“Filozof Atakan'' etiketi öğrenci kimliğiyle ne kadar bağdaşır?
Bir Atakan’ımız vardı…
10 yaşında okuduğu kitaplar, kendisine sorulan sorulara verdiği dahiyane cevaplar ve pek çok konudaki şaşırtıcı bilgisiyle tanıdığımız Atakan Kayalar.
Bir dönem konuşmalarıyla televizyon ekranlarında yaygın bir yer bulan, yaşının çok üzerindeki bilgisi ve hayranlık uyandırıcı zekasıyla halkın zihninde “çocuk filozof” olarak yer edinen Atakan’dan uzun süre haber alınamadı.
Aradan 6 yıl geçtikten sonra nihayet tekrar sahnelere döneceğini, yaptığı bir video açıklamasında; “yakın süreçte üretmeyi planladığı içerikleri WhatsApp üzerinden paylaşacağı” mesajıyla sosyal medyaya duyurdu.
Bu defa epeyce büyümüş, bir ergen olarak karşımıza çıkan Atakan’ın, yine yoğun bir medya ilgisi uyandıran bu açıklamayı yaparken, halâ çocukluğunda kendisine atfedilen filozof kimliğinin omuzlarına bindirdiği yükün ağırlığı altında olduğu gözlerden kaçmadı.
16 yaşında, lise öğreniminin başındaki bir öğrencinin, “beni bekleyin; artık sosyal medyada yer almaya karar verdim; yaptığım içeriklerle karşınızda olacağım” yönünde iddialı bir mesajla ülke halkına duyuruda bulunması; hem kendisi, hem de içinde yetiştiği toplum ve eğitim sistemi açısından doğal ve beklenen bir durum değil.
Bir filozoftan beklenen nedir?
Yüksek entellektüel bir çaba ve mesai harcayarak toplumun temel sorunlarına çareler üretmek ve krizlerden çıkış yolu göstermek.
Böylesine ağır bir görev ve sorumluluk bir çocuktan beklenebilir mi?
Elbette ki hayır!
Bu bağlamda her ne kadar akranlarının çok ötesinde bir zeka ve bilgi kapasitesine sahip olsa da, Atakan’a yakıştırılan filozof ünvanı ve bunun gerektirdiği sorumluluğun kendisi tarafından taşınamayacak kadar ağır bir yük olduğu açık.
Bir çocuğun ya da ergenin henüz gelişim aşamasındayken, toplum tarafından belirli bir entelektüel rol veya sembolik kimlikle tanımlanması, kendi kimlik gelişimi ile toplumun beklentileri arasında ciddi gerilimler ortaya çıkarabilecek bir durumdur.
Zaten doğru dürüst çocukluğunu yaşayamadan ergenliğe adım atmış. Dolayısıyla akranlarına göre yaşadığı mahrumiyetin, üzerinde bırakacağı etkileri yok saymak mümkün değil.
İstisna derecesinde zeki insanların varlığı, bir toplum için ciddi bir yüktür.
Neden?
Çünkü bu tür kişiler, yalnızca olağanüstü potansiyellerinin kendileri açısından yönetilme ihtiyacını değil; aynı zamanda toplumun onları doğru anlama, doğru yönlendirme ve uygun gelişme ortamı sağlama sorumluluğunu da beraberinde getirir.
Bu sorumluluk yerine getirilemediğinde, istisnai zekaya ve yüksek entelektüel kapasiteye sahip olanlar ya yanlış beklentilerin ağırlığı altında ezilirler ya da potansiyellerini gerçekleştirebilecekleri uygun sosyal ortamdan ve pedagojik yetişme zemininden yoksun kalırlar.
Dolayısıyla mesele, ülkenin yalnız başına medyada ilgi ve hayranlık uyandıracak derecede üstün niteliklere sahip parlak figürlere sahip olması değil; toplumsal yapının ve eğitim sisteminin bu nitelikleri olgunlukla karşılayacak ve doğru istikamette geliştirecek kültürel ve kurumsal kapasiteye sahip olup olmadığıdır.
