Ötüken Neşriyat Mimar Sinan'ın yazılı mirasını okurla buluşturdu: Ölümsüz dahinin kendi ağzından anıları ve yapıları

Ötüken Neşriyat Mimar Sinan'ın yazılı mirasını okurla buluşturdu: Ölümsüz dahinin kendi ağzından anıları ve  yapıları

Mimar Sinan’ın anılarını ilk ağızdan aktaran ‘Tezkiretü’l-Bünyan’ ile inşa ettiği yapıların dökümünü sunan ‘Tezkiretü’l-Enbiye’, Prof. Dr. Suphi Saatçi’nin sunumuyla Ötüken Neşriyat’tan yayımlandı. Sai Mustafa Çelebi’nin kaleme aldığı bu iki kıymetli çalışma; ilki hayat hikâyesini, ikincisi ise devasa mimari mirasını belgelemesi bakımından Sinan hakkındaki en gerçek belgeler niteliğinde. Eserler, Osmanlı’nın methiye dolu kayıtlarının aksine büyük ustanın dünyasına doğrudan ışık tutuyor.

BESİM DALGIÇ

Beylik bir yaklaşım ama dünya tarihinde iki dehanın aynı yüzyılda yaşamaları nadirdir. Söz konusu bu dehalar Leonardo da Vinci ile Mimar Sinan’dır. 64 yaşında ölen Leonardo 1452’de Floransa’nın Vinci köyünde, yaklaşık 100 yıl yaşayan Mimar Sinan ise 1490’da Kayseri Ağırnas’ta dünyaya gelmiş. Babası bir taş ustası. Küçük Sinan, Yavuz Sultan Selim zamanında Yeniçeri Ocağı’na devşirilmiş. Hem askeri hem de mühendislik eğitiminde dülgerliği seçerek Hassa Mimarlar Ocağı bünyesinde usta- çırak ilişkisiyle yetişmiş.

Leonardo da Vinci ile Mimar Sinan farklı coğrafyalarda, farklı kültürlerde yaşamış olmalarına karşın aralarında resim ya da heykel yapma dışında büyük benzerlikler var. Her ikisi de köprüler, su yolları ve sur yapımındaki yeni önerileriyle çağlarının mimarlık anlayışına önemli katkılar sunmuşlar. Leonardo’nun tasarımlarının büyük bir kısmı uygulanmasa da günümüze kadar ulaşan çizimleri son derece dahice. Hatta sadece mühendislik değil, anatomi çizimleriyle de tıp bilimine büyük katkı sağlıyor.

Mimar Sinan’ın resim konusunda bir çalışması yok. Heykel ise o dönemde zaten yasak. Ama Selimiye’deki, Süleymaniye’deki, Edirnekapı Mihrimah Sultan’daki mimari oranlardan onun da heykel yapabileceğini düşünüyorum.

‘Tezkiretü’l-Bünyan’ ile ‘Tezkiretü’l-Enbiye’, Mimar Sinan’ın şair ve nakkaş arkadaşı Sai Mustafa Çelebi tarafından doğrudan Sinan’ın anlattıklarından yola çıkılarak yazılmıştır. Mimar Sinan’ın hayatını ve eserlerini hem şiir hem de düz yazı olarak kaleme alan Sai Mustafa Çelebi’nin bu çalışması, bir bakıma günümüzdeki söyleşi türüyle eşdeğer.

ANILARINI ANLATAN GERÇEK BELGELER

Sinan, Osmanlı İmparatorluğu’nun hemen hemen her yerinde dört yüzü aşkın yapı inşa etmiş, mimarlık mesleğini ölümüne kadar sürdürmüştür. Hatta Van Gölü için ahşap tekne bile yapmış. Daha önce başka yayınevlerince günümüz Türkçesiyle yayımlanan ‘Tezkiretü’l-Bünyan’ ile ‘Tezkiretü’l-Enbiye’ kitapları, en son 2026’da Ötüken Neşriyat’tan ‘Mimar Sinan’ın Hatıraları - Mimar Sinan’ın Yapıları’ üstbaşlığıyla çıktı. Yayıma hazırlayan Prof. Dr. Suphi Saatçi. Daha önce ‘Tezkiretü’l-Bünyan’ 1989’da Prof. Dr. Metin Sözen’in editörlüğünde yine Suphi Saatçi tarafından yayıma hazırlanmış ve Emlak Bankası MTV Yayınları’ndan çıkmıştı. Bende o kitap var; ancak o yıllarda ‘Tezkiretü’l-Enbiye’nin yayımlanıp yayımlanmadığını bilmiyorum. Taner Ay’a göre yine bir başka banka tarafından yayımlanmış ama piyasaya sürülmemiş.

