Türk edebiyatı tarihi, estetik cephelerin birbiriyle kıyasıya çarpıştığı, kalemlerin adeta birer kılıç gibi kuşanıldığı muazzam ve verimli tartışmalarla büyüdü. Edebiyat araştırmacılarının bugün hala izini sürdüğü, Ahmet Hâşim ile Peyami Safa’nın, Nâzım Hikmet ile Necip Fazıl’ın ya da Yakup Kadri ile genç nesillerin arasındaki o poetik kavgalar nihayetinde daima edebiyatımızın can suyu oldu. Bizler uzun yıllar boyunca bu büyük ustaların hep o sert fikri ayrılıklarını, dergi sayfalarından taşan hırçın polemiklerini okuduk, konuştuk. Ancak geçtiğimiz hafta Gezegen Sahaf’ın düzenlediği ‘Nadir Kitap, Plak ve Efemera Müzayedesi’nde ortaya çıkan ve 508 bin liraya alıcı bulan bir kitap, madalyonun diğer yüzünden, asil ve sarsıcı bir değerbilirliği gözler önüne serdi.
‘TÜRK ŞİİRİNİN EFENDİSİ’NE…
Türk şiirinde vezni, kafiyeyi ve şairaneliği yerle yerle bir ederek adeta bir ihtilal başlatan Orhan Veli Kanık’ın, 1941 yılında Resimli Ay Matbaası’nda basılan meşhur ‘Garip’ kitabının ilk baskısı, Türk şiirinin iki ayrı ucunu, iki farklı kuşağını muazzam bir saygı çerçevesinde buluşturan bir vesika niteliğinde. Kitabın satış haberiyle gördük ki, genç şair, yıktığı o geleneksel sarayın yaşayan en büyük kalesi olan Yahya Kemal Beyatlı’ya, bu devrimci manifestosunu götürüp bizzat imzalamıştı. Kitabın kapağında Orhan Veli’nin kendi eliyle yazdığı ve imzaladığı şu tarihi ithaf, iki farklı şiir evreninin arkasındaki edebi nezaketin belgesi niteliğinde: “Türk şiirinin efendisi, büyük Yahya Kemal’e. 13.06.1941.”
Müzadeyedeki satış rakamının ötesinde, Türk şiirinin bu ‘Garip’ ve estetik buluşması, edebiyat dünyasında yepyeni bir merakın da kapısını araladı. Kitabın iç kapağındaki tarihi imzanın ve iki usta arasındaki poetik köprünün izini, edebiyatımızın usta isimleriyle birlikte KARAR okurlarımız için sürdük.
ALAATTİN KARACA: KARŞIT DEĞİL KENDİ DEVRİNİN SESİYDİLER

Orhan Veli’nin veya bir başka şairin nazik bir üslûpla ve muhatabını överek kitabını bir başka şaire ithaf etmesi, şiir görüşü/ anlayışı itibarıyla birbirlerini tasdik ettikleri veya reddettikleri anlamına gelmez. Öncelikle bunu belirtmek gerek. Orhan Veli’nin kitabını Yahya Kemal’e ithafını da bu minvalde değerlendirmek lazım. Ayrıca genel kanaatin aksine Orhan Veli, Türk şiir geleneğini bilen, hatta aruzla güzel şiirler yazabilen bir şairdir ve bunun örneklerini de vermiştir. Şairin bu şiirlerini bilen bir okur, Orhan Veli’nin Divan şiiri bilgisi ve becerisine vakıf olduğunu açıkça görür. Sonuçta onun şiiri de bu kültürün içinden doğdu. Ancak, Orhan Veli’nin şiirinin Yahya Kemal’in şiirinden farklı olduğu da açık!.. Türk şiirinin, hatta edebiyat tarihinin sıkıntısı, edebi çizgiyi bir zıtlıklar, ret ve kabul kalıpları içinde değerlendirmek. Yahya Kemal-Haşim ve Orhan Veli’yi de bu kanonik kalıplar içinde değerlendiriyor, birini diğerinin karşıtı olarak konumlandırıyoruz. Oysa Orhan Veli, Yahya Kemal’in ya da Haşim’in reddi değil, zamanının, tıpkı Yahya Kemal ve Haşim gibi ‘kendisinin sesi’, devrinin şairiydi… Nasıl Yahya Kemal’den Rimbaudvari bir şiiri yazması beklenemezse, Orhan Veli de aruzla, Baki ve Nedimvari bir şiir söyleyemezdi. Çağının şiirini, dar anlamda o devir Türkiye’sinin şiirini yazdı. Yazdığı şiir, zamanındaki toplumsal-siyasal atmosfere de uygundur. Sonra mizaçlar farklı. Orhan Veli’nin mizacı nüktedan, deyiş yerindeyse ‘bobstil’, hercaî… Yahya Kemal farklı bir mizaca sahip. Biri payitahtın, kendi deyişiyle ‘evlad-ı fatihân’ın torunu, diğeri ulus-devletin ‘uçarı’ çocuğu. Kulakları başka seslere, gözleri başka manzaralara dikkat kesilmiş. Ama bu, onları ‘karşıt-kalıp’lar içinde değerlendirmeye neden olamaz. O, ‘uçarı çocuk’, istediğinde aruzla da güzel şiirler döktürebiliyordu ve aruzun ustasına saygılıydı. Yahya Kemal’e ilişkin yazdıkları da olumlu ve saygılıdır. Bu, içteki devamlılığın göstergesidir. Sadece Orhan Veli’nin mi, bence Nazım Hikmet’in şiirinin diplerinde bile geleneğin sesi devinir!.. Bu ithaflı kitabın değer görmesine gelince, poetik anlamda bir hüküm belgesi değil, antika bir değeri var, koleksiyonerler açısından önemli.
ÖMER ERDEM: ZİHNİYET KAVGALARI KURGUSAL İKİSİ DE TÜRKÇENİN BÜYÜK KURUCUSU

