Geçenlerde Türk Kültürüne Hizmet Vakfı’nın yayınladığı ‘Sosyalist Turancı Bir Türk, Mirsaid Sultangaliyev’ kitabını okurken kırk sekiz yıl öncesine düştüm: Süleymaniye, açık havada bile Birinci sigarasının nefti dumanından göz gözü görmüyor, en başta Devrimci Yol takımı var, dergilerinde bir özel sayı yapıp Cumhuriyet gazetesini boykot kampanyasını başlatmışlar. Cumhuriyet’te bir şeye bakmak istersen Bülent’in kahvehânesinin önündeki Kurtuluş sempatizanlarını bulacaksın. Aynı yerde İlerici Gençler Derneği’nden kızlar Politika gazetesini de masalara çıkarmışlar. Devrimci Sol, Halkın Kurtuluşu ve Partizan sempatizanları ise Bâb-ı Âli gazeteleriyle hiç ilgilenmiyorlar. Sert bir kalabalık, kendilerinin dışında herkes ‘düşmân’, bu yüzden ağa babalarının dayattıklarından başka gazetelere, dergilere ve kitaplara merâk duymuyorlar. Bir ben her gün cebimde Tercüman gazetesiyle Süleymaniye’ye geliyorum, çünkü Tercüman’ın pehlivan tefrikalarına ve spor sayfasına bayılıyorum, bulursam Töre dergisini de alıyorum, tanımasalar ‘faşist’ diye indirilebilirdim. Galip Erdem, Dündar Taşer, Dilâver Cebeci ve Sadi Somuncuoğlu gibi isimlerin yazdığı Bozkurt ise galiba bir yıl önce kapanmıştı. Ahmet Zeki Pamuk ara sıra Hisar dergisini getirirdi, Süleymaniye’den muhtemelen Savaş Sertataş ve Cengiz Güngör arkadaşlarımız da sağ basını kısmen takip ediyorlardı, çünkü Cengiz’in benden okumak için Emine Işınsu’nun romanlarını istediği aklımda kaldı.
‘78’de isimlerini nereden bulup çıkardıysam bende Sultan Galiyev, Christopher Caudwell ve Gramsci merâkı başlamıştı ki, sormayın. Kesinlikle Attilâ İlhan’ın ‘Hangi Sol’undan değildi. Onlar henüz Türk solunun da Türk sağının da iyi bildiği isimler değildi. Caudwell’i dört yıl kadar önce Payel basmıştı ama satılmadan kitapçı raflarında öylece duruyordu. Süleymaniye’den Ahmet Zeki’ye ve Tuğrul Cılanbol’a aldırtmıştım. Bizde Sultan Galiyev fırtınasıysa ‘90’larda başlayacaktı. Sol öyleydi de sağ çok mu farklıydı, hayır, onlar da bir kültürel çölde debelenip duruyorlardı. 12 Eylül sonrasında Bâb-ı Âli’nin edebiyat ve kültür faaliyeti çarpık kapitalist pazara dönüştü ama sadece değişen insan malzemesiydi, birinci ve ikinci sınıf isimler Bâb-ı Âli’den ‘kovalandı’, onların koltuklarına üçüncü sınıf kifâyetsiz muhterisler oturdu, basından simsarlar çetesi oluşturdular, onlarla Türkçe bilmeyen edebiyat yıldızları icât ettiler, çöp kitapları şâheser diye pazarladılar. Hakiki okur dün ne kadarsa, inanın bugün de o kadardır. Beş yüzü asla geçmez, bir kitap on bin, elli bin veya yüz bin satıyorsa, o kitabın değerinden şüphelenin, çünkü arkasında bir tüketim çirkinliği yatıyor olabilir.

Sol okur da sağ okur da 12 Eylül sonrasında yeniden ama bu defa vıcık vıcık kutuplaştı, kitapları yayınevlerinin sembollerine bakıp öyle alıyorlar, bir sembolü kendi cenâhından görmüyorsa, o kitaba asla para saymıyor. Bizde okur yazar gürûhu merâksız, bir de çamur atmaya fazlasıyla meyyâl. Soruyorum: Türk Kültürüne Hizmet Vakfı’nın biyografi kitaplarını kaç kişi biliyor veya bildiği hâlde onları kaç kişi alıp okuyor? Benim bile okuduklarım sayılı, ‘Mehmet Genç’, ‘Erol Güngör’, ‘Mustafa Çokay’, ‘Cengiz Dağcı’, ‘Yılmaz Öztuna’, ‘Sadri Maksudi Arsal’ ve ‘Sultan Galiyev’, bu kadar. ‘İdris Küçükömer’, ‘Şevket Süreyya’, ‘İbnülemin Mahmut’ ve ‘Sencer Divitçioğlu’ biyografilerinin ise peşindeyim, en kısa zamanda onları edinip okuyacağım. Aslında Türk Kültürüne Hizmet Vakfı’nın biyografi dizisinden isimler yüzü geçti, sanırım iki yüz kitaplık bir proje. Vakfın bir parasal bir sermayesinin olmadığını duydum, bu yüzden benim hayret ettiğim şey, para olmadan Şerafettin Yılmaz’ın bunca kitabı nasıl bastığıdır. Tamam, projede Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın desteği var, ancak bunca iyi kitaba o destek de yeterli değil. Bir de biyografileri hazırlayanlar isimlerin seçimi ayrı bir takdîr vesilesi, Beşir Ayvazoğlu, A. Yağmur Tunalı, Cezmi Bayram, Aydın Gülan, İbrahim Şahin, Ahmed Güner Sayar, Mehmet Aça isimlerine kim itiraz edebilir? Benden size söylemesi, Türk Kültürüne Hizmet Vakfı’nın biyografi dizisinden kitapları, mutlaka edinin.
