Bu yıl Londra ve Çeşme ayaklarının ardından rotasını serhat şehri Kars’a çeviren Uluslararası Gastronomi Film Festivali’nin ikinci gününde (UGFF) mis gibi peynir kokan, etrafı bereketli dağlarla çevrili Boğatepe köyündeydik. Kaderine terk edilen bir köy okulunun, bugün halkın ortak hafıza mekanına dönüşme arzusuna tanıklık etmek için Kars merkezden yola çıkıp, yaklaşık 50 kilometrelik bir yolculuğun ardından köye ulaştık. Boğatepe’ye ulaştığımızda bizi sadece dağların arasından süzülen o meşhur rüzgâr değil; Cengiz Aytmatov’un romanlarından fırlamışçasına mağrur, asil ve derin bir atmosfer karşıladı. Boğatepe, diğer bir adıyla Zavot, ülkemizin tarım ve kültür tarihinin en özgün kalelerinden biri. Festivalin ilk gününde gerçekleşen bir etkinlikte aslen Ardahanlı olan usta yönetmen Reis Çelik’in kulaklarımda çınlayan, “Kars’ta çekilen bütün filmler bana göre aynı zamanda birer belgeseldir. Burada çok az yerde rastlayacağınız bir ‘sadeleşme kültürü’ var. Sıradan bir köylü bile yaşanan bir olaya bir edebiyatçı gibi bakar, hikâyeyi öyle anlatır” tespiti, tam da Boğatepe’de adımladığımız toprakların özeti gibiydi.
BİR EĞİTİM MEŞALESİNİN KÜLLERİNDEN DOĞUŞU
Boğatepe seyahatimizin ve festival heyecanımızın tam merkezinde, bu toprakların eğitim ve üretim hafızasını ayağa kaldıran muazzam bir ‘ihya’ hikâyesi yatıyordu: Zavot Köy Öğretmeni Kültür ve Sanat Evi’nin (Zavot KÖK) açılışı...
1961-1996 yılları arasında bir eğitim yuvası olan, Cumhuriyet döneminin ‘her köye bir okul’ politikasıyla kırsaldaki aydınlanma idealini sırtlayan bu taş yapı, aslında köylüler için sadece bir okul değil; ulus bilincinin ve yerel üretimin eğitimle harmanlandığı sembolik bir mabet. 1940’larda temelleri atılan Köy Enstitüleri vizyonunun bir parçası olarak bu minicik taş mektep, bağrından 130’un üzerinde öğretmen, hukukçu ve doktor yetiştirmiş. Ancak 2006-2023 yılları arasında kapanan 20 bin köy okulundan biri olarak o da ne yazık ki kaderine terk edilmiş...
İşte tam bu noktada, toprağına ve geçmişine aşık insanlar sahneye çıkmış. Boğatepe Çevre ve Yaşam Derneği, köyün bu hafıza merkezini canlandırmak için 2021 yılında kolları sıvamış ve hummalı çalışmalar nihayet bu yıl, 2026’da meyvesini vermiş. Okul artık geçmişin tozlu sayfalarını değil, geleceğin kırsal yaşam bilgisini de besleyen canlı bir hafıza mekanına dönüştü.

Açılış günü bahçede her kesimden, her görüşten insan vardı. Köy kadınları bizi elleriyle hazırladığı kahvaltıyla karşıladı. UGFF’nin bir söyleşisinde "kültür emperyalizmine karşı birer direnç odağı" olarak tanımlanan Kars’ın o muazzam yerel peynirleriyle donatılmış bu kahvaltı ikramı sırasında köyden, çevre köylerden hatta Türkiye’nin dört bir yanından gelen insanlar birbirine sarılıyor, ortak bir güzellikte buluşmanın aidiyet duygusunu yaşıyordu. İşte tam bir Türkiye manzarası...
CALİFORNİA’DAN TAŞ MEKTEBİN AHŞAP SIRALARINA
Okulun içine adım attığınızda ise modern bir müze değil, 1940’ların saf ruhu karşılıyor sizi. Çocukluğumuzun o tek kişilik ahşap ders sıraları, köy hayatına dair eski belgeler, fotoğraflar ve duvarları süsleyen, bu okuldan yetişmiş Yavuz Ekinci gibi ressamların eserleri... Sınıf olarak muhafaza edilen geniş odada bir sıraya oturduğumda, geçmişte civar köylerden buraya okumak için gelen köy çocuklarının merak dolu cıvıltılarını duyar gibiyim... Sonrasında duvarlara asılı tabelalarda bu okuldan mezun olan öğretmenlerin listelerine bakarken, bir yandan da bu ülkede köylerde yaşayan gençlerin neden bir gün kendi köyünü, köklerini terk ederek gurbete gitmek zorunda kaldığını sorgulamadan edemiyorum.

