Ünlü ressam Ahmet Güneştekin, Türkiye’de son yılların en tartışmalı konularından biri hâline gelen Michelin Rehberi hakkında dikkat çekici bir eleştiri kaleme aldı. Sosyal medya hesabından yayımladığı uzun metinde, Michelin’in Türkiye’ye geç gelişini, devletle kurduğu yakın ilişkiyi ve değerlendirme süreçlerini sert ifadelerle sorgulayan Güneştekin, gastronomi dünyasında büyük yankı uyandıran açıklamalar yaptı. Sanatçı, Türkiye’nin binlerce yıllık mutfak kültürünün “lütuf dağıtılır gibi” değerlendirilmesini kabul edilemez buldu ve Michelin’in Türkiye’ye duyduğu ilgiyi “100 yıllık gecikmiş bir yanılgı ve üstünlük taslayan bir yaklaşım” olarak nitelendirdi.
İşte Güneştekin'in o yazısı:
MICHELIN YANILSAMASI
Bir Ülkenin Gastronomi Hakikatine Düşen Gösterişli Ama Hatalı Işık
Michelin Rehberi’nin Türkiye’ye gelişi, gecikmiş bir buluşmanın sonunda verilmiş bir “ihsan” gibi pazarlandı.
Oysa hikâye çok daha çıplak:
Yaklaşık 100 yıllık bir ödüllendirme sistemi, bir asır sonra Türkiye’yi hatırlıyor.
Bu kadar geç gelen bir kurumun önce özür borcu vardır; lütuf dağıtma hakkı değil.
Yalnızca İstanbul’a bakmak bile yeterli. Dört imparatorluğa başkentlik yapmış,
sayısız kültürel katmana sahip,
dünya halklarının yollarının kesiştiği,
yedi bölgenin kokusunu mutfağına çekmiş benzersiz bir şehir…
Ve bu coğrafyanın merkezinde, 12.500 yıllık Göbeklitepe...
İnsanlık tarihini değiştiren mutfak ve inanç devriminin beşiği... Yani buğdayın işlenip ekmeğe dönüşmesi, zeytin ve zeytinyağının ana vatanı üzümün fermente edilip şaraba dönüşmesi ve bugün dünya gastronomisinin ana merkezi olan şarabın anavatanı...
Bu toprakların lezzet keşfinin lütuf olarak sunulmasını anlamakta zorlanıyorum.
Böyle bir mirası görmezden gelerek Türkiye’ye geç gelen bir markanın,
bu gecikmişliği telafi etmek yerine üstünlük tonuyla konuşması...
İşte asıl sorgulanması gereken budur.
Bu eleştirileri “kötü" olmak pahasına yazıyorum.
Gastronomiyi bilen, dünyada ve Türkiye’de yüzlerce restoranı deneyimlemiş,
Anadolu’yu karış karış gezmiş,
sofranın hikâyesiyle arkeolojisini aynı merakla takip eden biri olarak konuşuyorum.
Bu yazı bir öfke değil; Türkiye gastronomisinin geleceğine karşı taşıdığım sorumluluktur.
Michelin Rehberi 2026 Türkiye seçkisi açıklandı: İşte yıldız alan restoranlar ve yeni rotalar
Devlet – Özel Firma Mesafesi: Ortaklık Fotoğrafına Dönüşen Yakınlık
Dünyanın hiçbir gelişmiş ülkesinde kültür bakanları,
özel bir değerlendirme şirketinin yöneticileri ve müfettişleriyle bu kadar iç içe görünmez.
Ne Fransa’da, ne Japonya’da, ne de İtalya’da…
ABD ve İngiltere’de ise böyle bir yakınlık tahayyül bile edilemez.
Bizde ise bu ilişki giderek ortaklık fotoğrafına dönüşmekte.
İlk yıl verilen destek sembolik okunabilirdi;
ama her yıl aynı masa, aynı kare, aynı sahne…
Dışarıdan bakıldığında devletin kültür politikası,
özel bir firmanın prestij ajandasına eklemlenmiş görünüyor.
Diplomasinin en eski kuralı bellidir:
Ne kadar çok ödün verirseniz, karşınızdaki o kadar şımarır.
Bugün yaşanan budur.
Kriterler Var Ama Sahada Yok
Michelin’in beş temel kriteri var;
ama Türkiye’de bu kriterlerin önemli bir kısmı kâğıt üstünde var, sahada ise yok.
1. Malzeme Kalitesi – Beyanla Kurulan İllüzyon
Müfettişler tarlayı görmüyor, üreticiyi tanımıyor, zinciri incelemiyor.
Şef ne derse o: “En doğal ürünü ben kullanıyorum.”
Beyan var, teyit yok.
Sürdürülebilirlik hikâyeyle değil, toprağa basarak ölçülür. Bizde bu adım eksik.
Sonuç: Malzeme kalitesi kriteri, bir beyan ekonomisine dönüşüyor.
2. Teknik Ustalık – Tek Gecelik Gösteri
40 yıllık usta ile 4 yıllık şef aynı gece, aynı denklemde tartılıyor.
Karar tek servis üzerinden veriliyor.
Bu gastronomi değil;
yüksek limitli bir şans oyunu.
3. Lezzet ve Hijyen – Görmezden Gelinen Gerçekler
Zehirlenme vakası yaşanan bir restoranın,
hiçbir şeffaf inceleme olmadan yeniden ödüllendirilmesi,
bu kriterin fiilen uygulanmadığını gösteriyor.
Fransa’da böyle bir olay Michelin için kıyamet olurdu;
bizde dipnota bile dönüşmüyor.
