Devlet binaları, çevreleriyle neden bu kadar uyumsuz?
Türkiye’de devlete ait alanlar, binalar ve mekanların yerleşim düzeni ve fiziki yapısı ile halka ait olanlar arasında iflah olmaz bir uyumsuzluk var.
Anadolu’da küçük veya orta büyüklükte bir şehre gidiyorsunuz; ortalama 2-3 katlı, düşük standartlarda, plansız ve nizami olmayan yapıların içinden yükselen devasa boyutlarda kamu binalarıyla karşılaşıyorsunuz.
Yıllar içinde gelişigüzel oluşmuş, belirli bir mimari karakter taşımayan, cephe ve çatıları kırık dökük, çoğu sıvasız ve boyasız binaların arasında; aşırı abartılı mimari tarzı ve büyük kütleleriyle birdenbire karşınıza çıkan kaymakamlık veya valilik binası, adliye sarayı, belediye binası, defterdarlık, kamu lojmanları gibi yapıların çevreleriyle gösterdikleri uyumsuzluk, insanda ciddi rahatsızlık ve yabancılaşma hissi uyandırıyor.
Yine nüfusça fazla kalabalık olmayan şehirlerin çevresinde o kadar devasa boyutlarda üniversite kampüsleri kuruluyor ki; kampüste yer alan binaların yüzbinlerce metrekareye varan kapalı alanlarının içine neredeyse tüm şehir nüfusunu yerleştirebilirsiniz. Alın size Bayburt üniversitesi…Üniversite kampüsüyle birlikte, Çoruh vadisine sıkışmış, küçük parsellerden ve çoğunlukla küçük taban alanlı, birbirine yakın yapılardan meydana gelen az nüfuslu bir kentin yanında, adeta ikinci bir şehir oluşturulmuş. 47 bin kişilik şehir nüfusunu 280 bin metrekareye yakın kapalı alanına yerleştirirseniz, kişi başına 6 metrekareye yakın yer düşer. Burada da açıkça bir “kent ölçeği–kampüs ölçeği asimetrisi” var.
Kamuya ait bu tür binalarla çevrelerindeki yapılar arasındaki çelişki ve uyumsuzluk; sadece kamu binalarının yükseklikleri ve boyutları yönünden ezici derecede büyük ölçekli olmalarından kaynaklanmıyor. Aynı zamanda, sözde ideal bir bina örneği ortaya koymak amacıyla tercih ettikleri abartılı mimari tarzları ve bunu yansıtan yersiz ve aşırı vurgulu tezyinat, işleme, motif ve mimari detaylarıyla da çevrelerinden bütünüyle kopuk ve çelişkili bir görünüm arz ediyorlar. Böylece sorun yalnızca bir büyüklük ve ölçek sorunu olmaktan çıkıyor; mimari dil, temsil biçimi, estetik iddia ve çevresel bağlam arasındaki daha kapsamlı bir uyumsuzluğa dönüşüyor.
Yozgat, 95 bin nüfuslu bir Orta Anadolu şehri. Yozgat Valiliği binası, 40 bin m2’nin üzerindeki kapalı alanı, çok geniş yatay kütlesi, mutlak simetrisi, dev merkezî giriş portali, büyük cam yüzeyleri ve geniş ön alanı ile çevresindeki parçalı ve düşük katlı konut dokusundan tamamen farklı ve uyumsuz bir yapısal ölçek oluşturuyor.
Rize Güneysu vadisinde ilçe merkezine doğru ilerlerken, vadinin tabanında, yamaçlardaki mütevazı evlerle bütünüyle tezat oluşturacak şekilde; yapı tarzı, çatı nizamı ve cephe tasarımıyla son derece gösterişli, yan yana dizili büyük binalara rastlıyorsunuz. “Bunlar nedir?” diye soruyorsunuz. “Üniversite’nin lojmanları…” cevabını alıyorsunuz. Öteden beri siyasi kültürümüzde yer edinmiş, devlet eliyle ayrıcalıklı zümre oluşturma zihniyetinin mekâna yansımış halini görüyorsunuz.
Köyleriyle birlikte toplam nüfusu 14.600 olan Keçiborlu hükümet konağı, 5000 m2’ye yakın kapalı alanı ve yüksek katlı yapısıyla, ilçenin şehir dokusuyla ve ortalama yapı ölçeğiyle orantısız bir kütle oluşturuyor.
Buralarda neyi görüyoruz? Ülkenin tarihi ve sosyolojik gelişme süreci ve kalkınma çizgisi doğrultusunda oluşan yerleşik kentsel dokunun yansıttığı sosyoekonomik bağlam ve bu bağlama tamamen yabancı bir devlet temsili ve kamu mimarisi…
Aradaki farklılaşma, doğrudan yabancılaşma ve ayrışma hissi ve aidiyet sorgulaması doğuracak kadar büyük.
“Efendim, devlet binası…Devletin gücünü göstersin; azametli, ihtişamlı olsun” demek doğru bir mantık mı?