Atakan’ın, bir süre halkın zihnine filozof klişesiyle yerleştikten sonra yeniden ortaya çıkarak verdiği bu mesaj; Türkiye’de okul ve eğitim sisteminin varlık nedenini ve misyonunu; özellikle 21’inci yüzyılın başında bilgi toplumu ve dijital dönüşüm sürecinde taşıması geren rol ve işlevleri radikal bir sorgulamaya tabi tutmamızı gerektiriyor.
Atakan hâlâ bir lise öğrencisidir; ancak aynı zamanda bir “medya figür olarak çocuk yaşta edindiği popüler kamusal kimliğin gölgesinde hayatını sürdürmeye çalışan sıra dışı bir örnek olarak değerlendirilmelidir.
Bu bağlamda Atakan’ın yaptığı duyuru ve yeniden görünür hale gelişi, şu soruları gündeme getiriyor:
-Okul öğrencilerinin toplum içindeki konumları, öğrenci sıfatının ve tanımının izin verdiği rol ve işlevlerle sınırlı mıdır; yoksa statülerinin içeriğini ve davranışlarını her yönüyle kendi başlarına belirleyebilecekleri bir esneklikte midir?
-Türkiye’nin eğitim ve okul sistemi; bilgi toplumu, dijital dönüşüm ve sosyal medya ortamının sunduğu yeni iletişim araç ve imkânlarının öğrencilik statüsünün geleneksel tanımını ve sınırlarını değiştirmekte olduğunun yeterince farkında mıdır?
-Lise öğreniminin başında, ergenlik çağındaki bir kişinin toplumsal görünürlük kazanması, sosyal medya aracılığıyla geniş kitlelere hitap eden bir kimlik oluşturması ve kamusal bir figür haline gelmesi doğru mudur? Bu, okulun ve öğretim sürecinin kurumsal rolü ve işleviyle ne ölçüde bağdaştırılabilir?
-Ortaya çıkan durum, eğitim sistemi açısından nasıl değerlendirilmeli; eğitim kurumlarının öğrenciler üzerindeki gözetim, rehberlik ve yönlendirme sorumluluğu çerçevesinde hangi sınırlar içinde ele alınmalıdır?
-Dijital platformların sunduğu görünürlük ve popülerlik imkânları, öğrencilerin kimlik gelişimi ve eğitim süreçleri üzerinde ne tür etkiler oluşturmaktadır?
-Henüz eğitim süreci içindeki bir kişinin sosyal medya ve kamuoyu aracılığıyla bir düşünce figürü veya rol model haline gelmesi, pedagojik açıdan ve okuldaki akranları üzerindeki etkileri yönünden nasıl ele alınmalıdır?
Atakan vakasını dikkat çekici kılan temel unsur, sosyal medya çağında bir çocuğun çok kısa sürede geniş bir toplumsal görünürlüğe ulaşması ve bu görünürlüğün kişinin henüz tamamlanmamış gelişim süreciyle iç içe geçmesidir.
Sosyal medya platformlarının işleyiş yapısı, “görünürlük üretimi” ve “etkileşim arttırma” üzerine kurulu algoritmik mekanizmalarla dayanır. Bu platformlar kullanıcıların daha fazla dikkat çekmesini, daha fazla konuşulmasını ve daha fazla içerik üretmesini teşvik eden bir mekanizma oluşturur. Bu mekanizma, yetişkinler için bile zaman zaman yoğun psikolojik baskılar, bağımlılık eğilimleri veya sürekli performans üretme zorunluluğu doğurabilir. Dolayısıyla henüz kimlik gelişimi tamamlanmamış bir kişinin erken yaşta bu tür bir görünürlük ortamına girmesi, sosyal medyanın mecra olarak doğasından kaynaklanan risklerle birleştiğinde daha kişilik gelişiminde karmaşık ve travmatik sonuçlar doğurabilir.