İstanbul, İzmir ve Muğla'nın ardından Kapadokya da Michelin rehberinde!
4. Şefin Felsefesi – Favorilerin Ödüllendirilmesi
Yıllardır kendini tekrar eden restoranlar ödüller almaya devam ediyor.
Oysa Anadolu’nun kadim tekniklerini modernize eden,
üreticiyle birebir çalışan, gerçek mutfak felsefesi taşıyan şefler görünmez kılınıyor.
Bu sadece hatalı bir tercih değil;
sektöre karşı adaletsizliktir.
5. Tutarlılık – Ölçülmeyen Omurga
Tokyo’da bir ramen dükkânı her gün aynı lezzeti verdiği için yıldız alır.
Türkiye’de ise denklem şu:
Bir akşam = yıldız.
Bu, gastronominin doğasına aykırıdır.
6. Sommelier – Tesadüfe Bağlı Bir Kriter
İyi eşleşmeye denk gelirse yıldız,
denk gelmezse geçmiş olsun.
Hiçbir ciddi gastronomi kültüründe şarap–yemek uyumu bu kadar yüzeysel test edilmez.
7. Yeşil Michelin – Sürdürülebilirliğin Karikatürü
Toprağa basmayan gökdelen restoranlarının Yeşil Yıldız alabilmesi,
kriterlerin değil, hikâyelerin ödüllendirildiğini gösteriyor.
Bu kategori bizde, ciddi bir kavram değil;
bir parodiye dönüşmüş durumda.
Görünmeyenler: Keşfedilmeyi Bekleyen Bir Ülkenin Şefleri
Türkiye’de gerçekten bu ödülleri hak eden büyük şefler var:
Hayatını mutfağa adamış, bütün emeğini, zekâsını, disiplinini gastronomiye adayan gerçek mutfak dehaları…
Bir kısmı ödüllerini alıyor da.
Peki ya görünmeyenler?
Ben yaratıcı bütün disiplinler için hep aynı cümleyi söylerim:
Keşfedilmeyi beklemek, ölümü beklemektir.
Anadolu’nun kasabalarında, köylerinde, dağ eteklerinde, sınır ilçelerinde
tabağına tarih katan, tekniğine hafıza işleyen,
coğrafyasını lezzete dönüştüren
yüzlerce yaratıcı usta var.
Gerçek gastronominin nabzı çoğu zaman en merkezde değil,
en kenarda atar.
Gecikmiş ve samimiyetsiz başlayan bir ödüllendirme sisteminin adil olmaması şaşırtıcı değildir;
ama bu açığı kapatma iradesinin bile görünmemesi daha da üzücüdür.
Ödül alan herkesi tebrik ediyorum.
Ama hakkını bekleyen, yıllarını mutfağa vermiş bütün emekçilerin de
gerçek bir değerlendirmeyi ve görülmeyi hak ettiğini söylemek zorundayım.
Gastronomi yalnızca yıldızlı masalarda büyümez;
görülmeyi bekleyen o görünmez mutfaklarda yeşerir.
Anadolu’ya Kapalı Harita:
Bir Coğrafya Değil, Bir Medeniyet Görmezden Geliniyor
Türkiye gastronomisi İstanbul–İzmir–Bodrum üçgenine sığmaz.
Bu mutfak, Mezopotamya’nın tarım devriminden, Hitit’in ekmeğinden,
Selçuklu’nun tekniğinden, Osmanlı’nın rafine mutfağından beslenen
dünyanın en eski mutfak medeniyetlerinden biridir.
Michelin haritasının Anadolu’ya önümüzdeki yıl açılacak olması gecikmiş telafisi zor olsada bu kusur;
bir medeniyet körlüğüdür.
Turizme Teslim Edilen Mutfak:
Köklerinden Koparılan Bir Gelecek
Gastronomi turizmi besler;
ama turizme göre şekillenen mutfak yozlaşır.
Bugün genç şeflerin hedefi,
Anadolu’nun yedi bölgesinin kadim tatlarını öğrenmek değil;
yıldızlı rehbere girmek, Instagram’da parlayan tabaklar üretmek.
Bu en büyük tehlikedir.
Mutfak geleneği, ancak geçmişi referans alıp moderniteyle buluşturabildiğinde yaşar.
Referansı Batı’dan değil, kendi hafızamızdan almak zorundayız.
Michelin’in En Toksik Yan Ürünü: Kibir
Yıldız alır almaz,
soğan–patates doğramayı küçümseyen,
mutfağını CERN laboratuvarı sanan,
usta–çırak zincirinin emeğini hiçe sayan bir kuşak doğuyor.
Sanırsınız ki tabaktan çıkan yemek
midenin çıkışında altına ve pırlantaya dönüşüyor.
Bu kibir, gastronominin ruhunu zehirler.
SON SÖZ:
Türkiye Michelin’den Büyüktür
Türkiye’nin gastronomisi bir yıldızla ölçülmez;
bin yıllık mutfak medeniyetinin derinliğiyle ölçülür.
Bize Michelin değil;
şeffaflık, adalet, üreticiye saygı, coğrafi kapsayıcılık ve devlet ciddiyeti gerekiyor.
Michelin gelir, gider.
Ama bu toprakların ocakları, taş fırınları, tandırları, bakır tencereleri,
üzüm bağları ve zeytinlikleri kalır.
Ve son soru hâlâ masada duruyor:
Türkiye’de dağıtılan yıldızlar gerçekten emeğin hakkı mı,
yoksa iyi paketlenmiş bir yanılsamanın göz alıcı ışıltısı mı?