(Boğatepe Çevre ve Yaşam Derneği Başkanı İlhan Koçulu açılış konuşmasını yapıyor.)
Okulun ihyasını sağlayan, iş insanı, Boğatepe Çevre ve Yaşam Derneği Başkanı İlhan Koçulu da açılıştaydı, bu mektebin sıralarından yetişip bugün akademinin zirvesine yerleşen Prof. Dr. Selçuk Şirin’in bıraktığı izler de... Bahçede dolaşırken ise California’dan kalkıp açılış için köye gelmiş Cilavuzlu Mehmet Erdagoz ile tanışıyorum. Köyün bu vefalı haline bakıp gururla, “Köylerimiz ileriye gidiyor” diyor. Az sonra elinde bastonuyla 94 yaşındaki bir başka amca dikkatimi çekiyor. Gelip yanıma oturduğunda, oğlu “Babam etkinlik görsün, bu atmosferi yaşasın diye getirdim” derken ihtiyar çınarın gözlerindeki ışık bu taş mektebin neden duvarlardan ibaret olmadığını fısıldıyor.

Yazılarında zaman zaman Köy Enstitüleri tarihini, Sercan Erünsal gibi isimlerin çalışmalarını titizlikle inceleyen, kendisi de bir köy enstitüsü öğretmeni çocuğu olan yazarımız Taner Ay’ın kulaklarını çınlatıyorum o an. Zamanla siyasetin gerilimli hatlarından birine dönüşen, günümüzde hala hakkında birçok tartışma yapılan, zaman zaman ideolojik bir yol ayrımına dönüşen bu okullardan biri, Boğatepe’de insanları ayrıştırmak için değil, "Gurbette yorgun düştüm be ceylan" türküsüne hep birlikte coşkuyla eşlik etmek için birleştirici bir harç görevi görüyor. Vaktiyle buradan geleceğini kurmak ya da öğretmenlik görevi aşkıyla Türkiye’nin dört bir yanına dağılanlar ise, şimdi doğdukları toprakların hafızasına sahip çıkmak için geri dönmüş durumda. Gidip de dönmeyenlerin yanında, gidip de geri dönebilmenin asilliğini hissediyorum o an.

(94 yaşındaki Rahim Adıgüzel ile birlikte.)
GÖÇÜN SIZISI: 94 YAŞINDAKİ RAHİM AMCA VE AŞIK SESLERİ
Öte yandan Kars seyahatine çıkarken çantama nicedir evde rafta bekleyen Hülya Demir’in Kırım Tatar Türklerinin sürgününü anlattığı ‘Bilinmeze Doğru’ romanını atmıştım. Seyahatim sırasında bir yandan göçün o dokunaklı satırlarını okurken, bir yandan Kağızmanlı dostum Ahmet Bican Yıldız’ın Kars’taki ilk günümde beni götürdüğü Kars Kalesi eteklerindeki Ulu Camii’nin –namıdiğer Yanık Yağlı Camii’nin– o içimi sızlatan hikâyesini düşünüyorum. Kars’a ilk gelişim değil ama okulun açılışı sırasında Boğatepe’deki insanlarla sohbet ettikçe bu kez göçün ve aidiyetin kokusu bir başka siniyor üzerime.
İşte tam bu duygular içindeyken, okulun bahçesinde bir gölgede eğlenirken, bir yanımda 94 yaşındaki Rahim Adıgüzel amca, diğer yanımda okulun öğretmenlerinden Muzaffer Zavotçu’nun öğrencisi olan, bugün Türkiye’nin sayılı iktisatçılarından biri olarak tanıdığımız Prof. Dr. Kerem Karabulut oturuyor. Her ikisiyle de sohbet ediyorum. Rahim amca Azerbaycan Türkü... Öğreniyorum ki, Ataları Birinci Dünya Savaşı sırasındaki o trajik ‘kaçakaç’ döneminde, 1915-20’lerde göç etmiş bu topraklara. Dünyanın en uzun yaşayan insanlarının çıktığı Kafkasya coğrafyasının asil bir çınarı Rahim Amca. Oğlu onu yıllar sonra atalarının toprağına, Azerbaycan’a da götürmüş iki kez, gururla anlatırken gözleri parlıyor. Biz sohbet ederken Karslı Aşık Ekim Borçalı geliyor sazıyla yanımıza. Başlıyor Rahim Amca’nın gözlerinin içine bakarak o yanık Azerbaycan mahnılarını söylemeye... 94 yaşındaki o koca çınar, sazın teli her titrediğinde sessizce ağlıyor... Göç tam olarak böyle bir şey işte; üzerinden yüz yıl da geçse de, sızısı bir sazın teliyle gelip kalbinize oturuveriyor.

