Batı’nın vicdanını temsil eden Filistin/Gazze paylaşımlarında sıklıkla karşımıza çıkan Rachel’in kim olduğu üzerinde pek durmadığımı, onu gerçekten tanımadığımı fark ettim Hamza Er’in kitabını okuyana dek. Hamza Er ‘Siz Dünyayı Affeder miydiniz?’ adlı kitabının ilk yarısında ‘Rachel Corrie’nin hikâyesini’ anlatıyor.
Rachel kendi ifadesiyle “ekonomide liberal, siyasette muhafazakâr vasat bir Amerikalı orta sınıf ailede” doğmuş büyümüş. 1979’lu. Çocukluğunun en büyük zevki tekerlemeler, hikâyeler ve şarkılarmış; şiire ve yazıya açık. İfade özgürlüğünün sınırlandırılmadığı, öğrencilerin serbestçe tartışmaya alıştırıldığı Evergreen Eyalet Üniversitesi’nde Amerikan Birleşik Devletleri’nin yayılmacı politikalarına, yerleşik dini öğretiye, ülkedeki ekonomik sisteme eleştirel bakmayı öğrenmiş. Bütün dünyayı kucaklamak, her yere yetişmek, her şeye dokunmak ister gibi bir değil birçok şey olmayı arzular genç Rachel: “Avukat, oyuncu, eş, anne, yazar, koşucu, şair, piyanist, astronot, psikiyatr, bale öğretmeni ve ilk kadın başkan...”
Kitapta okuyunca ‘YouTube’dan da arayıp buldum kaydını; ‘Dünya Çocuklarının Durumu’ başlıklı bir konferansta, henüz ilkokula giderken [1989] yaptığı konuşmada “Buradayım, çünkü umursuyorum” diyor: “Diğer ülkelerdeki insanların da tıpkı bizim gibi düşündüğünü, güldüğünü ve ağladığını anlamalıyız. Onların bizim rüyalarımızı, bizim onların rüyalarını gördüğümüzü, onların biz, bizim onlar olduğumuzu...”
Öğrenci değişim programı kapsamında gezip gördüğü Sovyet artığı Rusya da etkiler Rachel’i: Düzensiz şehirler, solgun ve eski binalar, misafirperver, cömert ve mütevazı insanlar... Adalet ve barış tutkusu pekişir ruhunda; başkaları için mücadele etmek: “ABD ile Rusya arasındaki kızışan gerginliği soğutamam, Picasso olamam, İsa hiç olamam; gezegeni de tek başıma kurtaramam. Ama bulaşık yıkayabilirim.”
Çok geçmeden ‘Uluslararası Dayanışma Hareketi’ adlı topluluğa katılır. Harekete katılanlar Filistin’de/Gazze’de ısrarla ve acımasızca insan haklarını ihlal eden işgalci İsrail Devleti’ne karşı barışçıl yollarla [Gandhi gibi, Martin Luther King gibi] mücadele etmeye çalışırlar. Filistin’e giden Batılı aktivistler imtiyazlı olduklarının farkındadırlar çünkü İsrail’in Amerikalı, İngiliz veya başka bir Batılı ülkenin vatandaşına zarar veremeyeceğine inanmaktadırlar. Fakat yanılırlar. Rachel 16 Mart 2003 tarihinde Amerikan yapımı bir İsrail buldozerinin altında kalarak vefat eder.
Kitap dengeli biçimde ikiye bölünmüş. İlk yarısı Rachel’e, diğer yarısı ise Esma’ya ayrılmış. Ağustos 2013’te Kahire/Rabia el-Adeviyye meydanında darbeci askerlerce öldürülen protestocu genç Esma’ya...
Yazar her iki genç kızı da ‘vicdan’ kelimesinde birleştiriyor, bir Doğu’dan, bir Batı’dan seçtiği bu iki profil üzerinden ortak değerler kümesini [merhamet, gayret, fedakârlık, adanmışlık, adalet, cesaret] işaret ediyor. Anlaşılabilir bir çaba. Ama kusurlu.
Kanaatimce motivasyonları çok farklı, ortaklıkları pek az iki yaşam öyküsü de başlı başına birer kitap olmayı hak ediyor. Esma alçak bir darbe girişimine karşı direniyor, inançları gereği. Rachel ise kendini kendi gibi düşünmeyenler ve inanmayanlar için feda ediyor; benimsediği değerler için.
Keşke diyorum, Rachel’in mücadelesini Esma’yla yan yana getirmek yerine, [bu kitapta] yalnızca Rachel’i yazsaydı Hamza Er. Rachelleri... Sanki Rachel’in öyküsünü daha tutarlı ve anlamlı bir temaya bağlamış olurdu böylece. Hem belki o zaman, ülkemizde ve İslam dünyasında gemlenemez bir biçimde giderek yükselen milliyetçiliğe/Batı düşmanlığına karşı bir uyarı da sayılabilirdi bu hassas çalışma.
Biraz gururla, biraz gıpta ederek görüyoruz zaten: 7 Ekim’den bu yana soykırımcı İsrail hükümetine yönelik en yüksek tepki Batı caddeleri ve meydanlarından, Batı üniversitelerinden, Batı stadyumlarından, Batı basınından, Batılı sanatçılardan geliyor. Ümitliyiz ki yalnızca beyaz tenlileri insan haklarının öznesi sayan Epstein müdavimi politikacılara inat, vicdanını yitirmemiş, insan haklarına gerçekten inanan birileri var hâlâ, güneşi batanlar ülkesinde. Tıpkı Rachel gibi.
Hamza Er’in kitabını okuyana dek, Rachel Corrie’nin kim olduğu üzerinde pek durmadığımı, onu gerçekten tanımadığımı fark ettim, demiştim. Sanıyorum sen de tanımıyorsun onu sevgili okur. Şairin dediği gibi, “İnsanlar hangi dünyaya kulak kesilmişse öbürüne sağır” çünkü. Ama ‘Siz Dünyayı Affeder miydiniz?’ iyi bir başlangıç olabilir. Hele ki bu soruyu soran binlerce, milyonlarca Rachel’in yetişip büyümekte olduğu bir dünyada. Bir iklimden geçerken...
