Dünyanın tadı kaçınca
Bazı kelimeler vardır; yazıldıkları anda genişler, derinleşir ve insanın iç dünyasına doğru uzun bir yolculuğa çıkar. “İştahsızlık” da böyle bir kelimedir. Doktora gittiğinizde bir teşhis başlığı olarak karşımıza çıkar. Oysa edebiyat dünyasına adım attığında bambaşka bir anlam kazanır; yalnızca sofradan soğumayı değil, hayattan yavaş yavaş geri çekilmeyi anlatır. Çünkü insan çoğu zaman yemeğe değil, hayatın kendisine karşı iştahını yitirir. İnsanlardan, alışkanlıklardan, hayallerden ve gelecekten uzaklaşır. Geriye ise dünyanın tadını eksilten, sessiz ve derin bir isteksizlik kalır.
Bu yüzden romanlardaki sofralar her zaman dikkat çekicidir. Bir karakterin ne yediği kadar nasıl yediği de mühim. Aceleyle mi yiyor, tadına vara vara mı? Masadakilerle konuşuyor mu, yoksa önündeki tabağa dokunmadan mı kalkıyor? Çünkü bazen bir roman kahramanının önündeki yemeği reddetmesi, sayfalar boyunca sürecek bir iç çatışmanın ilk işaretidir.
Edebiyatın unutulmaz iştahsızları genellikle dünyanın gürültüsüne ayak uyduramayıp afallayan kişilerden çıkar. Knut Hamsun'un “Açlık” romanındaki adsız anlatıcı bunlardan birisi. Roman boyunca açlık fiziksel bir gerçeklik olarak, kaskatı bir şekilde vardır; fakat anlatıcıyı tüketen yalnızca yiyecek eksikliği değildir. Onun açlığı, modern insanın ait olamama duygusuyla da ilgilidir. Karnını doyuracak bir lokma ekmek bulamadığında çektiği acı kadar, gururunun ve yalnızlığının yükünü de hissederiz. Açlık burada yalnızca bedensel değil, varoluşsaldır.
Daha yakın bir zamana gelirsek, Han Kang'ın Nobel Edebiyat Ödülü'ne uzanan yolun önemli duraklarından biri olan Vejetaryen romanı ise iştahsızlığı başka bir yerden ele alır. Romanın kahramanı Yeong-hye, et yemeyi bırakma kararı aldığında çevresindekiler bunu basit bir tercih olarak görmez. Çünkü sofrada alınan kararlar, çoğu zaman yalnız sofrayı ilgilendirmez. Bir insanın neyi yemeyi reddettiği bazen neye itiraz ettiğini de gösterir. Yeong-hye'nin sessizliği ve geri çekilişi, roman ilerledikçe beden, özgürlük ve toplumsal beklentiler üzerine büyük bir tartışmaya dönüşür.
Belki de bu yüzden iştahsızlık edebiyatta sık sık bir eşik olarak karşımıza çıkar. Karakter artık eski hayatıyla arasına mesafe koymaya başlamıştır. Bir şeyler yolunda gitmiyordur. Henüz dile getirilemeyen bir huzursuzluk vardır. İnsan önce konuşmayı bırakmaz; önce yemeyi keser.
Tabii bu durum yalnızca kurmacada görülmez. Sanatın başka alanlarında da benzer bir duygu dolaşır. Edward Hopper'ın tablolarını gözümüzün önüne getirelim. Özellikle gece ışıkları altında görünen lokantaları ve kafeleri. Hopper'ın eserleri çoğu zaman modern yalnızlıkla ilişkilendirilir. Tablolardaki insanlar aç görünmezler; ama sanki dünyayla aralarına görünmez bir cam çekilmiştir. Muhtemelen, önlerine lezzetli tabaklar koysanız da yine yemeyecekleri hissi verir. Aynı mekândadırlar, fakat aynı hayatın içinde değillerdir. Önlerinde kahveler durur, ışıklar yanar, şehrin canlılığı devam eder; yine de bir eksiklik hissi tabloya sinmiştir. Issız ve hüzünlüdür. Her kahkaha, birden çok umursamazlık eşiğine getiren çıkmaza atılır.
İştahsızlık biraz da böyle değil midir? Her şey yerli yerindedir ama insanın içindeki bağ çözülmeye başlamıştır.
Sanatın diğer alanları dedik, o zaman müzikte de benzer izlere rastlayabilir miyiz? Elbette! İngiliz müzisyen Nick Drake'in şarkıları yıllar sonra bile dinleyiciler üzerinde güçlü bir etki bırakmaya devam ediyor. Bunun nedeni yalnızca melodileri değil; o melodilerin taşıdığı kırılganlık duygusu. Drake'in müziğini dinlerken insan bazen hiçbir şeyin eksik olmadığı ama yine de bir şeylerin tamamlanmadığı hissine kapılır. Tıpkı ince bir sızıyı gösterememek gibi. Bu elbette öznel bir yorumdur; fakat sanatın değeri biraz da burada yatar. Hepimizin kendi sessizliğini yerleştirebileceği boşluklar açmasında. Kim bilir, iştahsızlık da ruhun boşluklarına denk düşüyordur.
