Kötülüğü önlemeyen ibadet az çok kusurludur
Uygulama’ kelimesinin İslâm dinî terminolojisindeki en uygun ve kapsayıcı karşılığı ‘amel’ kelimesidir. Amel kavramı tek başına kullanıldığında genellikle din ve dünya hayatı için iyi ve faydalı işleri ifade eder. Kur’an’da ve hadislerde bu kavram çoğunlukla ‘amel-i sâlih’ şeklinde kullanılır ve yerine göre şu anlamlardan birini veya birkaçını ifade eder: İyi, doğru, olumlu, (bir işe, bir duruma) uygun, hayırlı, huzurlu, bireyin dünya ve ahiret hayatı için faydalı; toplumsal hayata birlik, uzlaşı ve barış getiren inanç, fikir ve eylem.
Bu tanımın da gösterdiği üzere amel kavramından sadece bedenî ve hârici fiil ve hareketler anlaşılmamalıdır. Esasen İslâmî bakımdan önemli olan, maddî varlığımızın, bedenimizin şöyle veya böyle hareket etmesi değil, bizi bu harekete sevk eden, kalp ve vicdanımızda taşıdığımız niyet, düşünce ve inançtır. Onun için Kur’ân-ı Kerîm’de “Kurbanlarınızın etleri ve kanları Allah’a ulaşmaz, fakat takvanız O’na ulaşır” buyurulmuş (Hac 22/37); Hz. Peygamber de, kalbini göstererek, “takva işte burada” demiştir (Müslim, Sahîh, “Birr”, 32).
Şu halde bedenî amellerimiz yanında, bir de -mutasavvıflarının tabiriyle- kalbimizin amelleri (a‘mâlü’l-kulûb) vardır. Nitekim Peygamberimiz, her şeyden önce kalbî bir teslimiyet olan İslâm’ı ve kalbî bir inanma olan iman’ı dahi “amel” olarak isimlendirmiş (Buhârî, ‘Sahîh’, ‘Tevhîd’, 47), “Allah nezdinde amellerin en üstünü, şüphe taşımayan iman’dır” buyurmuştur (Dârimî, Sünen, “Rikak”, 28).
Bu belirtilenlerden anlaşılıyor ki ‘amel’ kavramı iman, ibadet ve ahlâkı kapsamına alır. Buna göre, insanın vicdanında iyilik arzusunu geliştirmeyen, kötülük işleme eğilimlerini önlemeyen, bedensel ibadetler az çok kusurludur. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de “Namaz insanı, muhakkak ki, kötülüklerden ve çirkin davranıştan alıkoyar” buyurulmuş (Ankebût 29/45); Hz. Peygamber de “Nice oruç tutan var ki, orucundan kendisine kalan, sadece açlık ve susuzluktur” demiştir (İbn Hanbel, Müsned, II, 273).
Esasen amellerimizin kalitesi ve değeri, bunların ardındaki niyet’e bağlıdır. İyi bir niyet, kötü ameli iyileştirmezse de kötü niyet iyi amelin değerini yok eder. Bunun içindir ki Hz. Peygamber, “Ameller niyetlere göredir” buyurmuştur (Buhârî, İman, 41).
İnsana değer kazandıran, hem teorik ve pratik bilgilerde ilerlemek hem de bu bilgilerle gerçeğe ve iyiliğe ulaşmak, hayatına bu bilgilerin ışığında yön vermektir. Kur’ân-ı Kerîm, Tevrat’ı okudukları halde onun hükümlerini hayatlarına aktarmayan Yahudi alimlerini, “Sizler, insanlara iyiliği emredip de kendinizi unutuyor musunuz?” diyerek suçlar (Bakara 2/44).
İslâm Peygamberi, “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” (Hûd 11/112; Şûrâ 42/15) ayetini kastederek, “Beni Hûd ve Vâkıa (Şûrâ) sureleri kocattı!” buyurmuştur (Tirmizî, Sünen, “Tefsir” 56/6). Çünkü Peygamberimiz, getirdiği dinî ve ahlâkî hüküm ve prensipleri öncelikle kendisi uygulamıştır; dinî ve toplumsal pozisyonu gereğince, bütün insanlığa örnek olacak bir hayat yaşamanın sorumluluğunu duymuş, çabasını göstermiştir.
İslâm dini hayata tatbik kabiliyeti bakımından son derece müspet ve realist bir dindir. O, her bir bireyi, aklî, zihnî, bedenî, malî, toplumsal vb. imkân ve yeteneklerine göre mükellef kılar, İslâm inancına göre, prensip olarak, “Allah, hiçbir ferde gücünün yettiğinden fazlasını yüklemez” (Bakara 2/287). İslâm’ın bu prensibi, onun -Kur’an’daki deyimi ile ‘hanîf dini’, yahut -Hz. Muhammed (s.a.)’in tabiri ile- ‘semahat (müsamaha/kolaylık) dini’ olması sonucunu doğurmuştur.
Nihayet şunu da belirtelim ki, Hz. Peygamber İslâmiyet’in kolaylık özelliği üzerinde durduğu gibi muhatabının özel durumunu ve yeteneğini de daima göz önüne almıştır. Böylece, İslâm ahlâkı mertebeli bir mükellefiyetler sistemi getirmiştir ki, bu durum, ibadetleri ve ahlâkı sevimsizlikten, çekilmez bir yük ve muhtevasız formel kalıplar olmaktan kurtarmıştır.
