“Filozof” etiketi öğrenci kimliğiyle ne kadar bağdaşır?
Bir Atakan’ımız vardı…
10 yaşında okuduğu kitaplar, kendisine sorulan sorulara verdiği dahiyane cevaplar ve pek çok konudaki şaşırtıcı bilgisiyle tanıdığımız Atakan Kayalar.
Bir dönem konuşmalarıyla televizyon ekranlarında yaygın bir yer bulan, yaşının çok üzerindeki bilgisi ve hayranlık uyandırıcı zekasıyla halkın zihninde “çocuk filozof” olarak yer edinen Atakan’dan uzun süre haber alınamadı.
Aradan 6 yıl geçtikten sonra nihayet tekrar sahnelere döneceğini, yaptığı bir video açıklamasında; “yakın süreçte üretmeyi planladığı içerikleri WhatsApp üzerinden paylaşacağı” mesajıyla sosyal medyaya duyurdu.
Bu defa epeyce büyümüş, bir ergen olarak karşımıza çıkan Atakan’ın, yine yoğun bir medya ilgisi uyandıran bu açıklamayı yaparken, halâ çocukluğunda kendisine atfedilen filozof kimliğinin omuzlarına bindirdiği yükün ağırlığı altında olduğu gözlerden kaçmadı.
Bir filozoftan beklenen nedir?
Yüksek entellektüel bir çaba ve mesai harcayarak toplumun temel sorunlarına çareler üretmek ve krizlerden çıkış yolu göstermek.
Böylesine ağır bir görev ve sorumluluk bir çocuktan beklenebilir mi?
Elbette ki hayır!
Bu bağlamda her ne kadar akranlarının çok ötesinde bir zeka ve bilgi kapasitesine sahip olsa da, Atakan’a yakıştırılan filozof ünvanı ve bunun gerektirdiği sorumluluğun kendisi tarafından taşınamayacak kadar ağır bir yük olduğu açık.
Zaten doğru dürüst çocukluğunu yaşayamadan ergenliğe adım atmış. Dolayısıyla akranlarına göre yaşadığı mahrumiyetin, üzerinde bırakacağı etkileri yok saymak mümkün değil.
İstisna derecesinde zeki insanların varlığı, bir toplum için ciddi bir yüktür.
Neden?
Çünkü bu tür kişiler, yalnızca olağanüstü potansiyellerinin kendileri açısından yönetilme ihtiyacını değil; aynı zamanda toplumun onları doğru anlama, doğru yönlendirme ve uygun gelişme ortamı sağlama sorumluluğunu da beraberinde getirir.
Bu sorumluluk yerine getirilemediğinde, istisnai zekaya ve yüksek entelektüel kapasiteye sahip olanlar ya yanlış beklentilerin ağırlığı altında ezilirler ya da potansiyellerini gerçekleştirebilecekleri uygun sosyal ortamdan ve pedagojik yetişme zemininden yoksun kalırlar.
Dolayısıyla mesele, ülkenin yalnız başına medyada ilgi ve hayranlık uyandıracak derecede üstün niteliklere sahip parlak figürlere sahip olması değil; toplumsal yapının ve eğitim sisteminin bu nitelikleri olgunlukla karşılayacak ve doğru istikamette geliştirecek kültürel ve kurumsal kapasiteye sahip olup olmadığıdır.
Atakan’ın bir süre halkın zihnine filozof klişesiyle yerleştikten sonra yeniden ortaya çıkarak verdiği bu mesaj, Türkiye’de okul ve eğitim sisteminin varlık nedenini ve misyonunu; özellikle 21’inci yüzyılın başında bilgi toplumu ve dijital dönüşüm sürecinde taşıması geren rol ve işlevleri radikal bir sorgulamaya tabi tutmamızı gerektirecek nitelikte…
Bu bağlamda Atakan’ın yaptığı duyuru ve yeniden görünür hale gelişi şu soruları gündeme getiriyor:
-Türkiye’nin eğitim ve okul sistemi; bilgi toplumu, dijital dönüşüm ve sosyal medya ortamının sunduğu yeni iletişim araç ve imkânlarının öğrencilik statüsünün geleneksel tanımını ve sınırlarını değiştirmekte olduğunun yeterince farkında mıdır?
-Lise öğreniminin başında, ergenlik çağındaki bir kişinin toplumsal görünürlük kazanması, sosyal medya aracılığıyla geniş kitlelere hitap eden bir kimlik oluşturması ve kamusal bir figür haline gelmesi doğru mudur?
-Ortaya çıkan durum, eğitim sistemi açısından nasıl değerlendirilmeli; eğitim kurumlarının öğrenciler üzerindeki gözetim, rehberlik ve yönlendirme sorumluluğu çerçevesinde hangi sınırlar içinde ele alınmalıdır?
-Henüz eğitim süreci içindeki bir kişinin sosyal medya ve kamuoyu aracılığıyla bir düşünce figürü veya rol model haline gelmesi pedagojik açıdan ve okuldaki akranları üzerindeki etkileri yönünden nasıl ele alınmalıdır?
Atakan’ın kendisine yapıştırılan filozof etiketiyle yaptığı sıra dışı duyurunun, ülkede şekillenmiş standart öğrenci profilinin yansıtması gerektiği davranış biçiminden ciddi bir sapma göstermesi bile; tek başına eğitim sistemimizin içinde bulunduğu teknolojik değişim ve dönüşüm gereklerini karşılamada ve yeniliklere ayak uydurmadaki yetersizliğini ortaya koyuyor.
Bu bağlamda Atakan örneğinin ortaya çıkardığı üzere, öğrencilerin içinde bulunduğu okul ortamı ve izledikleri eğitim süreci;
-Bilgi toplumu ve dijital dönüşümün gerektirdiği şartlara uyum sağlayamıyor ve sosyal medya ortamının eğitim çağındaki gençlerin karşısına çıkardığı kamusal görünürlük, fikir üretimi, içerik oluşturma ve dijital etkileşim gibi yeni davranış alanlarına anlamlı bir cevap veremiyor.
-Dijital platformların gençler için oluşturduğu erken yaşta kamusal kimlik edinme, popülerlik, sosyal etki oluşturma ve rol model haline gelme gibi yeni toplumsal konumlanma biçimlerini anlamakta ve bunlara uygun pedagojik çerçeveler geliştirmekte yetersiz kalıyor.
-Öğrencilerin yalnızca bilgi tüketen bireyler değil aynı zamanda bilgi üreten, yorumlayan ve geniş kitlelere ulaşabilen dijital aktörler haline gelmesi gerçeğini eğitim sisteminin içine yerleştirmekte zorlanıyor.
-Bilgi toplumunun gerektirdiği eleştirel düşünme, dijital etik, kamusal sorumluluk ve medya okuryazarlığı gibi becerileri, gençlerin kamusal görünürlükleri ile ilişkilendiren bütüncül bir eğitim yaklaşımı geliştirmekte yetersiz kalıyor.
Sağlıklı bir toplumun ve eğitim sisteminin işlevi, üstün zekalı çocukları filozof olarak etiketleyip tek başlarına sosyal medyada ilgi odağı haline getirmek değil; ortalama her bir öğrencinin içindeki potansiyel filozofu ortaya çıkarmak olmalıdır.
