Yılın edebiyat olaylarından biri: ‘Nasriyye’nin bilinen tek nüshası rafta
Dört beş yıl kadar önce uyuyamadığım bir gece ‘Hanyalı Osman Nûrî’nin acaba kaç eseri var?’ sorusu kafama takılmış, birkaç gün boyunca çalışmama rağmen işin içinden çıkamamıştım. Bunun nedeniyse Hanyalı Osman Nûrî’nin eserlerini farklı farklı isimlerle kaleme almasıydı. Onlardan Osman Nûrî, Nûrî Osman, Osman Emîn, Nûrî Emîn ve Nûrî mahlasları şimdi aklıma ilk gelenleri.
Geçen gün Ötüken Neşriyât’tan gelen kitaplar arasında Nûrî Emîn mahlaslı Hanyalı Osman Nûrî’nin ‘Nasriyye’ eserini görünce, onu diğerlerinin önüne alıp okumaya başladım. Tamam, Hanyalı Osman Nûrî’yi hep merâk etmişimdir de, bunun dışında üç nedenim daha vardı. Neler mi? Sayayım. ‘Nasriyye’ her şeyden önce bir Nasreddin Hoca kitabıydı ve telif tarihi 1811-1812’dir, benim açımdan ikinci önemli özelliği de 1928 yılında Breslau Devlet ve Üniversite Kütüphânesi’ne Osman Reşer’in sattığı yazmalardan biri olmasıydı, üçüncü nedense kitabı arkadaşımız Güler Doğan Averbek’in yayına hazırlamasıydı. Güler Doğan’ın nasıl titiz bir araştırmacı olduğunu mutlaka bilenleriniz vardır. Yıllardır da Osman Reşer’in ve onun yurt dışına çıkardığı yazmaların peşinde iz sürüyor. Güler Doğan’ın ‘Nasriyye’nin başına koyduğu kırk üç sayfalık ‘yazmanın hikâyesi’ ise müthiş, mutlaka dikkatle okuyun.
SANSÜR UYGULANMADAN NEŞREDİLMELİ
Nasreddin Hoca kitaplarını sıkı takip edenlerdenim, ancak onları yayına hazırlayanların müdâhalelerinden de rahatsız oluyorum. Nasreddin Hoca bir halk figürüdür, bir halk bilgesidir, onun kuşaktan kuşağa değişikliklere uğrayıp asıllarından biraz daha fazla müstehcenleştirilen fıkraları da halk kültürümüzün yapısal bir parçasıdır. Bir başka ifâdeyle, Nasreddin Hoca fıkralarının başından beri ‘müstehcen’ olduğunu düşünüyorum. Ama zamanla bazılarının da müstehcenlikten farklı ‘kaba saba’ bir dil ile asırlar atladığı muhakkaktır. Bugün Nasreddin Hoca fıkralarından kaba sabalığı ayıklamak bile artık imkânsızdır, her kim kendince haklı bir gerekçeyle fıkralardan bazı kelimeleri ve ifâdeleri silmek yoluna başvuruyorsa da kanımca büyük hata yapıyor. Bu yüzden ben de Pertev Naili Boratav gibi asırları aşan Nasreddin Hoca fıkralarının sansür uygulanmadan olduğu gibi neşredilmesi gerektiğini savunuyorum. Nedeniyse, her şeyden önce Nasreddin Hoca ile aynı çağın bireyi olmamamızdır, maalesef artık onun bilgeliğinin otopsisini bizlere dayatılan modeller ve ideolojik doğrularımızın üzerinden yapıyoruz. Günay Kut vaktiyle “Müstehcen olan fıkralar Nasreddin Hoca’ya âit olamaz” demişti. Peki, Günay hocamız bunu nereden biliyordu! Üstelik, onu haklı çıkaracak bir kaynağa da kimse sâhip değilken. Bu şekilde düşünenler açıktır ki Nasreddin Hoca’dan yedi asır sonra yeni bir Nasreddin Hoca daha icât etmek amacındalar. Ama, bu alanda sadece Günay Kut hocamız yok, farklı farklı isimler de ideolojilerine ve zihinsel yapılarına uygun yeni Nasreddin Hocaları pazarlamanın peşindeler.