(Prof. Dr. Kerem Karabulut (soldan üçüncü), solunda KAI Vakfı Başkanı Abdullah Akbulak, sağında iş insanı Ziya Ertem ile birlikte.)
"DEVLET OLMAZSA OLMAZ: KARS ORGANİK TARIM VE HAYVANCILIKLA KALKINMALI"
Atatürk Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kerem Karabulut ile ise sohbetimizde bölgenin iktisadi ve sosyal geleceğini konuşuyoruz. Karabulut, Boğatepe’den çıkan gravyer peynirinin İstanbul’un en seçkin mekanlarına ve özellikle Ermeni restoranlarına rağbetle satıldığını, köyün Kars’ın ilk Peynir Müzesi’ne ev sahipliği yaptığını gururla anlatıyor.
Bölgenin geleceğine dair vizyonunu ise şu çarpıcı sözlerle özetliyor Karabulut: “Bu bölge müthiş bir potansiyeli olan ama bunu etkin kullanamayan bir coğrafya. Çünkü kalkınmada devlet olmazsa olmaz. Sadece piyasa ekonomisiyle bu bölgenin kalkınma imkânı yok; sürdürülebilirlik için devletin öncü olması şart. Yarın öbür gün sınırlardaki kapılar açıldığı zaman bu toprakların hazır olması lazım. Bana göre organik tarım ve organik hayvancılık, bu bölge için en doğru, en kaçınılmaz tercih olacaktır.”

(Boğatepe Peynir Müzesi)
ANADOLU RÖNESANSI VE TOPRAĞI AŞKLA SÜRENLER
Zavot Köy Öğretmeni Kültür ve Sanat Evi’nin açılışının ardından, Kars’ın ilk peynir müzesini geziyor, Prof. Dr. Karabulut’un sözünü ettiği o gravyerlerin Kafkasya coğrafyasını taşıyan köklü kokusunu içimize çekiyoruz. Peşinden, adeta bir bayram havasıyla ‘UGFF & Boğatepe Çevder Seçki Belgesel Gösterimi’ için köy meydanındaki kültür merkezine geçiyoruz hep birlikte. Köylü kadınlar koşturuyor mekânda, her birinin gözlerinin içi gülüyor. Öyle ya; az sonra perdede izleyeceğimiz hikâyeler doğrudan onların, annelerinin, babalarının, Boğatepe’nin ve Kars’ın kendi öz hikâyesi... En güzel yemenilerini takmış, en zarif kıyafetlerini giymiş asil köylü kadınların ellerinden çıkan yerel ikramlarla, yaklaşık beş yüz kişi aynı sofrada doyuyoruz.

Salonda derin bir sessizlikle Bulut Renas Kaçan’ın ‘Döngü’ ve Taşkın Çağatay Yamen’in ‘Son Enstitülüler’ belgesellerini izliyoruz peş peşe. Perdeden süzülen o ışık, hemen ardından Alper Akçam ve Ceyhan Temürcü’nün ‘Köy Enstitüleri ile Anadolu Rönesansı ve Alternatif Eğitim Modelleri’ üzerine yaptığı ufuk açıcı konuşmayla birleşiyor. Hafıza, toprak ve eğitim tek bir çatı altında yeniden filizleniyor.
Boğatepe’den ayrılırken araba camından dönüp arkama, taş mektebe ve köye bir kez daha bakıyorum. Birazdan buradaki kalabalık dağılacak, günün son saatinde evlerde bugün yaşananlar, o eski güzel günler konuşulacak. Sonra sabah olacak ve herkes yine kendi rutin işine dönecek; kimi şafakla süt sağmaya, kimi bahçesini sulamaya, kimi o dev tekerlek gravyerleri üretmeye, kimi hayvanlarını dağlara otlatmaya, kimi evinin eşiğini süpürmeye...
Zihnime Cengiz Aytmatov’un o ölümsüz sorusu düşüyor: "Sevgi neydi?" Boğatepe’de bu sorunun cevabı apaçık karşımızda duruyor: Sevgi emekti, sevgi vefaydı, sevgi vazgeçmemekti. Onlar, geçmişte hangi acı göçlerle, nereden bu topraklara gelmiş olurlarsa olsunlar; gitmeyip burada kalanlar... Toprağımızı aşkla, inatla sürenler; bir bereketi, bir güzelliği geleceğe yaşatmaktan asla vazgeçmeyenler...
Festival 12 Temmuz’da Ani Tarihi Kenti'nde noktalanacak belki ama Boğatepe'de yakılan bu taş mektebin ışığı, bu bozkırda daha çok hikâyeyi aydınlatmaya devam edecek.
