Joker, TÜYAP ve sergiler

Geçen hafta seyretmenin edilgenleştireceğinden, izlediklerimize seyirci kalmamız gerektiğinden başlayıp bir şeyler konuşmuştuk. Bu hafta da sezonun açılması sebebiyle izlediklerimizden bahsedelim de seyirci kalmayalım istiyorum.

Öncelikle ben sadece izleyiciyim. Bir sinema eleştirmeni değilim. Dolayısıyla uzman yorumu değil de bir izleyici yorumu okumuş olacaksınız. Beklentiyi düşürünüz.

-Filmleri henüz izlemeyenler merak etmesinler, önbilgi vermedim yazıda.-

Batman serisini (soyadımın da verdiği motivasyonla) büyük bir ilgi ve heyecanla takip etmiştim. Joker karakterinin Christopher Nolan yorumundan da çok etkilenmiş, onun film boyunca sorduğu o büyük soruları uzun zaman zihnimde taşımış ve o sorulardan da başka sorulara varmıştım. “Film, salondan çıkınca başlayandır” derler, Batman serisinde bunu en çok, serinin ikinci filminde, Joker karakterini izlerken yaşamıştım.

Geçtiğimiz ay vizyona giren Todd Phillips’in Joker filmi de nerdeyse o film kadar soru yükledi üzerime.

“Her şey satılmalı” yazılı tabelayla palyaçoluk yapan adamın dayak yemesi çok iyi bir başlangıçtı. Joker’in palyaço maskesiyle çizilmesi ve gülüşü üzerinden ilerlenmesi günümüzde bir amaca ve hatta yarışa dönüşen mutluluk meselesini değerlendirmemiz için iyi bir fırsat. Kapitalizmin mutluluğu suni bir amaç olarak bize pazarladığını daha çok konuşmamız gerekiyor artık. İnşaat reklamı sloganı gibi duran “daha mutlu bir yaşam” cümlesi uyduruk bir amaçtır. İnsanın bu dünyaya imtihan olmak için geldiğini bilenler, mutlu bir hayat hayali satın almamalı. Mutluluğun bu dünya için bir yaşam şekli olamayacağını, anlarda yakalanabileceğini ve ne olursa olsun hepimizin hayatının çileli geçeceğini biliyoruz.
O zaman neden palyaço maskesiyle geziyoruz?

Elbette sadece tabela ve maske değil filmde daha birçok simge yakalayabiliriz fakat en nihayetinde bunlar zaten bildiğimiz şeylerdir. Daha önce de konuşmuştuk, sistem kendisi için tehdit olarak algılayabileceği her şeyi kendi tekeline alıp evrimleştiriyor ve sonra tekrar pazarlıyor. Şu anda bütün dünyada mevcut küresel sistemin dünyayı adaletsizliğe ve yok oluşa doğru sürüklediği kabul ediliyor. Kapitalizm karşıtlığı oldukça yaygın, sistem de tam buradan yürüyor. Kapitalizm karşıtı gibi duran bir film üretiyor. Bizim zaten söylediğimiz kapitalizm eleştirilerini bizden etkileyici bir şekilde söylüyor. Kapitalizm eleştirilecekse onu da biz yaparız diyor. Çünkü o yaptığında eleştirisi sonucunda şiddet gibi çıkmaz çözümler veriyor.

Kötü bir hayatı izleyip önce Joker’e acıyoruz, sonra kendimizi onun yerine koyuyoruz ve sonra da şiddet eylemlerinin aslında doğru olmadığını göremiyoruz. Joker’i anlayalım ama hak vermeyelim. Geçmişte yaşadığı şiddet, dağılmış aile ve bozuk psikoloji görünce şiddeti haklı buluyorsak Irak Şam Terör Örgütü’nü de haklı bulmamız gerekir. Irak’ta şehrine bombalar sonucu ailesi dağılan, fiziksel ve psikolojik şiddet yaşayanlar çocukların da canlı bombaya dönüşmesini haklı bulabiliriz bu durumda. Bu yanılgıya düşmememiz gerekiyor. Şiddet şiddettir, terör, terördür. Elbette şiddetin gerekçelerini bulmamız, anlamamız ve yok etmemiz gerekiyor ama bunu yaparken meşrulaştırmamız gerekmiyor.
Film şiddeti meşrulaştırıyor demek zor. Böyle filmler gösterir; meşrulaştırmayı seyirci yapar. Edilgen olmayalım diyorum yine, aman şiddeti haklı bulmayalım. Joker, zalim sisteme yanlış cevap veren bir karakterdir. Bu kadar.

