Başımıza taş yağdıran mevsim

Cumhurbaşkanı, muhalefete "Başınıza damat kadar taş düşsün" deyince aklıma geldi. 

1844'te Şam halkını dehşete düşüren bir felaketten bahsedilir. Başlarına gökten taş yağar.  

Kimi Şamlı, bedduanın tuttuğuna yorar bunu... 

Kimi kıyamet alameti sayar, vakit geldi diye korkuyla gök kubbenin başlarına yıkılmasını beklemeye koyulur. 

Oysa bugün meteor yağmurları, tarihin sonu olarak görülmüyor. Bilimin, nedenini açıklayabildiği bir doğa olayı.  

O yüzden gök taşı yağmurları, kaçırmak istemeyeceğiniz romantik bir şölen artık. Havai fişek gösterisi gibi izlenebiliyor.  

Fakat tehlike geçmedi, ürkütücü kara bulutlar tepemizde dolaşmaya devam ediyor. 

Gün görmüş kimseye tevekkeli 'hazandide' denmiyor. 

Acıyı bal eyleyerek hak edilen bir ünvan, olgunluk. 

Hazan mevsiminde yaprak dökmemiş, beti benzi hiç sararıp solmamış, bir kez bile sonbahar görmemiş ham ervaha 'umur görmüş' payesi verilmez. 

Gün görmek, hazan görmektir; boşa değil. 

Yalnız, görüp geçirmiş sayılmak için her mevsimi sonbahar gibi yaşama şartı yok. 

Hayatın olağan akışında başka mevsimler de görmek, pişmeye mani olmaz. 

Bahtsız odur ki, gün görmenin bedeli olarak ruhunda hep o hüzünlü şarkı çalar:  

"Böyle mi esecekti, son günümde bu rüzgar; bütün kuşlar vefasız, mevsim artık sonbahar." 

İstiklal Marşı'nın yüzüncü kabul yıldönümü kutlanıyor.  

Bu sene, Cumhurbaşkanı kararnamesiyle Mehmet Akif Ersoy ve İstiklal Marşı Yılı ilan edildi. 

Ne ki istiklal şairimiz Mehmet Akif hiç gün yüzü göremedi, hep sonbahar görmekten yakınan gerçek bir 'hazandide'ydi. 

Pazartesi akşamı KRT TV'de, Yavuz Oğhan ve İnan Demirel'le programa yine bir kötü haberle başlarken Akif'in bir dörtlüğünü andım.  

Epeydir hatırımda yoktu, o anda doğaçlama dilimde belirdi. 

Şöyle feryat ediyordu:  

"Viranelerin yasçısı baykuşlara döndüm, gördüm de hazanında bu cennet gibi yurdu, gül devrini bilseydim onun bülbül olurdum, ya Rab beni evvel getireydin ne olurdu!..." 

"Bülbül" şiirinde de aynı sancı, aynı ıstırap vardır. Bülbüle seslenir bu kez: 

"Niçin bir damlacık göğsünde bir umman huruşandır? Hayır, matem senin hakkın değil matem benim hakkım; asırlar var ki aydınlık nedir hiç bilmez afakım! Teselliden nasibim yok, hazan ağlar baharımda..." 

Japon resminde "Güz gülleri gibi hiç bahar görmedim" diyemezsiniz. Aynı köprünün, aynı kadrajla dört mevsimi çizilir. Manzaradan bütün renkleriyle mevsimler gelir geçer, kadraj değişmez.  

Ülkesinde dört mevsimin dördü de sonbahar gibi geçseydi, bir kadrajdan öbürüne kaçabilir miydi ressam? 

Mehmet Akif'in, neden şen şatır aşk ve umut şiirleri yazmak yerine hep kasvetli ağıtlar yakmak zorunda kaldığını anlatıyor. 

Elbette...Karamsarlığı sevmezdi, mücadele adamıydı. Kendi mutluluğunu gaye edinmedi, şahsını merkeze almadı. Şiirinde milleti şevke getirmeye, ümit aşılamaya önem verdi... 

Abdülhamid, İttihat ve Cumhuriyet dönemlerini gördü ama milli şairimiz, memleketin iyi gününü, altın çağını görmedi ki...Şiirinde güller açsın, bülbüller ötsün. 

Mehmet Akif'ın hatırasını hayırla, rahmetle yad ederken kendimize şunu da soralım:  

Bugün yaşasa nasıl bir mevsime denk gelirdi?  Nihayet yüzü güler miydi? Dinlediği zamane bülbülleri aşkla şakıyor gibi gelir miydi kulağına? 

Yani gökten bahtına üç elmadan biri mi düşerdi, yoksa yine bağrına basacak bir taş mı? Neye çatardı? 

Günün şarkısına karar veremedim. Sizce ikisinden hangisi, gün görmüş ama gün yüzü görmemişlerin hüznüne daha uygun: 

Biri; "Gülistanlar dolanırsın, benim derdim yenilersin, Yunus gibi inilersin, niçin ağlarsın ey bülbül". 

Diğeri; "Tadı yok sensiz geçen ne baharın ne yazın, kalmadı tesellisi ne şarkının ne sazın..." 

YORUMLAR (37)
YORUM YAZ
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
37 Yorum