Çocukluğumun en özel hatıralarından biridir; rahmetli dedemin o TCDD armalı, gümüş köstekli cep saatini avucuna alıp büyük bir sükunetle kurduğu o anlar... O saniyelerde zaman sanki durur, sadece zembereğin o ritmik ‘çıt çıt’ sesi duyulurdu. Bizim kuşaklar için cep saati yabancı bir nesne değil; her evde bir büyüğün yelek cebinden sarkan, intizamın ve vefanın simgesi tanıdık bir dosttur. Hatta bu küçük metal kutuların bir milletin kaderini değiştirdiğine şahitlik etmişliğimiz de vardır; Conkbayırı’nda Mustafa Kemal’in göğsüne isabet eden şarapneli durduran ve onu hayata bağlayan o mucizevi cep saati gibi...
HEMEN HEPSİ ÜNİK 305 PARÇA
İşte bu tanıdık hatıraların peşine düşmek, dijital ekranların ruhsuz rakamları arasında saniyelerin ağırlığını unuttuğumuz bir çağda o analog rüyaya geri dönmek isteyenleri bugünlerde muhteşem bir sergi bekliyor. Türkiye’nin önde gelen koleksiyonerlerinden Mehmet Çebi’nin ‘Muhteşem Cep Saatleri’ sergisi, MSGSÜ Tophane-i Amire Kültür ve Sanat Merkezi’nin tarihi atmosferinde kapılarını açtı. 16. yüzyıldan 20. yüzyılın şafağına uzanan 305 nadide parçadan müteşekkil bu seçki, sadece bir saat koleksiyonu değil; insanın ölümlülüğe karşı verdiği o görkemli, mekanik ve estetik mücadelenin 400 yıllık bir dökümü.
GEZERKEN TANPINAR’IN İZİNİ SÜRDÜM
Sergideki her bir parçayı incelerken, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ‘Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ndeki o sarsıcı "Saatin kendisi mekân, yürüyüşü zaman, ayarı ise insandır" tespiti çınladı kulaklarımda. Tanpınar’ın dünyasında saat bilindiği gibi soğuk bir metal yığını değil, sahibiyle beraber yaşayan, onunla gülen veya kederlenen müstakil bir şahsiyetti. Tophane-i Amire’nin o devasa kubbeleri altında sergilenen bu cep saatleri de, aslında Muvakkit Nuri Efendi’nin o eski ve asil zaman anlayışına bir selam duruşu gibi. Hayri İrdal’ın o meşhur enstitüsünde aradığı ‘ayar’, sanki bu 305 nadide parçanın kusursuz işleyişinde saklı.

KOLEKSİYONUN RUHU OSMANLI’YA ÖZGÜ ZEVK
Serginin kalbinde, dünya saatçilik terminolojisine bu topraklardan damga vurmuş bir kavram yatıyor: ‘Turkish Market’. Sergide görüyoruz ki, 18. ve 19. yüzyılın Breguet, George Prior, Markwick Markham gibi deha ustaları, Osmanlı sarayının ve İstanbul aristokrasisinin rafine zevki için adeta birer ‘mekanik şiir’ kaleme almışlar. Sergiye eşlik eden katalogda da incelenebileceği üzere; o meşhur ‘Osmanlı Rakamları’ (Ottoman Numerals) ile bezenmiş beyaz emaye kadranlar, sadece vakti göstermiyor; cihana nam salmış bir imparatorluğun estetik kodlarını saniyelerle harmanlıyor.
DİPLOMASİ VE GİZEM BİR ARADA
Parçalar arasında öyleleri var ki, her biri başlı başına bir roman konusu olabilir. Rus Çarı II. Nikolay’ın Osmanlı’ya gönderdiği pırlanta işlemeli o nadide cep saati veya Sultan Abdülaziz’in vakur silüetini kapaklarında taşıyan Auguste Courvoisier imzalı şaheserler... Bu sergiyle anlıyoruz ki cep saatleri geçmişte sadece bir aksesuar değil; bir diplomatik dil, bir sadakat nişanesi ve birer sanat objesi.

MEHMET ÇEBİ’NİN İSTANBUL’A VEFASI
Modern Türk hat sanatına verdiği destekle tanıdığımız, pek çok genç yeteneğin yolunu açan Mehmet Çebi, bu sergiyle bizi kalemin ucundan alıp zembereğin kalbine, bambaşka bir diyara götürdü. Açılış töreninde Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Dr. Batuhan Mumcu, İstanbul Valisi Davut Gül, Fatih Belediye Başkanı Mehmet Ergün Turan ve İstanbul Emniyet Müdürü Selami Yıldız gibi isimlere koleksiyonu bizzat gezdiren Çebi’nin haklı gururu yüzünden okunuyordu.
SONRAKİ DURAK LONDRA
Öte yandan sergideki tanıtım metinlerinin İngilizce oluşu, benim gibi dil bilmeyenler için ilk bakışta bir mesafe hissi yaratsa da, arkasında yatan hikaye aslında koleksiyonun evrenselliğine dair önemli bir ipucu. Öğrendiğime göre, başlangıçta Londra’da dünya vitrinine çıkması planlanan bu görkemli seçki, Mehmet Çebi’nin zarif bir vefa borcuyla ilk durağını İstanbul olarak belirlemiş. O halde, İstanbullulara da küratörlüğünü Yusuf Şimşekçaktı’nın üstlendiği bu zaman yolculuğunu, 9 Nisan’a kadar Tophane-i Amire’nin o mistik kubbesi altında ‘vaktin asil sesini’ dinlemek düşüyor.
***

