Baskıya karşı bir AB-Kanada ortaklığı
Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Kanada Başbakanı Mark Carney’ye, “Kanada’nın AB’nin ilk ortak üyesi olması için kapıyı açmak üzere sizinle çalışmak istiyorum” dediğinde, ortada henüz tanımlanmış, bırakın müzakere edilmiş olmayı, böyle bir düzenleme bulunmadığı için kuşkusuz doğaçlama yapıyordu. Ancak bu, fikri geçersiz kılan bir eleştiri sayılmaz. Zira Avrupa Birliği’nin kendisini doğuran süreç de başlangıçta büyük ölçüde doğaçlamaya dayanıyordu.
Düzenlemenin sonunda hangi adla anılacağı bir yana, von der Leyen’in önerisi hem Kanada’ya hem de Avrupa’ya ABD ile ekonomik bağlarını koparmadan, ABD Başkanı Donald Trump’ın baskılarına karşı koyabilecekleri bir yol sunabilir. Her ne kadar yalnızca Avrupa devletleri resmen AB’ye katılabilse de Birlik anlaşmaları, coğrafi açıdan sabit bir sınır koymayan ve daha esnek bir alternatif sunuyor: ortaklık anlaşması.
AB’nin ortaklık anlaşmaları, ortak hak ve yükümlülüklere, birlikte hareket etme taahhütlerine ve bağlayıcı kararlar alabilen ortak kurumlara dayanıyor. AB bu anlaşmaları çeşitli ülkelerle ilişkilerini güçlendirmek için kullandı. Ukrayna, Gürcistan ve Moldova açısından ortaklık anlaşması, tam üyeliğe giden yolda bir basamak olabilirken Birleşik Krallık açısından Brexit sonrasındaki ayrılığın çerçevesini oluşturdu. Bu örnekler dikkate alındığında, sistemin Kanada ile yeni bir model geliştirilmesine de yeterince esnek olduğu açık.
Doğru, mevcut modellerin AB’ye en yakın olanları düzenlemelerin uyumlaştırılmasına dayanıyor. İzlanda, Lihtenştayn ve Norveç AB üyesi değil ancak Avrupa Ekonomik Alanı üzerinden AB tek pazarına erişebiliyor. İsviçre de AB ile yakın zamanda güncellenen anlaşması sayesinde benzer bir erişime sahip. Her iki modelde de ortak ülke, dinamik uyum taahhüdünde bulunuyor. Yani mevcut kurallara anlaşma imzalandığı sırada uyum sağlarken, sonrasında AB tarafından kabul edilen yeni kuralları da uyguluyor ve bu kuralların hazırlanmasında çok sınırlı söz hakkına sahip oluyor.
Kanada ise bu bedeli ödeyemez. Ülkenin düzenleyici sistemi ABD sistemiyle derin biçimde bütünleşmiş durumda ve mal ihracatının üçte ikisinden fazlası ABD’ye gidiyor. AB kurallarına uyum sağlamak, ABD ile mevcut düzenleyici uyumdan uzaklaşmak anlamına gelir ki bunun gerçekleşmesi beklenmiyor. Daha gerçekçi seçenek, AB ile Kanada arasında geçici olarak yürürlükte olan ancak henüz tam olarak onaylanmamış Kapsamlı Ekonomik ve Ticaret Anlaşması’nın üzerine yeni bir yapı kurmak ve Kanada’nın AB kurallarını benimsemesini zorunlu kılmamak olabilir. Kanada, İsviçre anlaşmasının ortak kurumlar, düzenli siyasi diyalog ve anlaşmazlıkların çözümü mekanizmalarını içeren kurumsal yapısını örnek alabilir ancak AB kurallarını doğrudan üstlenmek zorunda kalmaz.
Böyle bir düzenleme, AB’yi diğer demokratik ülkelerin stratejik özerkliklerini korumak için etrafında örgütlenebileceği kurumsal bir merkeze dönüştürebilir. Aynı zamanda Carney’nin bu yılın başında Davos’ta yaptığı ve “orta güçler” arasında koalisyon kurulması çağrısının şimdiye kadarki en somut karşılığı olabilir.
Bu iş birliğinin bazı yapı taşları şimdiden mevcut. Kanada, AB’nin araştırma programı Horizon Europe’un ikinci ayağına katıldı. Ayrıca AB’nin yeni 150 milyar avroluk savunma tedarik mekanizması Security Action for Europe’a (SAFE) katılan ilk Avrupa dışı ülke oldu. Bu adımlar, kritik ham maddeler, savunma tedarik zincirleri, yapay zekâ, ulaşım ve ekonomik güvenlik alanlarında daha yakın iş birliğinin temelini oluşturabilir. Düzenlemelerin uyumlaştırılması ise yalnızca iki tarafın tercih ettiği alanlarla sınırlı tutulabilir.
