Taraftarların kullandığı tezahürat ve şarkılara bakarsak haksız sayılmaz. Eco’dan yola çıkarsak futbolu bir ‘seks ve savaş simülasyonu’ gibi düşünebiliriz hiç zorlanmadan. Hem [dikizleyenler] seyirciler hem de [savaşanlar/sevişenler] oynayanlar bize bol miktarda malzeme verebilir. Ayrıca Eco, ‘futbol tutkusunu, meşhur Freudyen ölüm isteğini yerine getirme potansiyeline sahip, tehlike dolu eğlenceleri izlemek ve hatta onlara katılmak arzusuyla bir tutar’ Peter Pericles Trifonas’ın aktarımına göre. [Umberto Eco ve Futbol, Everest Yayınları]
Yine de Umberto Eco gibi futboldan nefret etmemiz için sıralanan nedenler kadar, etmememiz için de nedenler sıralanabilir. Futbol daima milliyetçi şiddeti körüklemiyor çünkü. Stefan Berger’e göre Dünya Kupaları Almanların tekrar ‘Alman gibi’ hissetmesini ve 1945’te yerle bir olan ulusal kimlikleriyle barışmalarını sağladı. Bizim milli gururumuz üzerinde de dalgalı izler bırakıyor. Türk Milli Takımı’nın bir zamanlar İngiltere Milli Takımı’ndan sekiz gol yemesi Türk kimliğinin, Türk anlayışının, Türk örgütlenme/yapış ediş biçiminin, Türk kültürünün İngiliz/Batı kimliğine, anlayışına, örgütlenme biçimine, kültürüne bir kez daha kaybedişi gibi düşünüp kahrediyordu bizi. Bugün Dünya Kupası’nda grup aşamasında anlamsız biçimde elenmek de öyle... Kulüp düzeyinde olsun, milli düzeyde olsun, Batılı bir takıma karşı alınan sürpriz galibiyetler ve kupalar da tam tersine: Yüzyıllardır yenildiğimiz Batı’dan intikam alabildiğimiz ender anlardan birisi sayılıp gözümüzü kamaştırıyor. Coşkulu fanatikler, Avrupa sesimizi -bir kez daha- duysun, Türklerin ayak sesinden -bir kez daha- ürksün istiyor…
Anlıyorum: Genelde bir futbol takımını desteklemek ilkel dürtülerimizi [kabileci güdülerimizi] kıpırdatarak ‘biz olma’ duygusunu bize geri verir. Son zamanlarda bizde yaşananın aksine, milli maçlar, milli turnuvalar, özellikle Dünya Kupaları ülke içindeki çatışmaları bir süreliğine de olsa yatıştırır, farklılıkları tek bir bayrak altında toplar. Tıpkı dışarıdan gelen tehdide karşı birleşilen savaşlarda olduğu gibi. Uluslar, futbol, para, kupa… Harari’nin ‘kurmaca/mit’ saydığı her şey turnuva boyunca aynı küme içinde kesişir ve turnuva, ona devam etme başarısı gösteren uluslar başta olmak üzere bütün bir dünyayı modern ve seküler bir hac karnavalına dönüşerek oyalar.
Evet, modern ve seküler bir hac karnavalı Dünya Kupası. İnsanın en eski içgüdülerini [aidiyet, hikâye, rekabet] en saf haliyle tetikleyip kendi yaşamıyla birleştiriyor. Belli bir zaman dilimi içinde belli aralıklarla tek bir yerde toplanmak, ortak semboller, bayraklar, marşlar, coşku, gözyaşı, tutku, kimlikler, hikâyeler… Modernleşmeyle kaybedilen kutsallık Dünya Kupası’yla yeniden üretiliyor artık. Ritüellere ve mitolojilere ihtiyaç duymaya devam eden modern kentli insana kahramanlar, hainler, yükselişler, düşüşler, kefaret, suç, haz, günah gibi bir yığın şey sunuyor. Yüzyıllar sonra Achilles’in yerini Ronaldo almış gibi.
Nadir düzenlendiği için yakalayana ‘tarihe/mitolojiye yazılırken tanık olma/seyrederek katılma şansı’ da sunan her turnuva ayrı bir hikâyeye gebe… Sıkıcı günlük yaşam, rutin telaş bir ay boyunca askıya alınıp, önemli maçlarla büsbütün kırılıyor. Kontrollü ve öngörülebilir günlük yaşam yerini kontrolsüz bir belirsizliğe/heyecana bırakıyor: Acaba kim şampiyon olacak? Bu penaltı kaçacak mı? Hele hele final maçları sırasında, kutsal dinlerdeki hesap günü inancı seküler imajlarla simüle edilip gerçek kılınıyor: Dua eden milyonlarca insan, kazananın her şeyi aldığı, kaybedenin her şeyi kaybettiği, bir takım/ulus için nihai yargının verildiği büyülü doksan dakika…
Bütün dünyanın dört yılda bir de olsa aynı ekrana bakıp aynı gündemle meşgul olmasından hoşlanıyorum. X’e son gelen çeviri özelliği de bu ortaklık duygusunu güçlendirdi bu kez. Kendi milletini ve kültürünü diğer milletlerden ve kültürlerden daha üstün görenleri haksız kılacak bir enstrüman artık futbol ve Twitter. Atılan tweetler gösteriyor ki, İspanyollar veya Meksikalılar da bizler kadar komik ve zeki...
Yirmi dört yıl sonra katılıp erken bırakmak zorunda kalsak da kıymetini bilmeli. Dünya Kupası maçları da romanlar ya da filmler gibi, bizi daha fazla insan kılıp başkalarını anlamamızı sağlıyor. Benedict Anderson’un işaret ettiği gibi, ulus nihayetinde ‘paylaşılan bir hayal’dir. Dünya Kupası da paylaşılan ortak bir hayal sunuyor bütün insanlığa. Savaşmaya bunca hevesli olduğumuz bir dönemde üstelik.
