Bu satırları ortalama 100.000 satan bir gazetede yazdığıma göre...” Enis Batur’un yıllar önce [1990’da] verdiği rakamlar kuşkusuz değişti, ama Batur’un çizdiği tablo bütünüyle geride kaldı mı? Nüfusumuz yüzde 63 arttı ama okur sayısı da aynı düzeyde artış gösterdi mi acaba?
Bağdat Caddesi’ndeki ‘Remzi Kitabevi’ kapanıyormuş. Sarıyer’de oturduğum için Cadde’nin müdavimi değilim. Benim için şehrin öte ucu. Raflar arasında eşelenmek, kitap satın almak istediğimde ya Beşiktaş’a ya da İstiklal Caddesi’ne gidiyorum. Aradığım kitabı bir bulup-iki bulamadığım İstinye Park’taki D&R diğer şubeleri gibi oyuncak ve teknoloji ürünleri satan bir mağazaya evrildi bile. Geçenlerde uğradığımda gördüm ki pasta ve kahve de satmaya başlamışlar. Kimi suçlayalım peki? Kâğıt-kitap fiyatlarını mı? Dükkân kiralarını mı? Yoksa okuru mu? Okumayanları mı?
X’te bir video kliple karşılaşmıştım: Otobüslerde, kafelerde, parklarda, bahçelerde, banklarda kitap-gazete okuyan Parisliler... Bizim kent içi manzaramız geliyor gözümün önüne. Metroya bindiğimde bazan, insanlık hallerini merak eder, arkaya doğru uzayıp giden vagonu seyrederim. Telefona eğilmiş yüzlerce kafa. Ekranı kaydıran ya da renkli baloncuklar patlatan yüzlerce parmak. Distopik bir toplum anlatısının uysal yurttaşı gibi herkes. Ürkütücü.
Enis Batur’un yazdığı geliyor aklıma hemen: “Kitap okumamanın, kimsenin hayatında yeri doldurulamayacak bir boşluk açtığına inanmıyorum.” Batur o denemesinde ezici çoğunluk kitap okumuyoruz diye hayıflanmıyorsa, küçük bir azınlığın, okuyanların yani onlar adına hayıflanmasını pek de anlamlı bulmadığını da yazmıştı. Haksız sayılmaz aslında. Bu ülkede kimse kitap okumuyorsa, yeteri kadar okunmuyorsa niçin oturup yas tutalım? Okumuyorlarmış. Varsın okumasınlar. Zorunda mı herkes okumaya? Bize ne!
Peki öyleyse niçin rahatsız ediyor beni metroda-otobüste telefonlarına gömülmüş kalabalık? Ben okuyarak ve yazarak bu edimi hayatımın merkezine koyuyorsam şayet, onu başkalarına da salık ediyorumdur zaten. Sartre’ın dediği gibi “olmak istediğimiz kimseyi yaratırken herkesin nasıl olması gerektiğini de tasarlarız.” Bugün hâlen evimde televizyon yoksa, her gün bir miktar okumadan-yazmadan geçmiyorsa günüm, bu yaşam biçimini doğru bulduğum anlamı da çıkar elbette. “Nasıl yaşamalıyız?” sorusuna “böyle yaşamalıyız” diyerek benimsediğim yaşam tarzını öneriyorumdur herkese. Ama kendime yakıştırdığım şeyi onlar da yapmıyor, böyle yaşamıyor diye eleştirme, küçümseme, öfkelenme hakkına sahip miyim? Yoksa benim gibi düşünmeyenlere, inanmayanlara, yaşamayanlara karşı hoşgörülü mü olmalıyım?
Okunmamasından şikâyetçiysek okunmasından ne murat ediyoruz? Kitap, daha dindar, daha seküler, daha milliyetçi, daha sosyalist, daha liberal, daha demokrat mı kılmalı okuyanı? Yoksa en önce beklediğimiz, insanlardaki anlayışın, hoşgörünün, nezaketin gelişmesi mi olmalı? Bir veriye değil, sezgilerime ve kişisel gözlemlerime dayanarak söylemeliyim ki, Türkiye’de kitap okunmamasından yakınan kimilerinde, başkalarını kendilerine benzetme arzusu seziyorum. Kitap yıpratılarak okunacak, bize keyifli vakit geçirtecek, haz verecek bir şey değil de okuyup hayatımızı kökten değiştirmesini umduğumuz fetişleştirdiğimiz bir nesne sanki.
Okuma eyleminin kendisine kutsal bir anlam yüklemek niye? Okumanın bizi nasıl bir insana dönüştürdüğü ilgilendirmeli; yani sonuçları. Bizi daha hoşgörüsüz ve anlayışsız yapıyorsa okumak, hayatın anlamını kavradığımızı sanıyorsak, yaygın bir entelektüel hastalığı olan başkalarını değiştirme arzusuna ve kibre kapılıyorsak, radikalleştiriyorsa bizi neye yarar? Okumak empati duygumuza katkı yapıyorsa, kuşkulanmayı, ötekine anlayış göstermeyi öğretiyorsa bize, zihnimizi farklı yorumlara açıyorsa anlamlı diyorum. Elbette bu beklenti de tartışılabilir. Belki bu da benim kitaba yüklediğim başka bir kutsiyettir. Bilemiyorum.
Öyleyse metroda-otobüste ekranlara gömülenlerin ne yaptıkları hakkında hüküm vermeyi, çok okuyor gözüken Fransızlara imrenmeyi bırakmalı. ‘Remzi’ kapanıyor diye üzülebiliriz fakat öfkelenmekten de vazgeçmeli. Yunus Emre’nin dediği gibi: “İlim ilim bilmektir/İlim kendin bilmektir/Sen kendini bilmezsin/Ya nice okumaktır...