Kanada, kurumsal anlamda AB üyesi olmayacak. Avrupa Konseyi’nde oy hakkı bulunmayacak, Avrupa Parlamentosu’nda seçilmiş temsilcileri olmayacak ve AB kurallarının hazırlandığı masada sandalyesi bulunmayacak. Üstelik üye devletleri birbirlerinin yardımına koşmakla yükümlü kılan AB’nin karşılıklı savunma maddesi de Kanada’yı kapsamayacak. Kanada’nın kazanacağı şey ise hukuki güvence olacak. Pazar erişimi ve ticaret kuralları, Trump’ın başkanlık kararnameleri veya sosyal medya paylaşımlarıyla değişebilecek düzenlemeler olmaktan çıkıp bağlayıcı taahhütlerle güvence altına alınacak.
AB ile Kanada zaten aynı gemide. Her iki taraf da Trump’ın tarifeler, kamu ihalelerinden dışlama ve diğer ekonomik baskı araçları üzerinden ABD’ye olan bağımlılıklarını nasıl bir baskı unsuruna dönüştürdüğünü gördü. İki tarafın da ABD ekonomisiyle bağlarını tamamen koparması mümkün olmadığı için ABD başkanının baskıcı bir politika izlemesi durumunda harekete geçebilecek kapasiteye ihtiyaçları var.
Yeni bir AB-Kanada düzenlemesi, demokratik orta güçlerin egemenliklerinden vazgeçmeden kritik mineraller, savunma tedariki ve ekonomik güvenlik gibi alanlarda kapasitelerini nasıl birleştirebileceğine dair bir deney olabilir. Trump bu fikri “gülünç” olarak nitelendirdi, anlaşmaya varılması halinde ağır tarifeler uygulamakla tehdit etti ve böyle bir anlaşmayı “düşmanca bir eylem” olarak görebileceğini söyledi.
Ancak AB ile Kanada arasındaki daha yakın bir ortaklık yalnızca Amerikan baskısına karşı bir savunma hattı oluşturmaz. Avrupa bütünleşmesini de ilerletebilir. Kanada’nın SAFE programına katılabilmesinin nedeni, AB’nin önce kendi ortak mekanizmasını oluşturmuş olmasıdır. Benzer şekilde ortak tedarik ve ekonomik güvenlik araçları da üye ülkelerin henüz tamamen AB düzeyinde sahip olmadığı kapasitelere ihtiyaç duyuyor. Bu gereksinimler, “Avrupa Birleşik Devletleri” fikrine alternatif bir yolu işaret ediyor. Bu yaklaşım, önce kurumları oluşturup ülkelerden bu kurumlara ne için katıldıklarını daha sonra belirlemelerini istemek yerine, somut ihtiyaçlardan hareket ediyor.
Avrupa bütünleşmesinin kurucu formülü olan ve AB’nin mimarlarından Jean Monnet’nin adını taşıyan “Monnet yöntemi” de tam tersini yaptı. Ortak kurumlara yönetmeleri için somut bir sorun verdi ve ortaya çıkan karşılıklı bağımlılığın zaman içinde bütünleşmeyi doğal biçimde ilerletmesine izin verdi. 1950 tarihli Schuman Bildirgesi, von der Leyen’in Carney’ye yaptığı tekliften çok daha kesin değildi. Ancak işe yaradı. Fransa ve Almanya’nın birbirleriyle savaşmak için ihtiyaç duyduğu temel kaynaklar olan kömür ve çelik, ortak bir yüksek otoritenin denetimine bırakıldı. Bunun ardından, Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’nu kuran ve bugünkü AB’nin öncüsü olan anlaşma bir yıl içinde imzalandı.
Tam da AB-Kanada düzenlemesinin sınırları henüz belirlenmediği için bu model, farklı alanlarda farklı ortaklıkların kurulabileceği bir çerçeveye dönüşebilir. Farklı ortaklar, farklı politikalara katılabilir ve bu politikaların getirdiği yükümlülükleri üstlenebilir. Böylece hiçbir ülke tam üyelik, AB kurallarının tamamını benimseme veya ABD’ye bağımlılığı sürdürme şeklindeki keskin seçeneklerden birini seçmek zorunda kalmaz. Böyle bir model, AB’nin Birleşik Krallık, Norveç ve İsviçre gibi Avrupa Serbest Ticaret Birliği ülkeleri ve Ukrayna’dan Karadağ’a kadar aday ülkelerle ilişkilerini de yeniden şekillendirebilir.
Ancak hiçbir şey garanti değil. Bir ortaklık anlaşması için AB Konseyi’nde oybirliği ve Avrupa Parlamentosu’nun onayı gerekiyor. Hem AB hem de üye devletler tarafından imzalanacak karma bir anlaşma ise ulusal parlamentoların onayını gerektiriyor. Bu da Fransa ve başka ülkelerde aşılması zor bir engel oluşturabilir.
Buna rağmen von der Leyen’in teklifinin içeriğinin olmadığı düşüncesi doğru değil. Mevcut AB anlaşmaları zaten yeni bir yapı oluşturmak için gerekli alanı sağlıyor. Avrupa’nın çıkarlarını ilerletmesi için federal bir devlete dönüşmesi gerekmiyor. Somut ve ihtiyaca göre şekillendirilmiş ittifaklar üzerinden kendi gücünü çok daha kısa sürede yeniden inşa etmeye başlayabilir.
Alberto Alemanno, HEC Paris’te Avrupa Birliği Hukuku Profesörü, Bruges ve Natolin’deki Avrupa Koleji’nde misafir profesördür.