Haluk Oral, Orhan Veli kitabında bu konuyu farklı cepheden aydınlatmıştı. Biz onun Yahya Kemal’e saygı duyduğunu biliyorduk. Bizim kültür ve edebiyat tarihimiz cepheden konuşmaya oradan hüküm vermeye hep düşkün oldu. Kurgusal bir kültür ve zihniyet kavgası yaratıldı bilerek. Yahya Kemal ve Orhan Veli birbirine karşı var olmuş kişilikler değil ki. Ayrıca onun ilk dönem şiirlerine baktığımızda aruz başta olmak üzere eski şiiri ne denli iyi bildiği fark edilir. Orhan Veli ve arkadaşları onun liderliğinde önemli ve gerekli bir şiir atılımını gerçekleştirdiler. Her yenilik kaçınılmaz şekilde önceki değerlerin üstüne gelir. Yahya Kemal, Orhan Veli’den önce modern şiiri Türkçeye giydirmişti. O kurucu vasfıyla yaptı bunu. Garipçiler ise modern şiirimizi bir merhale öteye taşıdılar. Böylesi belgeler esaslı paradigma değişimlerine yol açar mı emin değilim. Bildiğim bir şey var hem Orhan Veli hem de Yahya Kemal büyük şair. Onların yazdıkları üzerine kafa yormak ve halâ neden kaynak olabildiklerini düşünmek esas meseledir, bence.
METİN CELAL: EDEBİYAT TARİHÇİLERİNE YENİ GÖREV: BU KİTABIN ÖYKÜSÜ NE?

Yahya Kemal ve Orhan Veli’nin şiir anlayışları kesinlikle karşıttı. Yahya Kemal gelenek, aruz, musikî ve ‘saf şiir’ çizgisini yani eski şiiri temsil ediyordu. Orhan Veli Kanık ise ölçü, kafiye ve şiirsel süsleri reddeden Garip hareketinin öncüsüydü. Yani tamamen zıt şiir anlayışlarındaydılar. Bu estetik karşıtlığın kişisel anlaşmazlığa, çekişmeye dönüşmüş olduğu da söylenir ama buna ilişkin bir kanıt yok. Anlatılan anekdotlar var. Ama Haluk Oral gibi araştırmacılar ortaya çıkan kanıtlardan ve tanıklıklardan bunun doğru olmadığını, aksine Orhan Veli’nin Yahya Kemal’in şiirine ve kişiliğine saygı duyduğunu düşünüyorlardı. Bu imzalı kitabın ortaya çıkması ile bu düşünce doğrulandı. Tabii Orhan Veli kitabı ‘şaka’ olsun diye imzalamadıysa. Bu ihtimali de düşünmek gerek. Orhan Veli bu kitabı gerçekten Yahya Kemal’e verdi mi, yoksa iş imza aşamasında kaldı da kitap Yahya Kemal’e teslim edilmedi mi, diye düşünmek de mümkün. Çünkü kitabın hangi kütüphaneden çıktığını bilmiyoruz. Yahya Kemal’in terekesinden çıkmış ise neden korunmadığını da merak ediyorum. Belki de Yahya Kemal, Orhan Veli’yi önemsemediği için kitabı okuduktan sonra saklamadı, bu da bir olasılık. Şimdi edebiyat tarihçilerine düşen bu kitabın öyküsünü ortaya çıkarmak. Okurun eline nasıl ulaştığını bulmak olmalı.
CAFER TURAÇ: GENÇ BİR ŞAİRİN MAHCUBİYETİ VE RUHUNA TAKILAN NEZAKET TACI