KADINLARDA MÜCEVHERE DÖNÜŞEN ZAMAN
Serginin en zarif eserleri bana göre, bir zamanlar kadınların bel kemerlerine asarak taşıdığı ‘Chatelaine’ (Şatlen) saatlerden oluşuyor. O dönemde kıyafetlerde cep bulunmaması, saatçiliği mücevher sanatıyla birleştirmiş. İncilerle bezeli lir formundaki saatlerden, kanatları açıldığında kadranı ortaya çıkan mine işlemeli böcek figürlerine kadar bu seçki; vaktin, kadın zarafetiyle nasıl birleştiğinin kanıtı. ‘Zamanın her an görünür olması kaba sayıldığı için’ broşların ardına gizlenen o minicik kadranlar, serginin en büyülü detayları.
Sergideki bu ince işçilikli kadın saatlerini incelerken, zihnim ister istemez Türk edebiyatının meşhur kadın kahramanlarından birine, yine Tanpınar’ın ‘Huzur’undaki Nuran’a gidiyor. Osmanlı terbiyesiyle yetişmiş, modern ama köklerine bağlı Nuran’ı tasvir ederken Mümtaz, sık sık zamanın ve mekanın iç içe geçtiği o büyülü anlardan bahsederdi. Sergideki bu nadide parçalar bana tam da zamanın bir akıştan ziyade bir 'estetik bütünlük' olarak işlendiği bu romanı anımsattı. Tanpınar’ın 'vakti bir mücevher gibi yaşama' felsefesi, sanki bu sergideki mine işlemeli, altın kasalı saatlerde somut birer gövdeye bürünmüş.

SARAY TADINDA BİR SEÇKİ
Tophane-i Amire’nin devasa kubbeleri altında saatlerin tiktaklarını dinlerken, Türkiye’nin en mahir antika saat restoratörlerinden Fatih Serhat Yurttakal ile karşılaşıyorum. Yurttakal, eserleri büyük bir hayranlıkla incelerken sohbetimize şunları ekliyor:
"Mehmet Çebi aslında Türkiye’de bir ilke imza attı. Ülkemizde antika saat koleksiyonu yapan çok isim var ama Çebi, bu boyuttaki bir hazineyi ilk kez halka arz ederek görücüye çıkardı. Bu, yurt dışında da sayılı koleksiyonlar arasına girecek bir seçki. Her birinin ayrı bir hikayesi olan bu nadir saatleri bizlerle buluşturduğu için kendisine teşekkür borçluyuz. Özellikle literatürde 'Nürnberg Türk' olarak anılan, dünyanın en iyi ustaları tarafından sadece bizim coğrafyamız için üretilen o özel kadranlı saatler tam anlamıyla saray tadında parçalar. Bunların birebir örneklerini ancak saray envanterlerinde görebilirsiniz. Sergilenen Osmanlı eserlerinin her biri unik ve paha biçilemez."

DÜNYA MÜZELERİNİN PEŞİNDE OLDUĞU PARÇALAR VAR
Serginin bir diğer köşesinde, antika saat dünyasının duayen ismi Metin Gurger ile uzun bir sohbete dalıyoruz. Çebi’yi 30 senedir tanıdığını belirten Urger, bu koleksiyonun perde arkasını ve küresel değerini anlatırken heyecanını gizleyemiyor: "Çebi’yi yıllardır tanıyan biri olarak, bu muazzam koleksiyonun son birkaç yılda nasıl bir titizlikle toplandığına şahidim. Burada 330 civarı eser var ama biliyorum ki Çebi’nin hazinesi çok daha derin. Bu eserlerin çoğu zamanında Osmanlı’ya sunulmuş diplomatik hediyeler; Topkapı ve Dolmabahçe saraylarındaki örneklerle yarışacak kalitede. Bugün birçoğu yurt dışındaki müzayedelerde 15 bin ile 100 bin dolar arasında alıcı buluyor. Özellikle Breguet’nin Osmanlı’nın hem Rumeli’deki hem Anadolu’daki topraklarını gösteren haritalı saati, dört padişahın babası olan ve yapımı ölümünden sonra da devam eden Abdülmecid portreli Courvoisier imzalı saat ve Rus Çarı I. Nikola’nın Kraliçe Victoria ve eşi Prens Albert’e hediye ettiği, iki ülkenin arasını düzelten ziyaretin hatırası 1844 tarihli o eşsiz parça, bugün dünya devlerinin müzelerine katmak için yarışacağı cinsten."