MÜSTECHEN FIKRALARI KÜLTÜREL İKTİDARA KARŞI MEŞRU HİCVİN HALKALARI MAHİYETİNDE
Maalesef Nûrî Emîn’in ‘Nasriyye’sinde de Nûrî Emîn kaynaklı bir müdâhalenin bulunduğu bârizdir. Buna bir de Güler Doğan arkadaşımızın, kendisi cin fikirli bir akademisyen olmasına rağmen, anlayamadığım şekilde bir ‘tedbir alma ihtiyâcı’ hissetmesini ekleyin. Bunu ne şekilde yapmış derseniz de, size ‘müstehcen’ saydığı kelimelerdeki bazı harfleri nokta ile gölgelendirmesini ve müstehcenliği kaba sabalığın çamuruna çekebileceğini düşündüğü kısımlarda harf sayısı kadar nokta işâreti kullanmasını söylerim. Keşke bunları yapmasaymış, şâyet kitabı sadece TCK’nun 226’ncı maddesinden kurtarmak istediyse, ceza hukukunu az çok bilen biri olarak söylüyorum, kanunda müstehcenliğin bir tanımı bulunmuyor, bunu bütün Nasreddin Hoca araştırmacılarına anımsatayım, tanımın yerine hâkimin önüne ‘içeriğin türü ve hitap ettiği kitle’ konmuştur, bunlardaysa eserin amacının ve cinsel tahrike sebep olup olmadığının dikkate alınması gerekiyor. Oysa, Güler Doğan’ınki bir akademik çalışmadır ve sadece ilgilisine hitap ettiğinden kitapta ne kadar ‘müstehcen’ kelime bulunursa bulunsun, suçun oluşmayacağı kanısındayım. Bunun dışında, Nasreddin Hoca fıkralarının amacı ‘açık saçık’, ‘edebe aykırı’ yahut ‘yakışıksız’ olmak da değildir, fıkraların ne kadar açık saçık gibi görünen katmanı bulunursa bulunsun, sonuçta hepsi bir devre âit toplumsal görünümün ve Türk-Türkmen tabakasını düşmânlaştıran kültürel iktidara karşı meşrû hicvin halkaları mahiyetindedirler. Nasreddin Hoca Türkmendir, Türkmenlerin müşterek zekâsını, müşterek yaşam felsefesini ve müşterek mizahını temsil ediyor.
BİBLİYOGRAFYASI İÇİN 9 YENİ YAZMA ZİKREDİLİYOR
Nasreddin Hoca bibliyografyası için Mustafa Duman’ın ‘Nasreddin Hoca Kitapları Açıklamalı Bibliyografyası’ ve ‘Nasreddin Hoca ve 1616 Fıkrası’ kitapları önemlidir. İlkinde 59 yazmayı, ikincisindeyse onlara eklediği 15 yazmayı saymıştır. Güler Doğan ise ‘Nasriyye’nin nefis ‘Giriş’ kısmında Mustafa Duman’da bulunmayan dokuz yazmayı zikrediyor. Bir de İsa Özkan’ın belirttiği bir yazma daha var. Bu 1811 tarihli yazma Wraclow Üniversitesi Kütüphânesi’nde (Ms.Or. I 44) koduyla kayıtlı olup, Mir Derviş Mehmed Cemaleddin istinsahlıymış.
Nasreddin Hoca’nın Türkmen-Yörük hüviyetine çene ile diş bağlılığı gösteren müstehcenlik konusunda Günay Kut ve Güler Doğan hocalardan epeyce farklı düşünsem de, Güler Doğan’ın ‘Nasriyye’yi yayıma hazırlayıp Ötüken Neşriyât’ın da bunu kitaplaştırmasını, yılın en önemli edebiyat olaylarından biri sayıyorum. Çünkü, Güler Doğan, ‘Nasriyye’nin bilinen tek nüshasını yeniden bize kazandırmıştır, ‘halk kültürümüze getirmiştir’. Bu değerli ve önemli katkı için Güler Doğan’a ve Ötüken Neşriyât’a müteşekkirim.
EDEBİYATTA ‘AYIP’ OLMAZ
Halk kültürü araştırmalarında ve edebiyatta ‘ayıp’ olmaz, bu yüzden Osmanlı cinsellikten bahseden kalemlere ses çıkartmamıştır, yoksa ‘Kabûsnâme’, Abdülhalim Paşa’nın şiirleri, ‘Dâfiu’l-Gumûm ve Râfiu’l-Humûm’, ‘Mürşid-i Müteehilin’, ‘Bahnâme-i Şâhî’, ‘Dellaknâme-i Dilküşâ’ veya Enderunlu Fazıl Bey’in kitapları günümüze kadar gelemezdi. Bunların yanında Nasreddin Hoca fıkralarındaki açık saçıklığın ise lâfı olmaz! Nasreddin Hoca fıkralarındaki müstehcenliğe gelirsek de, Groningen Üniversitesi Kütüphânesi’ne 1625 yılında giren ve 76 adet Nasreddin Hoca fıkrasını içeren ‘Menâkıbât-ı Nasreddin Hoca’ yazmasını bilenin olup olmayacağını soracağım. Muhtemelen sansürsüz ilk Nasreddin Hoca metinlerinden biridir, onun 1534 ile 1625 arasında istinsah edildiği düşünülüyor, Pertev Naili Boratav’ın ‘Nasreddin Hoca’ kitabının ise temelidir. Oradan dirilen Nasreddin Hoca’nın ‘sansür’ veya benzer usûllerle ‘siyâseten’ dışarıda bırakılmaya çalışılması ise, aslında Türk-Türkmen geleneğimizdekileri ‘siyâseten’ dışarıda bırakmak niyetidir, meseleye bir de buradan bakın. Çünkü, bugün bile Türkmen-Yörük kadınlarıyla erkekleri arasındaki eğlencelerde ‘müstehcen’ veya çift anlamlı kelimeler içeren maniler söylenmektedir. Türkmen-Yörük sözlü kültüründeki fıkraların ve şakaların büyük kısmı ‘açık saçık’ ve cinsellik temalıdır. Türkmen-Yörük ozanlarının şiirlerinde ise ‘tensel zevkler’ baskındır.
