Adalet ancak denetlenebilir bir sistemde tecelli eder
Avcı toplayıcı dönemden tarım toplumuna, sanayi toplumundan modern zamanlara kadar her aşamada ‘adalet düşüncesi’ farklı biçimlerde de olsa hep var olmuştur.
Bütün bu süreçlerde yaşanan tecrübeler göstermiştir ki adaletin tecellisi, ancak denetlenebilirlik ilkesinin var olduğu demokratik sistemlerde mümkün olabilmiştir. Kuşkusuz bu yaklaşım, henüz demokrasinin olmadığı dönemlerde adaletin hiç olmadığı anlamına gelmiyor.
Gerek Müslüman toplumlarda gerekse Batı toplumlarında bir hukuk sistemi vardı ve bir şekilde adil kararlar verilebiliyordu. Eğer halife, sultan, kral ya da padişah adil bir kişiliğe sahipse adalet tecelli ediyordu. Ancak denetleme mekanizmaları olmadığı için zalim ve adaletsiz sultanları durdurabilecek bir güç yoktu.
Mesela Müslüman toplumlarda adil, şefkatli ve merhametli halifeler, sultanlar, padişahlar olduğu gibi halkına zulmeden sultanlar da olmuştur. Her ne kadar Kur’an ve sünnet ‘adalet’ konusunda bağlayıcı hükümler koymuş olsa da uygulamada zalim sultanı durdurabilecek fiili bir güç oluşamamıştır.
Aslında ilk dönem Müslümanlarından bu yana, ulema belli ölçüde bir denetleme görevi üslenmiştir. Ancak onların elinde herhangi bir kolluk gücü olmadığı için, fiili anlamda iktidarları denetlemeleri hiçbir zaman mümkün olmamıştır.
Batı dünyasındaki örnekler de gösteriyor ki adaletin kurumsal hale gelmesi, denge-denetlemeyi esas alan demokrasinin tekamül etmesiyle ancak mümkün hale gelebilmiştir.
Özgür insanlar topluluğunun bir yönetici tarafından ortak iyiliği güvence altına alacak şekilde yönetildikleri taktirde, bu tür bir yönetimin özgür insanlara uygun olduğu ölçüde doğru ve adil olacağını belirten Thomas Aquinas, adalet ve yönetim biçimleri arasındaki ilişkiyi şöyle tanımlar: “Eğer yönetim, kendisine tabi olan topluluğun iyiliğini değil de kendi çıkarını gözeten tek bir kişi tarafından adaletsiz bir şekilde uygulanıyorsa, böyle bir yöneticiye tiran denir.
Bununla birlikte, adaletsiz yönetim bir kişi tarafından değil de birkaç kişi tarafından uygulanıyorsa, buna ‘oligarşi’, yani ‘azınlık yönetimi’ denir; ve bu servetleri nedeniyle azınlık, halkı ezdiğinde ortaya çıkar ve tiranlıktan yalnızca sayı bakımından farklıdır.” (Devlet Adalet siyaset, s.45-46, Timaş yay.)
1225 yılında Güney İtalya’nın varlıklı ve nüfuzlu bir ailesinde dünyaya gelen Aziz Thomas, ailesinin büyük muhalefetine rağmen 1245 yılında Dominiken tarikatının bir üyesi olur. Alman teolog Albertus Magnus, onu Aristotales’le tanıştırır. Son yıllarında Aristotales’in Ethica ve politika da dahil olmak üzere eserleri üzerine on iki yorum yazmıştır.
İşte bu Aziz Thomas, o günkü Ortaçağ şartlarında tiranlık, oligarşi ve demokrasiyi şöyle anlatıyor: “Hükümeti adaletsiz kılan şey, toplumun iyiliği pahasına yöneticinin özel iyiliğinin gözetilmesidir. Bu nedenle, ortak yarardan ne kadar uzaklaşılırsa, yönetim de o kadar adaletsiz olacaktır. Ancak azınlığın iyiliğinin arandığı bir oligarşide, çoğunluğun iyiliğinin arandığı bir demokrasiye göre ortak iyilikten daha büyük bir sapma vardır ve sadece bir kişinin iyiliğinin arandığı bir tiranlıkta ortak iyilikten daha da büyük bir sapma vardır.” (a.g.e, s.49)
Evet adalet düşüncesi tarihsel süreç içinde bütün toplumlarda bir şekilde var olmuştur ama gerçek alamda hukuk sisteminin kurumsal hale gelmesi demokrasinin tekamül etmesiyle birlikte mümkün olabilmiştir.
Ancak hemen belirtmek gerekirse, Müslüman toplumlar Rönesans ve aydınlanma dönemlerini yaşayamadıkları için, geniş bir fıkıh müktesebatına sahip olmalarına rağmen modern anlamda bir hukuk sistemi inşa edememişlerdir. Bu yüzden de henüz Ortaçağ’dan bugüne gelemediler maalesef…
Oysa Müslümanlar, Batı dünyasına göre daha avantajlı bir konumdaydılar. Çünkü ellerinde ilahi kelamın ‘adalet’le ilgili çok net mesajları vardı ve sadece Kur’an’ın adaletle konusundaki bu emirlerini hayatla buluşturmaları gerekiyordu. Ama ne yazık ki bunu başaramadılar, yaşadıkları çağa bir türlü gelemediler.
Eğer yaşadıkları çağın dilini keşfedebilselerdi, yüzyıllar içinde bizzat tecrübeyle oluşan fıkhi birikimi, yine insanlığın ortak birikiminin ürünü olan evrensel hukuk normlarıyla buluşturup, hukuksal anlamda yeni bir Rönesans’ın kapılarını aralayabilirlerdi.
Maalesef Müslüman toplumlar, fıkhı yüzyıllar öncesinde dondurdukları için, bugününün meselelerini hala klasik fıkhın yöntemleriyle çözebileceklerini sanıyorlar. Ama artık öyle bir dünyada yaşamıyoruz. Dolayısıyla çağların, nesillerin değiştiği bir dünyada toplumların problemlerini çağlar öncesinde kalan klasik fıkıh metinleriyle çözmenin imkan ve ihtimali yok.