1980 ÖNCESİ KUŞAĞIN SİNİRLERİ BOZULACAK

Şerafettin Yılmaz dedim ya, bazılarının bu kimdi yahu dediğini duyar gibiyim. Hemen söyleyeyim, 12 Eylül sonrasındaki MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası’nın avukatlarından. Ben daha önce soldan DİSK ve THKP-C Üçüncü Yol davalarının iddianamelerini görüp okumuştum. Sağdan MHP davasının iddianamesini görmedim, ancak Ötüken Neşriyât’tan çıkan ‘Dava’nın Davası’ kitabını okudum. Kitaptan çok daha önemlisi, davanın avukatlarından Şerafettin Yılmaz’ın bana gönderdiği 5 Ocak 2026 günlü üç sayfalık mektup. MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası için Şerafettin Yılmaz, mektubunda, darbecileri kastederek, “Amaçladıkları yargılamayı arzu ettikleri şekilde yapabilmek için bir suç planlayıp, bu plan çerçevesinde işkencelerle elde edilen ifâdelerle açılmış bir dava söz konusudur” diyor. Haklı, 12 Eylül politik coğrafyaların yeniden şekillendirilmesi maksadıyla önceden kurgulanmıştı, darbeye bahane olması için de çatıştırılan Soğuk Savaş solculuğu ve Soğuk Savaş sağcılığı icât edildi, darbenin büyük patronları sadece sağ ve sol örgütlerin içine ajan provokatörleri sokmadı, orduyu ve polisi de kendi adamlarıyla doldurdular, bu yüzden ‘74 ile ‘80 arasında sağdan ve soldan geldiği iddia edilen eylemlerin büyük kısmı şüphelidir. Bakın, sağ sol çatışması olarak tanımlanan kurgulanmış terör sonucunda kaybedilen insan sayısı ‘74’de yirmi yedi, ‘75’de otuz yedi ve ‘76’da yüz sekiz iken ‘77’den itibaren katlanarak artmıştır, bunlar sağ ve sol örgütlerin çaplarının çok üstündeydi, nedeniyse ordunun komuta kademelerine ve polise büyük patronun adamlarının yerleştirilmesidir. Türkeş’in, sınıf arkadaşı olan etliye sütlüye karışmaz havalarındaki Kenan Evren’i önermesiyle, büyük hata yaptığı kanısındayım. Çünkü, Evren, Saltık ve Üruğ atamaları darbe şartlarını somutlaştırmanın en önemli üç unsuruydu. Yahu, Türkiye gibi ‘milliyetçi muhafazakâr’ bir ülkede on yedi bin ‘solcu’ polis olabilir mi, aklınız buna yatıyor mu? Ben DİSK davasına da MHP davasına da hep ‘kurgulanmış davalar’ olarak baktım, yargılamalardaki sayılar asla önemli değil, siz darbeyle ortaya çıkan figürlerin icraatlarına bakın. Filistin askısında, çelik dolapta elektrikte, cinsel organlara elektrik vermede, cop sokmakta, vücutta açılan yaralara tuz basmakta, tazyikli suda, kasap askısında, ıslak metal somyaya bağlayıp elektrik vermekte, sağ sol ayrımı yapılmadı, doksan gün kesintisiz işkence görenler oldu, işkenceyle alınan itiraflarda öldü denilen adamın sonradan sağ çıktığı da, ama ‘kurgulanmış katil’ içeride dokuz yıl yattığıyla kalıyordu. Raşit Demirtaş’ın ve Mahir Durakoğlu’nun yazdıkları ‘Dava’nın Davası’ kitabına ve Şerafettin Yılmaz’ın mektubuna başka bir kitap ve dergi vesilesiyle önümüzdeki haftalarda yeniden döneceğim, benim gibi ‘80 öncesinden geliyorsanız, sinirlerinizin bozulduğunun farkındayım, bu yüzden bir fincan papatya çayı içip, yazıyı bekleyin...