Ötüken’den gayet özenli bir tasarımla çıkan bu iki kitabın önemi çok büyük. Tarihte onca önemli kişi hakkında bilinenler; Osmanlı’nın resmî devlet tarihçileri sayılan vakanüvislerin taraflı metinleri ya da methiye dolu mersiyeleri çok güvenilir değil. Ayrıca hem siyasette hem de kültürel anlamda Rönesans’tan etkilenen Fatih Sultan Mehmed dışında, II. Mahmud’a kadar Batılı tarzda portresi yapılan bir padişah yok. Tanzimat döneminde Batı tarzı resimle, fotoğraf teknolojisinin gelişimiyle bunlar aşılmış. Hülasa, Mimar Sinan’ın anılarını ilk ağızdan anlatan ‘Tezkiretü’l-Bünyan’ ile yapılarının dökümünü sunan ‘Tezkiretü’l-Enbiye’ kitapları, bu anlamda Mimar Sinan hakkındaki gerçek belgeler niteliğinde. ‘Tezkiretü’l-Enbiye’de Sai Mustafa Çelebi, Sinan’ın yapılarını manzum olarak çok hoş anlatmış. Ancak her iki kitabın kapağında da sadece Suphi Saatçi’nin adının olmasını, Sai Mustafa Çelebi’nin adının yazılmamasını garipsedim.

FATİH’LE BAŞLAYAN ŞEHİR KÜLTÜRÜ ONUNLA GELİŞTİ

Ayasofya’nın mimarları Miletli Isidorus ile Tralleisli Anthemius’un Mimar Sinan üzerindeki etkisi tartışılmaz. Muhtemelen Ayasofya’nın kubbesi, bütün İstanbullular gibi onu da büyüledi. Sonrasında Süleymaniye’yi, Selimiye’yi yaptı. Onun, Ayasofya’nın karşısına asla Sultanahmet Camii’ni yapacağını düşünmüyorum...

Fatih İstanbul’u alınca, Orta Asya’dan Anadolu’ya yüzlerce yıl önce gelen göçer Türk boyları gerçek bir şehirli olmanın ilk adımını attılar. Şehirde yaşamak şehirli olmak anlamına gelmiyor elbette; bunun için en az üç dört nesil gerekiyor. İstanbul büyük bir antik şehirdi; Osmanlı İmparatorluğu da Akdeniz havzasına sıkışmış Antikite’nin son temsilcisiydi. Dört padişah döneminde ‘Mimarbaşı’ olarak hizmet etmiş Sinan Ağa, tasarımlarıyla şehri ümran eylemiş; sadece dini yapılar değil, ne yazık ki yangınlar nedeniyle günümüze kadar gelemeyen ahşabı da sivil mimari malzemesi olarak kullanmıştı. Fatih’le başlayan şehir kültürü onunla daha da gelişti.

CUMHURİYET’İ VE TARİHİ REKLAMSIZ DÜŞÜNMEK

Her imparatorluğun bir ömrü var; çeşitli harpler sonrasında bir Cumhuriyet doğdu. Bu tarihi bir döngü. Atatürk’ün önderliğinde adına ister ‘Milli Mücadele’ ister ‘Kurtuluş Savaşı’ denilsin; vatan uğruna on binlerce şehit verilerek, idam fermanlarına ve Anzavur isyanlarına rağmen düşman işgaline son verilmiş. Sonrasında eğitim hakkı yaygınlaştırılarak modern bir toplumun temelleri atılmış, kadınlar erkek egemenliğinden kurtulmuş. Kemal Tahir’in doğruluğu şüpheli görüşlerini öne sürerek ‘Milli Mücadele’ yaklaşımını küçümsemek boş bir kavram; mücadele kurtuluş için yapılır. ‘Yorgun Savaşçı’ romanı aksini söylüyor. Bu da yetmiyorsa, Tarık Buğra’nın ‘Küçük Ağa’ romanı da var.

‘Tezkiretü’l-Bünyan’ ve ‘Tezkiretü’l-Enbiye’ bizi nerelere getirdi... En iyisi her iki kitabı da alıp okumak; Osmanlı dönemini ve Cumhuriyet dönemini tekrar düşünmek...

KANUNİ’NİN BOĞDAN SEFERİ’NDEKİ KÖPRÜNÜN ARDINDAKİ HİKÂYE

‘Tezkiretü’l-Bünyan’da anlatıldığı üzere, Kanuni Sultan Süleyman’ın Karaboğdan Seferi sırasında ordunun geçmesini engelleyen Prut Nehri’ne bir köprü yapılması icap ettiğinde Mimar Sinan 13 gün gibi kısa bir sürede yüksek bir köprü inşa eder. Ancak dönemin kudretli ve sözü geçen devlet adamlarından Lütfi Paşa, bu köprünün korunması amacıyla karakol niteliğinde bir kulenin yapılmasının münasip olacağını söyleyince Mimar Sinan buna karşı çıkar. Sinan; ordu geçip gittikten sonra burayı koruyacak hiçbir gücün olamayacağını, maazallah düşman burayı ele geçirdiğindeyse “Bir Osmanlı kalesini aldık” yaygarası çıkaracağını ve bunun Osmanlı’ya yakışmayacağını dile getirir. Uzun müzakerelerden sonra kule fikrinden vazgeçilir. Mimar Sinan, Lütfi Paşa’dan çekinmekte ve ona büyük bir saygı göstermektedir. Sonuçta Kanuni Sultan Süleyman, Sinan’ın mimarbaşı olmasına onay verir. Kitapta buna benzer pek çok kıymetli hikâye yer alıyor.

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.
Diğer Haberler
Son Dakika Haberleri
KARAR.COM’DAN