Sistemin zalim olduğunu herkes söyleyince sistemi inşa edenler de bunu söylüyor ama çözümü çarpıtıyor. Bu çok basit bir siyasettir. En basit örneğini seçim dönemlerinde bile görürüz. Her partide etkili bir isim partiyi biraz eleştirir ve en sonunda partisinden başka çözüm vermez. Her seçimde oy verdiği partiye son oyu olduğunu söyleyerek sandığa giden ama partisini değiştiremeyen milyonlarca insan var. İşte biz de “Son kez kapitalizm!” deme tuzağına düşmemeliyiz, “Kahrolsun Kapitalizm!” demeye devam!

Sistemi eleştirmeyi karizmatik bulsa da “Kahrolsun Kapitalizm” demeyi demode bulanlar olacaktır. Banka kuyruklarında bekledikleri esnada yanlarına yaklaşıp işçilerden, öğrencilerden, dünyanın her yerinde yoksul yaşayan milyonlarca insandan, afrikada açlıktan ölenlerden bahsedebilirsiniz. Dille lanetlemeyi bırakırsak çözüm ümidimizin de kalmayacağını söyleyebilirsiniz. Yine de sömürücü bankaların önünde uzun süre vakit geçirmemek için örneklerinizi ve açıklamanızı mümkün olduğunca kısa tutmanızı öneririm.

Biz de bu kısmı kısa tutup filme dönelim. Film, tam bir sinema filmiydi. Baba - kardeş hikayelerinde biraz yeşilçam tadı verse de müziklerinden danslarına, ışıklarından oyunculuklarına kadar çok etkileyici bir filmdi. Uzun zaman sonra ilk kez sinemada bu kadar iyi bir amerikan filmi izledim diyebilirim. Filme büyük misyonlar yükleyen arkadaşlara da filmi yapan firmayı, ülkeyi, geleneği, çizgiyi falan hatırlatmak isterim.

Çok iyi bir amerikan filmi. Özet bu.
Çok iyi ama amerikan filmi. Daha açık özet de bu.

7. Koğuştaki Mucize

Vizyona girdiğinden beri çok reklamı yapılan bir diğer film de 7. Koğuştaki Mucize. İzlerken duygusallaştırabilme ve hikayeye çekebilme açısından iyi bir filmdi ama sorun şu ki salondan çıktığınızda film tamamen bitmiş oluyor. Uyarlama bir film olmasına rağmen fazlasıyla yeşilçam kokuyor. Çok güzel oyunculuklar ve müzikler var ama o hikayeden çıkabilecek en üst düzey eser bu. Hikaye oldukça zayıf ve eksik.

Olay darbe döneminde geçiyor ve cezaevini uzunca vakit izliyoruz ama siyasi kavgayı sadece hikayedeki bir açığın kapanması için eylem sesleriyle görüyoruz. Cezaevinde ise kızını öldüren bir Kürt ağa, mafyalık yapan bir Laz, bağlama çalan bir Anadolu çocuğu, sadece dinden bahseden bir dindar ve kışı sokakta geçirmemek için hapse giren bir gariban görüyoruz. Bir bıkmadılar bundan.

Hiçbir edebiyat, sinema bilgisi olmayan 15 yaşında bir gence cezaevi için karakterler anlat deseniz onun da ilk sayacağı karakterler bunlar olur herhalde. Güya ülkenin her yerinden ses vermeye çalışırken kafamıza kızını öldüren Kürt ağa, Laz mafya ve biraz “kolpacı” dindar yerleştirildiğini gayet açık bir şekilde görebiliyoruz. Bu ucuz numaralar sinir bozucu artık.

Yeşilçamın cahil imam, aydın memur, katil Kürt, asabi Laz karakterlerini daha ne kadar yerden yere vurmamız lazım acaba senaristlerin bu sığ kafadan çıkmaları için?