İyi şairler ayrı kutuplarda değildir esasında, birbirine uç değillerdir bana göre. Orhan Veli’nin o dönem kendinden önceki kuşağa bakışı farklı. Yeni bir şey denemiş olmaları aslında bizi takıntılı hale getiriyor Edebiyatın içinde yol arayışları her dönemde olur, genç kuşağın enerjisi, bir dili değiştirme , edebiyat ortamında yer alma kaygıları hep olagelmiştir.. Orhan Veli ve arkadaşlarının şiir yürüyüşleri de böyle bir yürüyüş o dönem. Yahya Kemal’in söyleyişine çok farklı bakmışlar tabii, anın ve davranışların şiirini konuşmuşlar. Yani gündelik hayatın diline sıcaklanmışlar, öyle yazmışlar. Öte yandan her genç şair kitabını usta gördüğüne imzalamak ister. Gerçi Orhan Veli imzasında ‘Türk şiirinin efendisi’ diyor Yahya Kemal’e ama, esas ‘efendi’nin modern Türk şiirinin kurucusunun Ahmet Haşim olduğunu unutmayalım. Kitabın satış haberiyle birlikte, genç bir şairin imzasının altına saklanmış mahcubiyetinin, Yahya Kemal’e olan derin hayranlığının günümüzde karşılık bulması beni de heyecanlandırdı. Şiirin gönül onarıcı dilini bilmek, zamansız tarife. Edebiyatımızdaki bu sahne, Orhan Veli’ye bakan İstanbul kalbiyle selam ruhuna ‘nezaket tacı’ olsun.
HALUK ORAL: BU İMZA ORHAN VELİ’NİN DUYDUĞU MESLEKİ SAYGININ EN SOMUT KANITI

Orhan Veli geniş bir zaman aralığına yayılan değişik yazılarında Yahya Kemal’den söz açmış, o ve şiiri hakkındaki düşüncelerini ortaya koymuştur. Sanat ve sanatçının problemlerini irdelediği, 12 Eylül 1942 tarihli İnkılapçı Gençlik dergisindeki bir yazısında Yahya Kemal’le yaptığı sohbeti şöyle anlatıyor:
Bir gün Yahya Kemal’le konuşuyordum. Bana apartmanları göstererek dedi ki: “Köşkleri var, arabaları var, halayıkları var. Fakat hiçbir zaman bizim duyduklarımızı duyamıyorlar, bizim düşündüklerimizi düşünemiyorlar. Biz düşünüyoruz, düşünülmüş halde kendilerine anlatıyoruz; yine de anlamıyorlar.”
Dört yıl sonra, 1 Mayıs 1946 tarihli Ülkü dergisindeki bir yazısındaysa şöyle yazıyor:
İstanbul milletvekilliğini Yahya Kemal kazandı. Buna sevinmek mi lâzım bilmiyorum. Çünkü Yahya Kemal şimdiye kadar birçok büyük mevkilerde bulundu. Bu mevkilerin en büyüğü de Yahya Kemallik mevkii idi. Bâki’nin bir mısraını, “Derviş kendi bâşına sultan olup gezer” mısraını ihtimal onun kadar hiç kimse duymamıştır. Ben Yahya Kemal namına değil, daha çok, milletvekilliği namına seviniyorum. Bir alıntı da Orhan Veli’nin öldüğü yıldan:
Yahya Kemal, belki –o da bir bakıma– bugünkü dünyanın istediği şair değildir. Ama kim ne derse desin, şairdir. Üstelik iyi şairdir de. Bence memleketimizde mücadele edilmesi gereken hayranlık Yahya Kemal hayranlığı değildir. (…) Bugünkü Türk sanatına, Meclis kürsülerinde iftira eden, adı şaire çıkmış zavallılar var. Onlar karşımızda dururken gerçek şair olan Yahya Kemal’e dil uzatmak benim elimden gelmiyor. (Festival, Ocak 1950) Yahya Kemal’e imzalı ‘Garip’, Orhan Veli’nin Yahya Kemal’e duyduğu mesleki saygıyı bir kere daha kanıtlamıştır.