Bu yüzden iştahsızlık bana kişinin kendisiyle ve karşısındakiyle yani toplumla kurduğu bir dil gibi geliyor. Türk kültüründe sofranın özel bir yeri olduğunu hep söylüyoruz. Misafir ağırlamak, bir tabak yemek paylaşmak, "bir bardak olsun çay iç” demek yalnızca ikram değildir; ilişki kurma biçimidir. Birinin iştahsız olduğunu fark ettiğimizde hemen endişelenmemizin nedeni de budur. Çünkü iştahsızlık yalnızca mideyle ilgili görünmez bize. Sanki insanın hayata olan ilgisinin azaldığını düşünürüz.
Tabii ki edebiyat, doktorun göreceği belirtiyle değil, insanın iç dünyasında olanlarla ilgilenir. Bir karakterin tabağında bıraktığı birkaç lokmayı, bazen sayfalarca sürecek psikolojik çözümlemelerden daha etkili biçimde anlatabilir. Çünkü sofrada yaşanan küçük bir hareket, insan ruhunun derinliklerine açılan büyük bir kapıya dönüşebilir.
Günümüzde sürekli daha fazlasını istemek teşvik ediliyor. Daha çok çalışmak, daha çok tüketmek, daha çok başarmak... Oysa edebiyatın sessiz kahramanları bize başka bir şey hatırlatıyor. İnsan bazen geri çekilir. Bazen durur. Bazen önüne konulanı kabul etmek istemez. Ve bazen bunu uzun cümlelerle değil, yalnızca iştahsızlığıyla anlatır.
Bundan dolayı, iştahsızlık bana yalnızca bir eksiklik gibi görünmüyor. Kimi zaman bir yasın, kimi zaman bir kırgınlığın, kimi zaman da insanın kendini korumak için dünyayla arasına koyduğu mesafenin dili. Belki de bu nedenle edebiyat, iştahsızlığı bir sorun olarak değil, okunması gereken bir işaret olarak gördü.
Çünkü insanın hayatla ilişkisi çoğunlukla en açık biçimde sofrada ortaya çıkar. Ve bazı hikâyelerde asıl mesele, masada neyin bulunduğu değil; karakterin neden elini uzatmadığıdır.
Dünyanın tadı kaçınca
Bazı kelimeler vardır; yazıldıkları anda genişler, derinleşir ve insanın iç dünyasına doğru uzun bir yolculuğa çıkar. “İştahsızlık” da böyle bir kelimedir. Doktora gittiğinizde bir teşhis başlığı olarak karşımıza çıkar. Oysa edebiyat dünyasına adım attığında bambaşka bir anlam kazanır; yalnızca sofradan soğumayı değil, hayattan yavaş yavaş geri çekilmeyi anlatır. Çünkü insan çoğu zaman yemeğe değil, hayatın kendisine karşı iştahını yitirir. İnsanlardan, alışkanlıklardan, hayallerden ve gelecekten uzaklaşır. Geriye ise dünyanın tadını eksilten, sessiz ve derin bir isteksizlik kalır.
Bu yüzden romanlardaki sofralar her zaman dikkat çekicidir. Bir karakterin ne yediği kadar nasıl yediği de mühim. Aceleyle mi yiyor, tadına vara vara mı? Masadakilerle konuşuyor mu, yoksa önündeki tabağa dokunmadan mı kalkıyor? Çünkü bazen bir roman kahramanının önündeki yemeği reddetmesi, sayfalar boyunca sürecek bir iç çatışmanın ilk işaretidir.
Edebiyatın unutulmaz iştahsızları genellikle dünyanın gürültüsüne ayak uyduramayıp afallayan kişilerden çıkar. Knut Hamsun'un “Açlık” romanındaki adsız anlatıcı bunlardan birisi. Roman boyunca açlık fiziksel bir gerçeklik olarak, kaskatı bir şekilde vardır; fakat anlatıcıyı tüketen yalnızca yiyecek eksikliği değildir. Onun açlığı, modern insanın ait olamama duygusuyla da ilgilidir. Karnını doyuracak bir lokma ekmek bulamadığında çektiği acı kadar, gururunun ve yalnızlığının yükünü de hissederiz. Açlık burada yalnızca bedensel değil, varoluşsaldır.
Daha yakın bir zamana gelirsek, Han Kang'ın Nobel Edebiyat Ödülü'ne uzanan yolun önemli duraklarından biri olan Vejetaryen romanı ise iştahsızlığı başka bir yerden ele alır. Romanın kahramanı Yeong-hye, et yemeyi bırakma kararı aldığında çevresindekiler bunu basit bir tercih olarak görmez. Çünkü sofrada alınan kararlar, çoğu zaman yalnız sofrayı ilgilendirmez. Bir insanın neyi yemeyi reddettiği bazen neye itiraz ettiğini de gösterir. Yeong-hye'nin sessizliği ve geri çekilişi, roman ilerledikçe beden, özgürlük ve toplumsal beklentiler üzerine büyük bir tartışmaya dönüşür.
