız kalmasını, bireyin ve toplulukların temel haklarını güvence altına almasını sağlayan bir ilkedir.

Devlet hiçbir inancın yanında veya karşısında konumlanmamalıdır.

İbadethane Meselesi

Aynı ölçü ibadethaneler için de geçerlidir.

Türk hukukunda ibadethane kavramının ve bir yerin ibadethane olarak tanınması için gerekli kriterlerin yeterince açık olmaması, uygulamada belirsizlik ve keyfilik sorunlarına yol açabiliyor.

Bu nedenle ibadethanelerin açılması ve tanınmasına ilişkin kriterler öngörülebilir, belirli ve şeffaf hale getirilmelidir.

Mülki idare amirlerine tanınan izin yetkisi açık ölçütlere bağlanmalı; farklı din ve inanç topluluklarının ibadet yerlerinin hukuki statüsünden doğan imkânlardan eşit biçimde yararlanması sağlanmalıdır.

DEVA Partisi’nin Eylem Planı bu konuda da somut bir yaklaşım ortaya koyuyor: İbadet yerlerinin tanınmasının önündeki engellerin kaldırılması, mevzuatta ibadethaneler için öngörülen imkânlardan bütün din ve inanç topluluklarının yararlanması ve bu kapsamda cemevlerinin de ibadethane statüsünün açık biçimde güvence altına alınması.

Bu yalnızca Alevilerin değil, bütün inanç topluluklarının özgürlüğü bakımından önemlidir.

Devletin eşit mesafede durması, herkesin özgürlüğünün teminatıdır.

Para, Siyaset, Medya

Medya, taşımacılık, otelcilik, gıda, eğitim ve daha birçok sektörde faaliyet gösteren ve çeşitli cemaatlerle ilişkilendirilen ekonomik yapılar bulunuyor.

2000’lere kadar birçok yapının bir yayınevi vardı. Bu, kendi sesini duyurmanın doğal yollarından biriydi.

Zamanla yayınevleri medya kuruluşlarına, ticari şirketlere ve daha büyük ekonomik yapılara dönüştü.

Burada da aynı ayrımı yapmak gerekiyor:

Mesele dindar insanların ticaret yapması değildir.

Mesele, ekonomik faaliyetlerin cemaat veya tarikat aidiyeti üzerinden örgütlenmesi ve kapalı bir güç ağı içinde ekonomik, bürokratik ve siyasi nüfuzla birleşmesidir.

Bu noktada bir başka soruyu da sormamız gerekiyor:

Dindarlığın devlet temsilinde görünür olduğu ve dini yapıların toplumda güçlü olduğu bir dönemde gençlerin dinle kurduğu ilişki neden zayıflıyor?

Marmara Üniversitesi’nden Zübeyir Nişancı’nın hazırladığı “Sayılarla Türkiye’de İnanç ve Dindarlık” araştırması, gençlerde ve eğitim düzeyi yüksek gruplarda geleneksel dinî bağlılığın daha düşük olduğuna ilişkin bulgular ortaya koyuyor.

Bu veriler, üzerinde düşünmemiz gereken ciddi bir toplumsal tabloyu ortaya koyar.

Din adına konuşan herkesin; siyasetçinin, cemaat yöneticisinin, akademisyenin, ilahiyatçının ve toplum önderinin kendisine şu soruyu sorması gerekir:

Para, makam, siyaset ve güç büyüdükçe yapılan dinî hizmetin etki alanı/bereketi neden azalıyor?

Dini yapıların amacı topluma iyi, ahlaklı, dürüst ve faydalı insanlar kazandırmak olmalı; kendilerine sürekli genişleyen bir alan ve güç ağı oluşturmak değil.

Sistemin Üç İlkesi: Özgürlük, Eşitlik, Şeffaflık

Alihan Kuriş soruşturmasında kimin ne yaptığına, hangi suçun işlenip işlenmediğine yargı karar verecektir.

Yargılama süreci hukuka uygun, tarafsız, makul sürede ve şeffaf biçimde yürütülmeli; hukuki süreç kamuoyuyla açıkça paylaşılmalıdır.

Fakat siyasetin görevi başkadır.

Siyasetin görevi, birkaç yılda bir aynı manzarayla karşılaşmamak için yeni bir sistem kurmaktır.

O sistemin üç temel ilkesi vardır:

Özgürlük: Devlet inanca müdahale etmemeli; din ve inanç topluluklarının örgütlenme özgürlüğünü, tüzel kişilik dahil olmak üzere, güvence altına almalıdır.

Eşitlik: Hiçbir inanç ve hiçbir yapı siyasi yakınlığına göre ayrıcalıklı ya da hedef konumuna getirilmemelidir.

Şeffaflık: Bağıştan mülkiyete, ticari faaliyetten kamu ile ilişkilere kadar her alanda hesap verebilirlik esas olmalı ve bu ölçü herkese aynı biçimde uygulanmalıdır.

Özgürlük olmadan din ve vicdan özgürlüğü korunamaz.

Eşitlik olmadan hukuk devleti kurulamaz.

Şeffaflık olmadan da kamu düzeni ve cemaatlerin kendi iç güvenliği sağlanamaz.

Bu üçünü aynı anda kuramadığımız sürece, cemaatler ve sermaye sorunlarını veya başka güç görünümlerini farklı isimlerle konuşmaya devam edeceğiz.

Mesele bir cemaati tasfiye etmek ya da diğerini korumak değildir. Mesele; topluma, cemaatlerine, üyelerine, sempatizanlarına ve devlete güven verecek bir hukuk düzeni kurabilmektir.

Bu üçünü aynı anda kuramadığımız sürece, bugün cemaatler ve sermaye ilişkisini, yarın başka bir güç ağını, başka bir yapıyı ve farklı bir ismi konuşmaya devam edeceğiz.

Mesele bir cemaati tasfiye etmek ya da diğerini korumak değildir.

Önemli olan; din ve vicdan özgürlüğünü güvence altına alan, bütün inanç topluluklarına eşit mesafede duran, onları hukuk içinde görünür ve hesap verebilir kılan bir düzen kurabilmektir.

Çünkü özgürlük, şeffaflıktan; şeffaflık da hukuktan ayrı düşünülemez.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın cemaatlerle kurduğu güven ve imtiyaz ilişkisi ilkeleri iyi konulmuş bir mevzuat oluşturmanın fırsatı da olabilir.

FETÖ’den ders alınmadıysa Kuriş dosyası vesile kılınsın, dini örgütlenmeler için hukuki zemin yaratılsın ve hukuk yoluyla her türlü istismarın önüne geçilsin.

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.
Diğer Haberler
Son Dakika Haberleri
KARAR.COM’DAN