Bu yaz Marcus Aurelius’un ‘Kendime Düşünceler’ adlı kitabını attım çantama. İş Bankası Yayınları’nın beyaz kapaklı klasikler serisinden… 1800 sene önce yaşamış ölmüş bir Romalı imparatorun askeri sefer sırasında çadırında kendisi için tuttuğu notlar niçin ilgilendiriyordu beni? Her şeyden önce Ege’de bahçesi zeytin ağaçlı, duvarı taştan evler arasında zaman yavaşlamış, kentin hareketliliği çok uzaklarda kalmışken iki bin yıllık antik metinleri okumak insanı iyileştiriyor. Ölüm, hayatın gelip geçiciliği, onu yavaş ve erdemli yaşamak gereği üstüne söylenenler artık ne kadar basmakalıplaşmışsa da geçerliliğini koruyor.
Kutsal metinler gibi eski ama en az onlar kadar haklı. Felsefenin ve dinin bahçesinden devşirilen çiçeklerden bir demet: Nasıl yaşamalı? Hayatta ne yapmalı? Nasıl birisi olmalı? Gerek Yunan/Roma dünyasının antik metinleri gerekse kutsal kitaplar hayatta nasıl yaşanması gerektiğine yönelik bir dikkat geliştiriyor insanda.
“Tanrılara saygı göster, insanlara yardım et” diyor Marcus Aurelius: “Bundan böyle yaşamı her an sona erecek biri gibi düşünmeli, konuşmalı ve her işini öyle yapmalısın. (…) Kısa süre sonra sen de o da öleceksiniz, bundan daha kısa bir süre sonraysa isminiz bile kalmayacak ardınızda (…) Güçlü bir akıntıya benzer zaman. (…) Peki ne yapmalı? İçtenlikle yeryüzünden silinmeyi ya da bu dünyadan göçmeyi beklemeli. Fakat o zaman gelene kadar neyle yetinmeli? Yetinmemiz gereken Tanrıları onurlandırmak, onları methetmek, insanlara iyi davranmak, onlara katlanmak ve sabretmektir. (…) Güneşin altında yeni hiçbir şey yok, her şey aynı ve geçici. (…) Dünya bile evrende sadece bir noktadır.”
Başımızın üstünde mavi beyaz bir gök; ardı cümbüşlü karanlık. Ona bakarken ürperip sıkıştığını söyleyince karım, “ardını düşün” dedim: “Ardı koyu karanlık.” Gezegenimizin, yıldızların ve göktaşlarının uçuştuğu bu karnavalca karanlığın içinde yuvarlanışını düşünmekle yaşadığımız hayatlar, günlük dertlerimiz hızla önemsizleşiyor gözümüzde. Marcus Aurelius’un meditasyonlarını okumak da göğü seyrederken hissettiğimiz ‘önemsiz her şey’ duygusunu pekiştiriyor. Ege, manzara, antik metinler, deniz, zeytin ağaçları, yavaşlık, sıcak... Hepsi altın bir hunide birleşip ruhuna akıyor insanın, kişiliğini terbiye ediyor.
Modern psikoloji de çok şey almış Stoacılık’tan. Bunalımdaki yorgun kentli insana da şifa veriyor. Yeni bir bakış açısı öneriyor: Kontrol edebileceğin şeylere odaklan, ölümü sürekli hatırla, insanlar kusurludur unutma, nefsini dizginle, erdemli ol, evren bir düzene sahiptir… İki bin yıl önce Ege’de, zeytin ağacı gölgesinde, beyaz mermerler üstüne oturup sohbet eden birtakım insanlardan bize kalanların bu denli güncelliğini koruması şaşırtıcı. Sahiden de güneşin altında yeni hiçbir şey yok… Eşya değişiyor, maddi dünya değişiyor, insanın doğası aynı kalıyor.
Tatili kent yaşamından uzaklaşmak olarak görüyorsak, bir dinlence, zihnimizi de bu telaştan ve koşturmacadan bir parça uzaklaştırmalıyız. Onu hayatımıza ve kendimize dışarıdan bakmanın vesilesi kılmalıyız. Modern yaşama kutsal bir mola… Kendimize dair düşünmek… Marcus Aurelius’un bu basit kitabı oldukça işe yarar bu anlamda. Yormuyor. Sıkmıyor. Belki biraz sıradan gelecek ilk okuyuşta. Hiçbir özgünlüğü yok, diyeceksiniz. İki bin yıldır yazıla söylene retorik halini almış da olabilir Stoacılık. Ama olsun. Gerçek tekrarlandıkça eskimez ki… Hem eşya dışında hiçbir şey değişmemişse iki bin yıldır, okuduklarımızı niçin değiştirelim, yazılanları niçin unutalım, değil mi?
Bu toz fırtına içinde… Bu yorucu gündelikten kurtulmanın yolu ne? Okumak ve kitaplar… Ve tefekkür. Şimdi birkaç sayfa daha okuduktan sonra kitaptan, denize, sırt üstü yüzerken hem denizin hem başımın üstündeki göğün bir parçası olduğumu hissetmeye gidiyorum. Marcus Aurelius’un dediği gibi, bizi koruyup gözetecek yegâne şey felsefedir. Felsefe yani alem, hayat, zaman ve kendimiz üzerine biteviye düşünüp, antik metinleri/kutsal kitapları dindarca bir kararlılıkla tekrar tekrar okumak…
