28 Şubat – 29 yıl sonradan bakış
28 Şubat 1997. Refahyol Hükümeti’nin Milli Güvenlik Kurulu’nda silkelendiği gün. Başbakan Necmeddin Erbakan. Onun için zorlu saatler. MGK’nın asker kesimi, Cumhurbaşkanı Demirel’in de kolaylaştırdığı zeminde Başbakan’ı “irtica” ile suçluyorlar. Sonra bir metin çıkıyor ortaya, kısa süre sonra da Hükümet istifa etmek zorunda kalıyor, Refah’a kapatma davası açılıyor, parti kapatılıyor vs…
29 yıl geçmiş. 28 Şubat bir “süreç”e dönüşüyor akabinde. Askeri vesayetle yargı vesayetinin el ele verdiği, medyanın, üniversitelerin “5’li çete” diye nitelenebilecek etkili sivil kuruluşların oluşturduğu ortak cephe ile “Özde laiklik” adına dini alanın daraldığı bir süreç. Başörtülü öğrenciler için, İmam Hatipler için nefes almanın zorlaştığı zamanlar…
Aynı zamanda “inanç özgürlüğü” mücadelesinin bayraklıaştığı dönem bu dönem.
Yine benim Erbakan’ın Anayasa Mahkemesi önünde yaptığı savunma üzerine Yeni Şafak’ta “Seni seviyoruz savunan adam” yazısını yazdığım dönem.
Süreç 2007 nisanında gece yarısı verilen e-muhtıra ile, 2008’de, yüzde 47 oyla iktidara ikinci defa gelmiş olan Ak Parti için açılan kapatma davasına kadar devam ediyor. Ak Parti bu davada bir anlamda ipten dönüyor. Tıpkı Refah’ın kapatılma gerekçesi gibi, “Laiklik karşıtı eylemlerin odağı olmak” suçlaması ile kapatılmaktan kıl payı kurtuluyor, ama hazine yardımının kesilmesine mahkûm ediliyor.
Askeri vesayet – Yargı vesayeti – Medya çullanması…
Bu dönemlerde önce Refah camiasının siyasi planda, ardından Ak Parti hareketinin, ama onlarla birlikte bizim de yazdığımız Yeni Şafak, Akit gibi, Kanal 7 gibi sınırlı sayıdaki medya kuruluşlarının, daha ötede tüm İmam Hatiplerle, başörtülü öğrencilerle dindar camianın, bir ölçüde liberal kesimin özgürlük mücadelesi büyüktür.
Ak Parti iktidarda kaldı… 24’üncü yıla gelindiğinde askeri alanın da, yargı alanının da, medya – iş dünyası alanının da, Milli Eğitim ve üniversite yönetimlerinin de “28 Şubat” diye nitelenen kara kuşatmadan kurtulduğu söylenebilir. İmam Hatipler’in önü kesilmiyor, başörtüsü eğitimde de kamu yönetiminde de özgürce kullanılabiliyor. Başörtülü hakim de var, bakan yardımcısı da… Hatta CHP adına Özgür Özel “Önümüzdeki seçimde başörtülü adayımız olabilir” açıklaması yapıyor.
Türkiye, 28 Şubat’ı taşıyamazdı. Devlet – Toplum ilişkisi için zehir gibiydi öyle süreçler. Ama on yıllar boyunca o zihniyet hâkim oldu devlet politikalarına… Askeri vesayet – yargıyı da içine alan bürokratik vesayet devam etti. Ak Parti dönemi bitirdi bu vesayeti. Tayyip Erdoğan’ın da bu vesayetin bitirilmesinde tarihi misyonu oldu.
Bugün…
28 Şubat’a maruz kalan Refah’ın ve Erbakan’ın siyasi varisi olarak Yeniden Refah muhalefette.
Refah’ın bir başka “Halef”i olarak Saadet muhalefette.
Ak Parti içinden iki parti daha var: Gelecek ve DEVA Partileri… Bu iki partinin kurucuları olarak Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan, 28 Şubat sürecinin izlerinden kurtulma mücadelesini Tayyip Erdoğan ile birlikte verdiler ama, sonra, bazı şeylere “İtiraz” ederek yollarını ayırdılar.
Yollarını ayırıp kenara çekilebilirlerdi, çekilmediler ve ayrı bir siyasi yapı oluşturup, “itiraz”dan “mücadele” safhasına geçtiler.
Şimdi ne demeli aynı toplumsal alanda bulunup da farklı bir talebi seslendiren bu siyasi oluşumlara?
“28 Şubat” inanç özgürlüğü alanındaki bir gerilimin sembolüydü. Ondan Tayyip Erdoğan kadar Davutoğlu’nun, Babacan’ın, Erbakan’ın ya da Arıkan’ın rahatsız olduğunu ve ona karşı mücadele ettiğini görmemek imkânsız. Bizler de bu mücadelede medya alanında, yer yer Anadolu konferanslarında üzerimize düşeni yapmaya çalıştık.
Peki bugün bunların “muhalif” olmalarını nasıl izah etmeli? Ya da bu muhalefeti, 28 Şubat çizgisi ile mi bütünleştirmeli? Ya da “Dâvâya ihanet” gibi mi okumalı?
Şöyle bir soru: 28 Şubat sürecinin mağdurları, içlerinde, iktidar olduklarında tam da bugün Ak Parti iktidarının oluşturduğu iklimi mi tahayyül ediyorlardı?
Belli ki “Mağduriyet”in ve “iktidar”ın psikolojisi farklı. Mağduriyet bir savunma kategorisidir, iktidar ise güç kullanma alanı… Şimdi “güç kullanılıyor, hatta mutlak güç kullanılıyor” ve onu kullanan kim olursa olsun, denetlenmeye muhtaç. Kurbanı keserken bile eziyet verilmemesini öngören bir inanç yapısı, hemen bütün alanları kuşatır hale gelen “Devlet gücü”nün kullanımında “aşırılaşma”yı kabul etmez. Diyelim adınızın ilk kelimesi “Adalet” ve tam da orada tökezliyorsunuz. 28 Şubat’a isyan, üstelik tam da o alandaki çarpıklıkla ilgiliydi. İçinizden birisi söyleyebilmeli bu tökezlemeyi. “Güç denetlenmesi” eğer düşünürseniz, hatta sizi korumaya yönelik. Çünkü “aşırı güç” ile “haddi aşmak” arasında çok yakın mesafe var. Bu yolun yolcuları, kendilerini düzelten bir topluluğu yönettikleri için Allah’a hamd ederlermiş.
Neyse…
Allah bu ülkeye bir daha 28 Şubatlar yaşatmasın.
Allah hiçbir yönetimi de devlet gücünün hoyratça kullanıldığı 28 Şubat zihniyetine benzetmesin.
ABD VE İSRAİL’İ LANETLİYORUM
Bölgeye yönelik Trump formatlaması devam ediyor.
Bir Ramazan günü bir İslâm ülkesi olarak İran’ı vuran ABD’yi ve İsrail’i lanetliyorum. İlk saldırılarda bir kız okulu hedef oldu ve kız çocukları can verdi. Vahşet belli ki sürecek. Trump ve Netanyahu vandallıkta yarışıyor. Lanet!