Azamet ve ihtişam, tek başına fiziki büyüklükten mi geliyor? Çevresindeki yapıları ezecek kadar büyük; onlarla karşılaştırılamayacak kadar şaşaalı ve lüks olmak, devletin temel görevlerinin daha iyi yerine getirilmesini mi sağlıyor? Şekli cesamet ve hantalca bir azamet; işlevsel performansın ve verimliliğin yerine geçer mi?
Devletin, kurduğu mekanizmalar, kullandığı araçlar, tasarlayıp inşa ettiği yapı ve mekânlarla; ait olduğu ve temsil ettiği toplumdan bu kadar kopuk ve uzak olması asla kabul edilir bir durum değil.
Mimari tarzları yönünden özensiz ve şekilsiz binalardan oluşan bir topluluğun içinde; güya ideal ve estetik bir örnek ortaya koyma amacıyla, iddialı ve abartılı bir yapının mevcut yapılaşmaya nazire yaparcasına boy göstermesi de sonuçta tek başına bir zevksizlik ve estetik ahenksizlik olarak ortaya çıkar. Çünkü estetik değer, yalnızca tek başına bir yapının mimari tasarımı ve inşai niteliğinden değil; içinde yer aldığı çevre ile kurduğu ölçü, oran, devamlılık, karşıtlık ve uyum ilişkisinden de doğar.
Binanın, çevresindeki binalarla ve yapı karakteristiğiyle birlikte oluşturduğu bütünlük içinde değerlendirildiğinde nasıl bir uyum, estetik ve görüntü arz ettiği önemlidir. Çevresindeki bütünlüğü dikkate almayan bir “güzellik” veya mimari iddia, kendi başına ne kadar özenli olursa olsun, bulunduğu yerde estetik bir değer üretmek yerine yeni bir görsel çatışma oluşturur.
Devlet binalarının hizmet verdikleri yerle iki yönden ölçek uyumsuzluğu içinde bulundukları dikkati çekiyor:
Birincisi, yapının gerçek ihtiyaç, kullanıcı sayısı ve kapasitesine göre gereğinden büyük olup olmadığına dair “dahili” ve “fonksiyonel ölçek” uyumsuzluğudur. İkincisi ise yapının bulunduğu şehir veya ilçenin nüfusu, ekonomik gelişmişliği, ortalama yapı büyüklüğü, yüksekliği, kütlesi, parsel düzeni, silueti ve genel karakteristiği karşısındaki “harici” ve “bağlam yönünden” ölçek uyumsuzluğudur.
Bize en fazla rahatsızlık hissettiren, bu ikisinin aynı yapıda birleşmesi durumudur. Yani binanın hem kapasite olarak ihtiyaçtan büyük; hem mimari yapı olarak abartılı ve çevresiyle uyumsuz olması…İşte bu nedenle devlet binasını artık bulunduğu çevrenin doğal bir parçası olarak değil, çevresine sonradan yerleştirilmiş, onu bastıran ve kendi ölçeğini dayatan ayrı bir kütle olarak algılamaya başlarız.
Bu durumda, kamu yapısının büyüklüğü yalnızca fiziki bir büyüklük olmaktan çıkıyor. Devletin kaynak kullanma biçiminin, kendisini nasıl temsil ettiğinin ve içinde bulunduğu toplumsal çevre ile mekana dair nasıl bir ilişki kurduğunun görünür ifadesi haline geliyor. Bunun sonucu olarak bir tarafta düşük gelir düzeyi, mütevazı konutlar, sınırlı özel yatırımlar, düşük nitelikli yapı stoku ve gündelik hayatın oluşturduğu doğal şehir ölçeği; diğer tarafta ise aynı ortamın içinden yükselen büyük, gösterişli, iddialı ve anıtsal nitelikte kamu yapıları ortaya çıkıyor. Böylece ekonomik ve toplumsal düzlemde var olan “devlet–toplum ayrışması,” fiziki mekânda da “ölçek ve temsil asimetrisi” olarak görünür hale geliyor.
Bu sebeple söz konusu devlet yapılarında görülen problem, basit bir “çevreye uymama” meselesinden daha geniştir. Burada birbirinin üzerine binen ve birbirini daha da görünür hale getiren bir dizi uyumsuzluk, asimetri ve kopukluk söz konusudur. Aslında fiziksel uyumsuzluk; temeldeki ekonomik, sosyal, kültürel ve sembolik farklılıkların mekana yansımasını ifade etmektedir.
Burada ortaya çıkan çelişki, sözde devletin büyüklüğünü ve azametini temsil etme; ama gerçekte devlet yöneticileri ve karar vericileri olarak kendi adımıza güç gösterisinde bulunma, şatafat ve gösteriş tutkumuzu tatmin etme arayışına girmemizle ilişkilidir.
Temelde bir gerçekliğe ve samimiyete dayanmayan bu amaç ve eğilimlerle hareket ettiğimizde, inşa ettiğimiz yapılar, düzenlediğimiz ve tefriş ettiğimiz mekanlar; çevresinden, bağlamından, yerel gelişmişlik düzeyinden, insan ölçeğinden, gerçek fonksiyonundan ve çoğu defa ihtiyaçtan bağımsızlaşarak kendi başına bir “nesne” ve “itibar açlığını doyurma aracına” dönüşüyor.
