Dünya çapında moda trendlerinden sosyolojik tartışmalara kadar geniş bir iz bırakan Peaky Blinders, altı sezonluk ekran serüvenini 20 Mart’ta Netflix’te yayınlanan sinema filmi ‘The Immortal Man’ (Ölümsüz Adam) ile taçlandırdı. Cillian Murphy’nin Oscar kazandığı ‘Oppenheimer’ sonrası ilk büyük sınavı olan bu film, Tommy Shelby’nin ekrandaki epilog niteliğindeki son yürüyüşünü iki saate sığdırıyor. Ancak karşımızda duran tablo, İngiliz pusunun ardına gizlenmiş tanıdık bir ‘aile’ dramı: Adeta bizim ‘Aile Şerefi’ndeki o sarsılmaz sadakatin Birmingham usulü, yani Yeşilçam hikayelerinin hallicesi…
BLITZ’İN GÖLGESİNDE BİR ANTİ-KAHRAMAN
Yıl 1940. Midlands, Nazi Almanyası’nın Blitz saldırılarıyla sarsılırken, biz Tommy Shelby’yi terk edilmiş bir malikanede, anılarını daktiloya çeken kederli bir ihtiyar olarak buluyoruz. Dizinin sonunda kendi ölümünü kurgulayıp Roman karavanını yakan o adam, şimdi tüberkülozdan kaybettiği kızının hayaletiyle avunan, kendisine çalışan tek adamının avladığı güvercinleri yiyen yalnız bir figür. Dizi boyunca başını dertten derde sokan kardeşi Arthur’un yokluğu ise bu yalnızlığın en ağır yükü. Filmin omurgasını, Nazilerin İngiltere’yi bombayla değil, sahte parayla ekonomi üzerinden çökertme planı oluşturuyor. Tim Roth’un canlandırdığı faşist John Beckett karakteri, İngiliz piyasasını Alman yapımı sahte parayla doldurmayı hedeflerken, bu karanlık plana Tommy’nin çingene oğlu Duke’u (Barry Keoghan) alet etmeye çalışıyor. İşte tam burada, film o evrensel ve kadim temaya, baba-oğul çatışmasına dümen kırıyor.
DEVLET VE SUÇUN ‘AİLE’ OLDUĞU AN
Tommy Shelby bu kez Nazilere karşı, adeta iyilik timsali, vatansever bir adam olarak sahnede. Geçmişte Winston Churchill ile yaşadığı çatışmaları bir kenara bırakmış görünen Tommy, “Bize madalya vermeyecekler ama iyi bir şey yapmış olacağız” diyerek devlet için gönüllü olarak kirli ama hayati bir işe girişiyor. Film boyunca eş zamanlı olarak devlet-tebaa ve baba-oğul çatışmasını izliyoruz. Her daim ‘üvey evlat’ muamelesi gören Çingenelerin vatan savunmasındaki sessiz fedakârlığına; Tommy’nin ailesine sonradan dahil olan ‘gayrimeşru’ oğlu Duke ile kurmaya çalıştığı o eğreti ama sarsılmaz bağ eşlik ediyor.
Steven Knight’ın senaryosu, İncil’den pasajlarla (Markos 13:12) ihaneti ve kan bağını sorgularken, işin sonunda yine o bildiğimiz son limana varıyor: Aile. ‘Rom Baro’ yani Çingeneler Kralı Tommy, Birmingham sokaklarında at sırtında dizinin hayranlarının özlediği o soğuk ama kararlı ifadesiyle ilerlerken aslında kendi köklerine ve ailesine kavuşuyor. Çünkü gökyüzünden Çingenesinden İngiliz’ine, herkesin ocağına bombalar yağdıran ortak düşman kapıda.
SON SIĞINAK VE SON CELLAT
Filmin sonu bize sinema tarihinin en güçlü Çingene anlatısı olan ‘Çingeneler Zamanı’ (Time of the Gypsies) filminde geçen “Kendi kanından olanın elinden ölmeyi seçmek, aslında evine geri dönmektir” felsefesini hatırlatıyor. Artık huzur arayan Tommy Shelby için kağıda döktüğü bütün geçmişinin, o meşhur çingene arabasında bedeniyle birlikte yanıp kül olması dert değil; yeter ki fedakârlığı bilinsin. Çünkü nihayetinde Tommy, ‘kara kışta’ düşman tarafından yok edilmeyi değil, kendi kanından birinin eliyle bu dünyadan çekilmeyi tercih edecek kadar köklerine bağlı. İşte uzun süredir beklenen filmde bize veda eden Tommy Shelby bu; her şeyin sonunda iyisiyle kötüsüyle artık sadece ailesinin ve hayranlarının hafızasında yaşamayı seçen bir ‘Ölümsüz Adam’.
İKİNCİ EKRAN SENDROMU
‘Ölümsüz Adam’, görüntü yönetmeni George Steel’in ustalığıyla büyüleyici bir atmosfer sunuyor. Kuzey İngiltere’nin çiğ soğuğunu ve antik şehirlerin pusunu iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Ancak bu görsel ihtişamın ardında, senaryonun artık “ikinci ekran sendromu” dediğimiz, telefonla vakit geçiren izleyiciyi yakalamaya çalışan basitleştirilmiş diyalogları göze çarpıyor. Dizi boyunca suç sarmalında şiddet ve zeka dolu sürprizlere alışkın olan izleyici bu filmde biri barda, biri domuz ahırında geçen iki sahneyle avunacak; çünkü yönetmen Tom Harper nihayetinde bir Tarantino ya da Scorsese değil. Acı dolu ama bir o kadar şık bir iş olan filmde, oyuncu kadrosunun bıçak gibi keskin elmacık kemikleri, görselliği adeta bir moda çekimi estetiğine taşıyor. ‘Ölümsüz Adam’, tüm kusurlarına rağmen Tommy Shelby’nin hatırına izlenmeyi kesinlikle hak ediyor.
