Neden Hilâl-i Ahmer değil de bir müzisyenin derneği?
Devlet fikri, insanın zaaflarını sınırlama ihtiyacından doğdu. Hukuk, denetim ve kurumlar, gücü elinde tutanın baştan çıkma ihtimaline karşı yüzyıllar boyunca biriken siyasî tecrübenin ürünüdür.
Fazilet şüphesiz kıymetlidir ancak kurulan sistem, bu duygunun azaldığı zamanlarda dahi ayakta kalabilme iddiası taşır. Vakıflar, mahkemeler, yardım teşkilatları, kurumlar da bu bilincin eseri olarak ortaya çıkmıştır. İnsan fanidir; fikri, hırsları ve güçle kurduğu bağ bu sebeple sürekli değişir. Devlet ise bütün bu dalgalanmanın ortasında sürekliliği temsil eden yapıdır. Gücü de yöneticilerin kişisel özelliklerinden ziyade, değişen iradelere rağmen düzeni koruyabilen kurumlarında aranır. Kurumların şahsileşmesi, kuralların yerini kişisel inisiyatiflerin alması ise bu asırlık birikimi temelinden sarsarak iktidarı şahısların zaaflarına açık hâle getirir.
Son yıllarda siyasî dilde en sık başvurulan kavramlardan biri “Devlet-i Ebed Müddet” oldu. Tarihî birikim, beka ve devlet geleneği vurguları, bu ilkeyi yeniden gündelik siyasetin merkezine taşıdı. Osmanlı siyasal düşüncesinde özellikle 16. yüzyıldan itibaren belirginleşen bu anlayış, devletin ömrünü yöneticilerin ömrüyle sınırlamayan bir iddia taşıyordu. Padişah, sadrazam, bürokrat ve görevliler değişirdi, ayakta ve sabit kalması beklenen müesseselerdi. Tarih bu ideale her zaman sadık kalmasa da fikir hep güçlüydü. Bugün aynı kavramın bu kadar sık tekrar edildiği bir dönemde toplumun güveni giderek şahıslarda aramaya yönelmesi, üzerinde durulması gereken esas çelişkiyi oluşturuyor. Söylemde kurumsallık yüceltilirken, pratikte her kararın tek bir ağza bakması, asırlık iddiayı kendi içinde çelişkilere bulamasının yanında çürütüyor da.
6 Şubat depremleri yalnızca şehirleri yıkmadı, devlet ve toplum arasındaki güven ilişkisini de bütün açıklığıyla gözler önüne serdi. O dondurucu günlerde enkaz altında “Sesimi duyan var mı?” feryatları yükselirken, ilk saatlerde yaşanan koordinasyon eksikliği insanlarda derin bir yalnızlık hissi yarattı. Çaresizlik anında ortaya çıkan toplumsal refleks, basit bir yardım ulaştırma isteğinin çok ötesindeydi. Can havliyle birbirine tutunan insanlar, o dondurucu sahipsizlik hissini kendi dayanışmalarıyla aşmaya çalışıyordu. Vatandaş bir dernek ya da organizasyon aramıyordu, sadece sığınabileceği, sesini duyacak bir muhatap istiyordu.
Bu sebeple yardımın nereye gittiğini görebilmek, sorularına cevap alabilmek ve süreci doğrudan takip edebilmek bürokratik mekanizmalardan daha ikna edici geldi. Sivil oluşumlara yönelişin ardında da bu arayış vardı. Kızılay’ın Ahbap’a çadır satması ise bu yönelişi haklı çıkaran travmaya dönüştü. Köklü bir kuruluşa duyulan inancı derinden sarstı. Hem insanlar neden güvenini asırlık yapılara emanet etmek yerine, kendi denetleyebileceği ve sesini doğrudan ulaştırabileceği platformlarda arasın ki?
Bugün ise gelinen noktada yönetimin ve çevresinin vermesi gereken ilk tepki, “Biz size demiştik” rahatlığı olamaz. Akıllı bir yönetim önce şu soruların cevabını kendi içinde aramalı: Bu millet, Hilâl-i Ahmer’in yüz elli yılı aşan kurumsal hafızasını hangi sebeplerle ikinci plana itti? AFAD, Kızılay ve diğer kamu unsurları sahadayken milyonlarca insan neden bağışını tek bir ismin çağrısıyla göndermeyi daha emniyetli buldu? İyiliği kurumsal bir ahlâk, yardımlaşmayı ise devlet ciddiyetiyle taşınan bir emanet olarak görmeyi ne ara bıraktık? Tarihî miras hangi süreçlerin sonunda bu kadar aşındı da bu millet milyarlarca lirasını hiç tanımadığı insanların kişisel itibarına emanet etmeyi olağan karşılar hâle geldi?
Cevapları o kadar da müphem olmayan sorular… Depremin en zor günlerinde Haluk Levent’in güven endekslerinde zirveye yerleşmesi bir sanatçının başarısından çok, sistemin vatandaşla kuramadığı bağın sonucudur. Toplum, kime inandığını açıkça ilan etmişti. Acı ama gerçek.
Buradaki yöneliş basit bir bağış tercihi olmaktan da derin bir anlam taşıyor. İnsanlar, kurumsal yapıların siyasallaştığını ve liyakat zincirinin zayıfladığını hissettikleri anda refleks olarak o alandan uzaklaşıyor, güvendikleri kişilere yöneliyor. İnancın kurumlardan sıyrılarak şahısların omuzlarına yüklenmesi, işte bu güvensizlik ikliminin en net sonucudur. Kamusal alanın gücünü kaybettiği yerde yerel ve kontrolsüz güç odaklarının doğması kaçınılmazdır.
Güven emirle kurulmaz. Yıllar boyunca sergilenen performansın, şeffaflığın, hesap verebilirliğin ve toplum hafızasında biriken tecrübelerin neticesidir. Ha kurumsal saygınlık da başkalarına duyulan inancı zayıflatıp, “biz size demiştik” diyererek, yanılmış olanları suçlayarak yeniden inşa edilemez. Vatandaşın gözünde kaybedilen itibar ancak kendi eksiklerini görme cesareti ve onları giderme iradesiyle yeniden kazanılabilir. Kendi hatasını kabul edemeyen bir yönetim anlayışı, sarsılan saygınlığı her gün biraz daha derin bir krizin içine sürükler.
Haluk Levent hakkında yürüyen hukukî süreç mahkemenin vereceği kararla neticelenecek. Ancak geride kalacak esas soru değişmeyecek. Bu ülkede insanlar neden güvenlerini asırlık müesseselerde aramak yerine tek tek isimlerin peşinden gitmeye başladı?
İktidar önce kendi muhasebesini yapmak, sarsılan inancı yeniden kendi kurumlarında üretecek yolu bulmak zorundadır. Aksi hâlde bugün bir isim üzerine yüklenen beklenti yarın başka bir omuza devredilir. Değişen yalnızca kahramanlar olur, değişmeyen ise kurumların dolduramadığı o derin boşluktur.
