Ve geriye yalnızca sessizlik kalıyor işte, her şey olup bitince; miğferlerin, çığlıkların, kılıç şakırtılarının, at kişnemelerinin, bando ve top gümbürtülerinin arasından gelen korkunç ve düzenli bir uğultudan sonra, bu ova kadar geniş ve sessiz bir boşluk…” Küçük cep defterimden…
20 Ocak’ta Waterloo’daydım. Kitaplardan okuyup filmlerden seyrettiğim bir öykünün/bir düşüşün izini sürmek için uğradım, Brüksel’e otuz kilometre uzaklıktaki bu sakin kasabaya. Sakinliği her Orta Avrupa kasabasının sakinliği; sıkıcı, yavaş ve düzenli. Dünyada ‘126 tane Waterloo’ varmış; Waterloo adında 126 kasaba ya da şehir… Ama Napoleon yalnız birisinde yenildi. Burada. Yenildi ve tarihin dışına itildi!
İtildi çünkü Victor Hugo’nun dediği gibi “Tanrı’nın canını sıkıyordu” Napoleon. Hugo ‘Sefiller’ romanının ikinci cildinin [Cosette] birinci kitabını tamamen Waterloo’ya ayırmıştır; elimdeki baskıda 67 sayfa. Asıl öyküsüne bir çerçeve çizerken Waterloo fasikülünde, dünya edebiyatının en iyi savaş tasvirlerini hediye eder bize: “18 Haziran 1815’te, atın üzerindeki Robespierre yere devrilmişti.” Tarih romandan öğrenilir mi, diye tartışılıyor ya zaman zaman ülkemizde. Hangi tarih kitabı, hangi resmi vesika Napoleon’un dramını ve Waterloo’yu Victor Hugo kadar iyi anlatabilir acaba? Yolunuz Brüksel’e düşerse, muhakkak gidin Waterloo’ya. ‘Sefiller’i okuduktan sonra elbette. Waterloo’yu Victor Hugo’nun kaleminden gördükten sonra.
Niçin önemli savaş meydanları peki? Niçin heyecanlandırıyor beni? Bireyin tarih içindeki gülünç konumunu hatırlatıyor insana. Ve meleklerce Tanrı’ya yöneltilmiş, Waterloo’yu, Çanakkale’yi, Normandiya’yı görünce anlam kazanan o soruyu: “Biz seni övgü ile tesbih ederken ve senin kutsallığını dile getirip dururken orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?” Yukarıdan baksam diyorum; bayrakları başka, inançları başka, dilleri başka iki insan kümesi nefretle birbirine saldırmışken, birkaç kilometre havadan seyretsem onları. Waterloo’yu. Çanakkale’yi. Normandiya’yı. Çalışkan ve telaşlı karıncaları seyreden meraklı bir çocuk gibi. Daha bir anlamsız geliyor ölmek ve öldürmek. Hayata olan inancım ve yaşamaya duyduğum tutku artıyor.
Yalnızca romanlardan beslenmiyor insan, gezileri sırasında. Haluk İnanıcı’nın İletişim Yayınları’ndan çıkmış ‘Belçika’yı Farklı Gezmek’ kitabını da karıştırıp durdum. “İstedim ki” diyor Haluk İnanıcı; “Brüksel, Brugge, Gent, Anvers sokaklarında dolaşırken, müzelerde zaman geçirirken, parklarında otururken, heykellerine bakarken, müziklerini dinlerken, kanallarında gezerken, yemeklerini tadarken hissettiğim; tarihin derinliklerinden beslenen duygular, imgeler, heyecanlar satırlar arasından okura aksın ve onları da etkisi altına alsın.” Akıyor ve etkisi altına alıyor.

Haluk İnanıcı [12 Eylül 1980] darbeden sonra üsteğmenlikten emekli edilmiş bir asker. O tarihten bu yana serbest avukatlık yapıyor, romanlar ve gezi kitapları yazıyor. Ben ‘Belçika’yı Farklı Gezmek’ kitabıyla tanıdım kendisini. Oldukça da istifade ettim. ‘Venedik’te Ölüm’ün yazarına karşılık, Georges Rodenbach’ı önermeseydi, ilgimi çekmeyecekti onun ‘Ölü Brugge’ adlı romanı. Roza Hakmen çevirisi, Selim İleri sonsözüyle… Sonra Karl Marx’ın Paris ve Londra günlerini iyi biliyordum da Brüksel macerasının durmamıştım üstünde bu kadar. İnanıcı’dan okuyana dek. Ve daha nice şey… Geniş birikimiyle, kimi zaman edebiyatın kimi zaman tarihin içinden konuşarak nelere/nerelere dikkat etmem gerektiğini öğretti bana.
Dağılmaktan hoşlanmıyorum seyahatlerde. Yavaşlıktan ve tadını çıkartmaktan yanayım. Brüksel’den sonra Gent’i atlayarak, bir başka Belçika seyahatimize bırakarak onu, doğruca Brugge’ü tercih ettik karımla. Masallarda çizilip yeryüzüne indirilmiş, Orta Çağ’dan kalma bir şehir Brugge. Kuzeyin Venedik’i… En az beş yüz yıllık, sekiz yüz yıllık, bin yıllık Belediye ve Lonca binaları… Bu görkemli ve süslemeli yapılar, demokrasi fikrinin/geleneğinin simgesi gibi gözüküyor gözüme, daima: Kendi kendini [şehirlerini] yönetmesini bilen zengin ve sanata meraklı tüccarlar/bankerler tarafından inşa ettirilmiş. Gıpta ediyor insan. Hayır, kent meydanını çevreleyen kamu binalarının ve tapınakların güzelliğine değil. Onları inşa ettiren kültürlü, köklü ve bağımsız bir zengin/soylu sınıfımızın bulunmayışına. Batı’dan farklılığımız ve bütün maluliyetlerimiz burada gömülü işte. Siyasi, sosyal, ekonomik arızalarımız burada saklı.
Evet, ‘Kenar Batı’da yaşayan her yurttaş gibi, Avrupa’ya ve kendimize dair düşünceler, kuşkular ve sorularla döndüm ülkeme. Yine de memnunum. Evde olmak güzel! Evde; kitaplığımla…
