Savaşsız bir yok oluş: Doğu Türkistan

Dünya bugün büyük bir gürültünün içinden geçiyor. Savaşlar konuşuluyor, cephe hatları analiz ediliyor, devletler güç dengelerini tartışıyor. Gazze’de aylardır süren yıkım, Ukrayna’da uzayan savaş ve şimdi Ortadoğu’nun ortasında giderek genişleyen İran–İsrail çatışması insanlığın gündemini kaplamış durumda….

Tüm bu yoğun küresel gündemin ortasında KARAR’da yayımlanan haber sessiz bir trajediyi görünür kıldı. Çin Komünist Partisi içinde 24 yıl görev yapmış, devlet mekanizmasının en kapalı katmanlarında çalışmış Hui kökenli Müslüman yönetici Ma Ruilin konuştu. Amerika’ya iltica ettikten sonra verdiği röportajda anlattıkları sıradan bir muhalif eleştirisi değil, sistemin içinden gelen ağır bir vicdan muhasebesi niteliği taşıyor. Camilerin yıkıldığını, haçların söküldüğünü ve çocukların ibadethanelere girmesinin yasaklandığını söylüyor. Böylece inancın kuşaktan kuşağa aktarılması kesilmeye çalışılıyor. Anlatılanlar bununla da sınırlı değil. Her caminin girişinde yüz tanıma kameraları bulunduğunu, dini toplulukların içine muhbirlerin yerleştirildiğini, Hacca giden kafilelerin dahi devlet gözetimi altında hareket ettiğini söylüyor. Orwell’in karanlık gözetim düzeni artık edebiyatın metaforu sayılmaz. Dijital çağın imkânlarıyla kurumsallaşmış bir siyasal mimari haline gelmiş durumda.

Röportajın en sarsıcı bölümü Doğu Türkistan’daki kamplara dair anlattıkları. Çin yönetiminin uzun süre “mesleki eğitim merkezleri” ya da “yeniden eğitim merkezleri” olarak tanımladığı tesislerde insanların aylarca hatta yıllarca tutulduğunu söylüyor. Bu merkezlere götürülen kişiler Mandarin öğrenmeye zorlanıyor, Çin Komünist Partisi ideolojisini içeren siyasi eğitim programlarına katılmaya mecbur bırakılıyor ve dini kimliklerinden uzaklaşmaları için baskı görüyor. Tanıklıklara göre namaz kılmak ve Kur’an okumak cezalandırılıyor. Tutulan insanlar sürekli gözetim altında ve siyasi sadakat testlerinden geçiriliyor. Ma Ruilin’in sözleri bu nedenle daha da çarpıcı. Uluslararası kamuoyuna uzun süredir anlatılan “kamplar kapatıldı” söylemine rağmen devasa tesislerin hâlâ aktif olduğunu ve tutuklamaların sürdüğünü ifade ediyor.

Birleşmiş Milletler insan hakları uzmanlarının raporları tabloyu daha da netleştiriyor. Çin’de Uygur, Kazak ve Kırgız topluluklarının zorla çalıştırma programlarına dahil edildiği belirtiliyor. “Yoksulluğu azaltma” adı verilen iş gücü transfer projeleri kapsamında yüz binlerce insan yaşadıkları bölgelerden başka şehirlere gönderiliyor ve bu sürece itiraz edebilme imkânı fiilen ortadan kalkmış durumda. Eğitim politikaları da aynı yönü gösteriyor. Çin parlamentosunun kabul ettiği “etnik birlik yasası” Mandarin dilini eğitim sisteminin merkezine yerleştiriyor ve anadilde eğitim giderek ortadan kaldırılıyor. Böylece yalnızca ekonomik hayat değil, dil, kültür ve toplumsal hafıza da dönüştürülmeye çalışılıyor. Ortaya çıkan tablo güvenlik politikalarının ötesine uzanan geniş çaplı bir toplumsal mühendislik sürecine işaret ediyor.

Nitekim Çin yönetiminin kullandığı siyasi dil de bunu ispatlar nitelikte. Geçen sene Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nin kuruluşunun 70. yılı kutlamalarında konuşan Çin lideri Xi Jinping bölgede “Çin ulusunun tek bir topluluk olarak inşa edilmesi gerektiğini” vurgulamıştı.

Çin üzerine çalışan akademisyen Timothy A. Grose bu söylemin uzun vadeli bir asimilasyon projesinin ideolojik çerçevesi olduğunu, kamplar, yatılı okullar ve zorunlu iş gücü transfer programlarının yalnızca güvenlik tedbiri olarak düşünülmemesi gerektiğini söylüyor. Bu araçlar bölgenin kültürel dokusunu dönüştürmeye yönelik daha geniş bir stratejinin parçası. “Ulus inşası” söylemi burada yeni bir toplum yaratma iddiasını taşıması demek. Bu da halkın hafızasını, dilini ve inancını aşındırarak ilerletmekle meydana geliyor.

Bu noktada kaçınılmaz soruyu sormalıyız. Doğu Türkistan’da yaşayan Uygurlar kimdir? Uzak bir coğrafyada yaşayan ve dünya siyasetinin sert dengeleri içinde unutulmuş bir azınlık mı? Yoksa tarih, dil ve kültür bağlarıyla bizim dünyamızın parçası olan insanlar mı? Türkiye’de yıllardır kullanılan “soydaşlarımız” ifadesi bu soruya verilmiş cevabı içinde taşıyor. Soydaş kelimesi duygusal bir hitap olmanın ötesinde ahlaki bir sorumluluğu ifade eder.

Doğu Türkistan meselesi tam da böyle bir vicdan sınavı haline geliyor. Mesele yalnızca Çin’in politikaları değil aynı zamanda dünyanın geri kalanının sessizliği. Küresel ekonomi Çin etrafında dönüyor. Devletler insan haklarını savunmayı sevse de ekonomik çıkarlar devreye girdiğinde diplomatik dil hızla değişiyor ve bunu en sağlam şekilde tecrübe etmiş ülkelerden birisiyiz.

Bugün Ma Ruilin’in tanıklığı ve Birleşmiş Milletler raporları aynı soruyu yeniden gündeme getiriyor. Dil, inanç ve kültür yavaş yavaş silinirken dünya ne yapıyor, biz ne yapıyoruz?

Savaşın yalnızca bomba ve tankla yapılmadığını hatırlatan bir tabloyla karşı karşıyayız. Bazen bir halkı yok etmek için ordulara gerek olmaz. Yeterince güçlü bir devlet aygıtı, yeterince sıkı bir gözetim düzeni ve yeterince uzun bir sessizlik bu işi sessizce yapabilir.

Gazze’de, İran’da ve Ukrayna’da olanlar dünyanın gözü önünde yaşanıyor. Doğu Türkistan’da olanlar ise çoğu zaman dünyanın gözleri başka yere çevrilmişken gerçekleşiyor.

Bu yüzden asıl soru şudur:

Dünya savaşların gürültüsünü konuşurken, bir halkın sessizce silinmesine kim bakacak?

YORUMLAR (2)
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.