Kadın cinayetleri ve şüpheli kadın ölümleri, 2026 yılının ikinci ayında da Türkiye’nin en karanlık gündemi olmayı sürdürdü. TKDF tarafından kamuoyuyla paylaşılan "Şubat 2026 Kadın Cinayetleri Raporu", şiddetin fail profili, yöntemleri ve mekanları açısından çarpıcı istatistikler ortaya koydu.

BİLANÇO: 23 CİNAYET, 11 ŞÜPHELİ ÖLÜM
1-28 Şubat tarihleri arasında toplam 34 kadın yaşamını yitirdi. Federasyon, bu vakaların 23’ünü doğrudan "kadın cinayeti" olarak tanımlarken, 11 ölümün üzerindeki sis perdesinin henüz aralanmadığını ve kayıtlara "şüpheli" olarak geçtiğini belirtti.
Katledilenlerin en genci henüz 8 yaşında bir çocuk, en yaşlısı ise 72 yaşında bir kadındı. Cinayet kurbanlarının yüzde 42,9’unun 36-50 yaş aralığında yoğunlaşması dikkat çekti.
Öldürülen kadınların 15’i evli, 7’si bekar ve 3’ü boşanmıştı. 9 kadının medeni durumu ise tespit edilemedi.
EN YAKINLARINDAKİ ERKEKLER TARAFINDAN ÖLDÜRÜLDÜLER
Raporun en sarsıcı verisi, şiddetin kaynağına ilişkin oldu. Kadınların büyük çoğunluğu, hayatlarını paylaştıkları veya akrabalık bağı bulunan erkeklerin hedefi oldu:
9 kadın; eşi, oğlu, babası veya erkek kardeşi tarafından,
8 kadın; boşandığı veya boşanma aşamasında olduğu erkek tarafından,
3 kadın; birlikte olduğu erkek tarafından katledildi.
Raporda yer alan en çarpıcı ihmal verisi ise; öldürülen kadınlardan ikisinin, olay anında devletin "aktif koruma kararı" kapsamında olmasıydı.
SİLAHLI ŞİDDET VE MEKAN FAKTÖRÜ
Cinayetlerin işleniş biçimi ve mekanları, bireysel silahlanmanın ve denetimsizliğin boyutlarını gözler önüne serdi:
18 kadın ateşli silahla, 6 kadın kesici aletle, 3 kadın ise boğularak öldürüldü.
Cinayetlerin 22’si ev içinde gerçekleşirken, diğerleri kamusal alanlar, ormanlık araziler ve sulak alanlarda işlendi.
Federasyondan yapılan açıklamada, şu ifadeler yer aldı:
"Bu veriler, kadın cinayetlerinin münferit olaylar değil, yapısal sorunların sonucu olduğunu göstermektedir. Kadınların en çok kendi evlerinde öldürülmesi, eşitlikten uzak ve denetimsiz bırakılmış aile yapısının kadınlar açısından nasıl bir risk alanına dönüştüğünü ortaya koymaktadır. Boşanma sürecinde olan ya da ayrılmak isteyen kadınların hedef haline gelmesi, kadınların yaşam hakkının kendi kararları üzerinden tehdit edildiğini göstermektedir.
Koruma kararı bulunmasına rağmen iki kadının öldürülmüş olması, koruyucu ve önleyici mekanizmaların etkin uygulanmadığını göstermektedir. Cinayet sonrası faillerin intihar etmesi ise kamuoyunda dosyanın kapandığı algısını yaratmakta, ancak gerçekte cezasızlık duygusunu derinleştirmektedir. Oysa burada sorgulanması gereken; risk değerlendirmelerinin yeterli yapılıp yapılmadığı, uzaklaştırma ve koruma kararlarının etkin biçimde uygulanıp uygulanmadığı, tutuksuz yargılama kararlarının hangi ölçütlerle verildiği ve kurumlar arası koordinasyonun neden sağlanamadığıdır.
Cinsel şiddet ve istismar vakalarında mağdurların yaşadığı ağır psikolojik travmanın yargı süreçlerinde yeterince dikkate alınmaması, adalet mekanizmasının koruyucu niteliğini zayıflatmaktadır. Uzman değerlendirmesinden uzak, toplumsal baskı ve spekülasyonun etkili olduğu süreçler hem mağdurları hem de toplumun adalet duygusunu zedelemektedir.
Şiddet yalnızca ev içinde değil; okullarda, kamusal alanda ve toplumsal ilişkilerin her katmanında karşımıza çıkmaktadır. Eğitim sisteminde süreklilikten uzak politikalar, psikososyal destek mekanizmalarının zayıflaması ve rehberlik hizmetlerinin yetersizliği riskleri büyütmektedir. Şiddeti sıradanlaştıran dil, öğretmenlerin ve kamusal otoritenin itibarsızlaştırılması, gençler arasında artan agresyon ve denetimsizlik ortamı, uzun vadede toplumsal güvenliği tehdit etmektedir.
Sonuç olarak, Şubat 2026 verileri; ataerkinin beslediği eşitsizlik, cezasızlık kültürü ve etkisiz uygulamaların kadınların yaşam hakkını doğrudan tehdit ettiğini bir kez daha göstermektedir. Kadın cinayetleri bireysel değil yapısal bir sorundur. Yaşam hakkının güvence altına alınması için koruyucu-önleyici mekanizmaların etkin işletilmesi, risk analizlerinin bilimsel kriterlerle yapılması, yargı süreçlerinde şiddet riskinin öncelikli değerlendirilmesi ve kadın erkek eşitliğini esas alan politikaların kararlılıkla uygulanması zorunludur.
Bu mesele yalnızca kadınların değil, toplumun tamamının güvenlik ve adalet meselesidir. Yaşam hakkı güvence altına alınmadıkça hiçbirimiz gerçek anlamda güvende değiliz."