Burada birbirleriyle bağlantılı iki ayrı zorluk ve mücadele alanına tanık oluyoruz:
-Atakan, hem çocukluk hem de ergenlik döneminde yetişme çağının kişisel gelişme ve psişik uyum sorunlarıyla başetme, karşılaşacağı zorlukların üstesinden gelme zorunluluğuyla; kendisine yüklenen filozof misyonunun sorumluluğu ve davranış gerekleri arasında denge kurmak gibi zorlu bir “yetişme ve karakter gelişimi sınavından” geçiyor.
-Diğer taraftan hem toplum, hem okul ve eğitim sistemi; Atakan gibi bütünüyle standart dışı ve istisnai nitelikte hassas ve kırılgan bir figürün içinde bulunduğu sosyal medya çevresi ve teknolojik değişim sürecinin gençleri dönüştürücü yönde baskı altına aldığı zorlu bir ortamda; yetişme ve eğitim ihtiyaçlarını karşılarken nasıl bir yaklaşım ve yöntem sergilemesi gerektiği konusunda ciddi bir sınavdan geçiyor.
Atakan’ın kendisine yapıştırılan filozof etiketiyle yaptığı sıra dışı duyuru, ülkede şekillenmiş standart öğrenci profilinin yansıtması gereken davranış biçiminden ciddi bir sapma niteliğinde…Bu bile tek başına, eğitim sistemimizin içinde bulunduğu teknolojik değişim ve dönüşüm gereklerini karşılamada ve yeniliklere ayak uydurmadaki yetersizliğini ortaya koyuyor.
Bu bağlamda Atakan örneğinin ortaya çıkardığı üzere, öğrencilerin içinde bulunduğu okul ortamı ve izledikleri eğitim süreci;
-Bilgi toplumu ve dijital dönüşümün gerektirdiği şartlara uyum sağlayamıyor ve sosyal medya ortamının eğitim çağındaki gençlerin karşısına çıkardığı kamusal görünürlük, fikir üretimi, içerik oluşturma ve dijital etkileşim gibi yeni davranış alanlarına anlamlı bir cevap veremiyor.
-Dijital platformların gençler için oluşturduğu erken yaşta kamusal kimlik edinme, popülerlik, sosyal etki oluşturma ve rol model haline gelme gibi yeni toplumsal konumlanma biçimlerini anlamakta ve bunlara uygun pedagojik çerçeveler geliştirmekte yetersiz kalıyor.
-Öğrencilerin yalnızca bilgi tüketen kişiler değil; aynı zamanda bilgi üreten, yorumlayan ve geniş kitlelere ulaşabilen dijital aktörler haline gelmesi gerçeğini eğitim sisteminin içine yerleştirmekte zorlanıyor.
-Bilgi toplumunun gerektirdiği eleştirel düşünme, dijital etik, kamusal sorumluluk ve medya okuryazarlığı gibi becerileri, gençlerin kamusal görünürlükleri ile ilişkilendiren bütüncül bir eğitim yaklaşımını geliştirmekte yetersiz kalıyor.
Atakan’ın yaşadıkları, yalnızca bireysel bir hikâye değil; sosyal medyanın gençler üzerindeki dönüştürücü etkisi karşısında toplumun, okulun ve eğitim sisteminin nasıl bir rehberlik ve sorumluluk üstlenmesi gerektiğini gündeme getiren can alıcı bir örnek olay olarak değerlendirilmeli…
Bu bağlamda sağlıklı bir toplumun ve eğitim sisteminin işlevi, üstün zekalı çocukları “filozof” olarak etiketleyip popülerleştirmek ve tek başlarına sosyal medyada ilgi odağı haline getirmek değil; ortalama her bir öğrencinin içindeki “potansiyel filozofu ortaya çıkarmak” olmalıdır.