Zor dönemlerde yaşanan adaletsizlikleri izlemek için Babam ve Oğlum filmini tercih ederim. Çok daha güçlü bir hikayeye sahipti, dönemi daha iyi yansıtıyordu. Adaletsizlik meselesini daha da çok izlemek istersem de Pardon filmini izler, iyi bir film ve güzel bir mizah görmüş olurum.

***

Vizyondaki filmlerden beni en çok heyecanlandıran filmse Güney Koreli yönetmen Bong Joon Ho’nun Parazit filmi. Film, film zevkine güvendiğim arkadaşlarım tarafından ısrarla tavsiye ediliyor.

En yakın zamanda gitmek istediğim diğer filmse Cinayet Süsü. Ölümlü Dünya’yı internetten izlediğimde sinemada izleyemediğim için çok üzülmüştüm. Cinayet Süsü’nü kaçırmak istemiyorum. Galiba yine iyi bir komedi izleyeceğim.

Sergiler

Bu aralar sergiler de perde kadar heyecan verici. İstanbul’daki arkadaşlar için üç sergi önereceğim.

Birincisi Hemad Javadzade’nin resim sergisi. Resim çizebilecek olsaydım onun gibi çizmek isterdim. Çizimleri hem görsel açıdan hem zihinsel hem kalbi açıdan çok etkileyici. İstanbul’daki dostlar Kadıköy’de Seven Sanat Galerisi’nde 16 Kasım tarihine kadar sergiyi gezebilirler. İstanbul dışındaki dostlar şimdilik ressamın Instagram hesabından (@hemadjavadzade) çizimleri inceleyebilirler. Umarım başka şehirlerde de sergileri açılır.

İkincisi ise Mert Öztekin’in Çernobil / An fotoğraf sergisi. Beyoğlu’nda Adahan’da bulunan sergi 14 Kasım tarihine kadar devam edecek. Sergi çok profesyonel hazırlanmış, metinler de fotoğraflar gibi titizlikle seçilmiş. Sergi, sergiden çıktıktan sonra da devam ediyor. Etkilendim, sizin de etkilenmenizi isterim.

Üçüncüsü de Erkam Aslanoğlu’nun sekiz ülkede çektiği birbirinden güzel fotoğraflardan oluşan Geç-Erken isimli kişisel fotoğraf sergisi. Erkam, birlikte gezdiğimiz yerlerden öyle güzel fotoğraflar çekmiş ki fotoğraflara bakınca oralara birlikte gittiğimize inanamadım. İstanbul Şehir Üniversitesi’nde açılan ve 10 Kasım tarihine kadar devam edecek olan sergi umarım yıl boyunca başka yerlerde de açılır.

TÜYAP Kitap Fuarı

Bir diğer kültür sanat gündemi de TÜYAP Kitap Fuarı. Fuara gitmeden önce okumasına güvendiğim arkadaşlarıma neler alacağını mutlaka sorarım. Ben henüz gidemedim ama eğer gidersem mutlaka almayı düşündüğüm birkaç kitabı listelemek isterim, okumama güvenen varsa bakmış olur.

Güray Süngü - Az Kalan Gölge (İz Yayıncılık)
Bünyamin Yıldız -1865'te ben (Ebabil Yayınları)
Bülent Batuman - Milletin Mimarisi (Metis Yayıncılık)
Aziz Demir - Yangından Sonra ( Can Yayınları )
Muhammed Enis Özel - Alayına Şiir ( Şule Yayınları )
Ali Emre - Çeyizime Bir Kefen ( Ketebe Yayınları )
Ercan Kesal - Velhasıl ( İletişim Yayınları )
Halil Tekeş - Kozadaki Uğultu ( İthaki Yayınları )

Kitap fuarına gitmişken Büyük şair Üstad Sezai Karakoç’un kitaplarını almak isterseniz fazla aramayın çünkü yok. Yani şunun gibi: Bir lokantaya giriyorsunuz ama ekmek yok, su yok.
Ülkemizin en büyük kitap fuarında, ülkemizin en büyük yazarlarından birinin kitabının olmaması çok üzücü. Okur - yazarlık yapan herkesin en azından birkaç tane Sezai Karakoç kitabı olması gerekir çünkü.

Diriliş Yayınları fuara katılmasa bile bir yayınevi standının bir bölümünde Diriliş’e yer açsa ne güzel olur.

Ne diyelim, inşallah.

YORUMLAR (1)
YORUM YAZ
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
1 Yorum