Belki de bu yüzden iştahsızlık edebiyatta sık sık bir eşik olarak karşımıza çıkar. Karakter artık eski hayatıyla arasına mesafe koymaya başlamıştır. Bir şeyler yolunda gitmiyordur. Henüz dile getirilemeyen bir huzursuzluk vardır. İnsan önce konuşmayı bırakmaz; önce yemeyi keser.
Tabii bu durum yalnızca kurmacada görülmez. Sanatın başka alanlarında da benzer bir duygu dolaşır. Edward Hopper'ın tablolarını gözümüzün önüne getirelim. Özellikle gece ışıkları altında görünen lokantaları ve kafeleri. Hopper'ın eserleri çoğu zaman modern yalnızlıkla ilişkilendirilir. Tablolardaki insanlar aç görünmezler; ama sanki dünyayla aralarına görünmez bir cam çekilmiştir. Muhtemelen, önlerine lezzetli tabaklar koysanız da yine yemeyecekleri hissi verir. Aynı mekândadırlar, fakat aynı hayatın içinde değillerdir. Önlerinde kahveler durur, ışıklar yanar, şehrin canlılığı devam eder; yine de bir eksiklik hissi tabloya sinmiştir. Issız ve hüzünlüdür. Her kahkaha, birden çok umursamazlık eşiğine getiren çıkmaza atılır.
İştahsızlık biraz da böyle değil midir? Her şey yerli yerindedir ama insanın içindeki bağ çözülmeye başlamıştır.
Sanatın diğer alanları dedik, o zaman müzikte de benzer izlere rastlayabilir miyiz? Elbette! İngiliz müzisyen Nick Drake'in şarkıları yıllar sonra bile dinleyiciler üzerinde güçlü bir etki bırakmaya devam ediyor. Bunun nedeni yalnızca melodileri değil; o melodilerin taşıdığı kırılganlık duygusu. Drake'in müziğini dinlerken insan bazen hiçbir şeyin eksik olmadığı ama yine de bir şeylerin tamamlanmadığı hissine kapılır. Tıpkı ince bir sızıyı gösterememek gibi. Bu elbette öznel bir yorumdur; fakat sanatın değeri biraz da burada yatar. Hepimizin kendi sessizliğini yerleştirebileceği boşluklar açmasında. Kim bilir, iştahsızlık da ruhun boşluklarına denk düşüyordur.
Bu yüzden iştahsızlık bana kişinin kendisiyle ve karşısındakiyle yani toplumla kurduğu bir dil gibi geliyor. Türk kültüründe sofranın özel bir yeri olduğunu hep söylüyoruz. Misafir ağırlamak, bir tabak yemek paylaşmak, "bir bardak olsun çay iç” demek yalnızca ikram değildir; ilişki kurma biçimidir. Birinin iştahsız olduğunu fark ettiğimizde hemen endişelenmemizin nedeni de budur. Çünkü iştahsızlık yalnızca mideyle ilgili görünmez bize. Sanki insanın hayata olan ilgisinin azaldığını düşünürüz.
Tabii ki edebiyat, doktorun göreceği belirtiyle değil, insanın iç dünyasında olanlarla ilgilenir. Bir karakterin tabağında bıraktığı birkaç lokmayı, bazen sayfalarca sürecek psikolojik çözümlemelerden daha etkili biçimde anlatabilir. Çünkü sofrada yaşanan küçük bir hareket, insan ruhunun derinliklerine açılan büyük bir kapıya dönüşebilir.
Günümüzde sürekli daha fazlasını istemek teşvik ediliyor. Daha çok çalışmak, daha çok tüketmek, daha çok başarmak... Oysa edebiyatın sessiz kahramanları bize başka bir şey hatırlatıyor. İnsan bazen geri çekilir. Bazen durur. Bazen önüne konulanı kabul etmek istemez. Ve bazen bunu uzun cümlelerle değil, yalnızca iştahsızlığıyla anlatır.
Bundan dolayı, iştahsızlık bana yalnızca bir eksiklik gibi görünmüyor. Kimi zaman bir yasın, kimi zaman bir kırgınlığın, kimi zaman da insanın kendini korumak için dünyayla arasına koyduğu mesafenin dili. Belki de bu nedenle edebiyat, iştahsızlığı bir sorun olarak değil, okunması gereken bir işaret olarak gördü.
Çünkü insanın hayatla ilişkisi çoğunlukla en açık biçimde sofrada ortaya çıkar. Ve bazı hikâyelerde asıl mesele, masada neyin bulunduğu değil; karakterin neden elini uzatmadığıdır.
