Kürt meselesinde alınan yolu anlamayanlar için...
Zor bir coğrafyada yaşar, zorlu bir imparatorluk mirası üzerinde otururuz. Toplum olmaya ve toplumsal mutabakatlara dair derin sorunlarımız vardır. Yüzeydeki modern ve standartlaşmış görüntümüze rağmen, derinde toplumsal dokumuz çok parçalıdır. Bu topraklarda bölgesel, kültürel, yerel ve etnik bakımdan farklı toplulukların zihniyet, beklenti, talep ve siyaset düzeyinde birbirine değmeden, yan yana yaşadıkları Osmanlı’nın milletler sistemi âdeta yeni bir yüzle devam eder.
Böyle olunca siyasetten anladığımız, kişinin kendi topluluğu içinde özel alanını genişletmesi; daha önemlisi, bir topluluğun yaşam alanını diğerlerinin aleyhine keyfî olarak genişletmesidir. Doğal olarak bu durumda topluluk içi dayanışma, topluluklar arası kuralsız yarışma siyasi anlayışımızın temelini oluşturur. Sonuçta, eylem ve arayışlarımızı bu çerçevede kural ve ilke yerine kaba çıkar ve faydacılık yönlendirir. Siyasi mekanizmanın kaynak dağıtma üzerine kurulu olması, doğal bir popülizme sahip olmamız da bu yüzdendir.
Rejimin formatı hukuk devleti ve demokrasi üzerine otursa da otoriter bir devlet geleneğimiz vardır. Göçmen bir öykünün ve zihniyetin ürettiği güvenlik arayışı ya da fikri ile ulusal kimlik arasındaki sıkı tarihsel ve toplumsal bağlar, toplumu özünde güvenlik fikriyle ve aşkın devlet aşkıyla kuşatmıştır.
Bu toplumun temel meselesi hemen her zaman bir arada yaşamak, sert kutuplaşmaları ve buradan doğan sorunlarını yönetilebilir bir hâle getirmek olmuştur.
Türkiye gibi toplumları açıklamak kolay ama anlamak zordur.
Bu zorluğu kısmen azaltmak için yakın köklere, ana ulusal modele göz atmakta fayda var. Bu model “göç, din, siyasi dönüştürme” üzerine kuruludur. Şöyle özetleyelim: Türkiye’deki ulus oluşumunun temelinde, temel olarak 1800’lerde başlayan biteviye Anadolu’ya doğru akan yaklaşık 150-200 yıllık bir Müslüman göçü yatar. Göç dalgası öylesine güçlüdür ki Cumhuriyetin ilk yıllarında Anadolu nüfusunun yarıya yakını göçmen ve etnik olarak Türk olmayan ya da Türk olsa bile köken fikrinden uzak Müslüman gruplardan oluşmaktadır. Bu koşullar, 1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin ulus devlet fikri etrafındaki iki temel projesini iyi açıklar. İlk proje, farklı etnik kökenlerden gelen Müslümanları Türkleştirme projesidir. İkincisi ise Müslümanlardan bir ulus yaratırken İslam’ı ehlileştirme projesidir.
Bu projeler otoriter bir yönetim modelinin temelinde de yatar. Her iki proje de otoriter bir yapıyı ve merkezin çevreye ve topluma süratli, etkili, dayatmacı nüfuzunu kaçınılmaz hâle getirmiştir. “Rejim”, ödenen ciddi bedellere rağmen bu projelerde önemli ölçüde başarılı olmuştur. Yıllar içinde Kürtler dışındaki Müslümanlar Türkleşmiş, Müslümanların önemli bir kısmı da ehlileşmiştir. Ancak başarı kısmi olmuştur. Nitekim bugün bu çerçevede ana sorunu Türkleşmeyen Müslümanlar, yani Kürtler oluşturmaya devam eder.
Çözüm için rejimin meşrebi çerçevesinde çeşitli yollar izlendi: yok sayma, imha, ekonomik entegrasyon ile gelecek buharlaşma, diyalog…
Bugüne kadar hiçbiri sonuç vermedi.
Ve sorunun bedeli çok ağır oldu.
Büyük bir isyan, 50.000’e yakın can kaybı, sistemin militarizasyonu, demokrasinin tehdit olarak görülmesi…
İlk kez bu isyanın tekeline aldığı Kürt sorununda silahlı olanla siyaseti ayrıştırma noktasına, isyandan entegrasyona doğru gitme imkânlarına kapı açtık…
Diğer bir deyişle sorunun çözümünün ön şartlarını yerine getirme noktasına geldik…
Hâlâ Kürt meselesinde ne olduğunu, hangi safhada bulunduğumuzu anlamayanlar için…
