Atomize zamanlar ve rayihasız hayatlar: Disenkroni
Hayatı, bizden önceki nesillerin hiç tecrübe etmediği bir hızda yaşıyoruz.
İşlerimizi saniyeler içinde hallediyor, binlerce kilometrelik mesafeleri saatler içinde aşıyor, dünyada olan bitenden anında haberdar oluyoruz.
Fakat yaşadığımız hayatın pek tadı tuzu yok.
Derin bir huzursuzluk, bastırılamaz bir yüzeysellik ve ritimsizlik hissi yakamızı bırakmıyor.
Zaman akıp gidiyor ama arkasında ne bir iz bırakıyor ne de bir koku.
Ömrümüz, yaşamaktan ziyade tükettiğimiz bir şeye dönüşüyor.
Güney Kore asıllı Alman düşünür Byung-Chul Han’ın, “Şeffaflık Toplumu” ve “Zamanın Kokusu” metinlerinde söylediğine göre günümüzün temel zamansal krizi, sıkça iddia edildiği gibi yaşamın “aşırı hızlanması” değil.
Asıl kriz, zamanımızın dağınıklığı, bağlantısızlığı ve ritmsizliği.
Han, bu durumu, Latince kökenli bir terimle ifade ediyor: Disenkroni (Zamanlama Bozukluğu)
Kavramı, sosyolojide kullanılmak üzere tıptan ödünç almış.
Disenkroni (tıptaki kullanımıyla disenkronizasyon veya biventriküler disenkroni), vücuttaki iki veya daha fazla organ/doku sisteminin birbiriyle uyumsuz veya eşzamansız çalışması durumunu ifade ediyor.
Byung-Chul Han disenkroniyi sosyolojiye şöyle taşıyor:
Geleneksel dünyada zaman, anlatısal bir sürekliliğe sahipti. Doğumdan ölüme, mevsimlerin dönüşünden ayin ve törenlerin ritmine kadar zamanın bir yönü, bir “mimarisi” ve bağlayıcı bir hikâyesi vardı. Zaman, tıpkı bir romanın birbirini takip edip birbirine bağlanan bölümleri gibiydi. Sayfaları çevirirken nereye gittiğinizi, bir önceki sayfanın bir sonrakini nasıl beslediğini bilirdiniz.
Bugün şüpheye, kararsızlığa, tenkide, tereddüde, tefekküre ve hesaplaşmaya hayat hakkı tanımayan bir aşırı olumluluk çağında yaşıyoruz.
Yönsüz bir şekilde vızlayıp geçen, parçalanarak salt atomik “anlar” dizisine dönüşen zaman, artık bir nehir gibi akmıyor; üzerimize saçılan, birbirinden kopuk binlerce konfeti tanesi gibi havada uçuşuyor.
Bu da durup düşünmeyi ve sürekliliği imkânsız kılıyor.
Bir sosyal medya akışını düşünün: Birkaç saniye içinde Gazze’deki bir yıkım görüntüsüne bakıyoruz, hemen altındaki videoda bir kedinin tuhaf hareketlerine gülüyoruz, bir sonraki kaydırmada ise bir tatil reklamına maruz kalıyoruz. Bu anlar arasında hiçbir mantıki, hissi ya da tarihi bağ yok. “Şimdiler”, yan yana ekleniyor ama birbirine nüfuz etmiyor.
Özetle, zamansal bağlar kopuyor, anlar birbiriyle anlamsal bir uyum (senkronizasyon) yakalayamıyor ve neticede hayat anlatısal bütünlüğünü kaybediyor.
Tıpta kalp odacıklarının birbiriyle uyumsuz kasılması gibi, ömrün “anları” birbiriyle uyumsuz hareket ediyor.
Byung-Chul Han’ın büyüleyici benzetmesiyle ifade edecek olursak: “Atomların rayihası (kokusu) yok.”
Bir nesnenin ya da dönemin rayihası, ancak onun bağlantılı, karmaşık ve katmanlı bir yapıya kavuşmasıyla ortaya çıkıyor. Bu da tutarlı bir anlatısal derinlik gerektiriyor.
Nasıl ki tek tek atomlar kokmaz da ancak belli bir çekim gücüyle birleşip karmaşık moleküller oluşturduklarında etrafa rayiha saçmaya başlarlarsa; zaman da ancak olayların, hafızanın ve yaşantıların birbirine bağlandığı bir hikâye olduğunda koku yayıyor. Çocukluğun, gençliğin, bir mevsimin ya da köklü bir dostluğun kokusu, o zaman diliminin anlatısal derinliğinden geliyor.
Günü tekil, bağlantısız ve yüzeyde yaşanan atomik “demlere” indirgediğimizde, hayat anlatısal çekim gücünü kaybediyor. Zamansızlaşan insanın hafızası, sürekli güncellenen ve birbiri üzerine tıkıştırılan renksiz bir veri deposuna dönüşüyor.
“Yavaşlamak” da tek başına bu krize çare değil. Zira yavaşlama kendi başına ne bir ritim ne bir ölçü ne de bir rayiha üretiyor; salt yavaşlamak insanı boşluğa düşmekten korumuyor.
Hayatın rayihasını yeniden üretebilmek ve hissedebilmek için, zamana yeniden bir anlatı, bir yön ve derinlik kazandırabilmemiz şart.
Hayatı, ekrandaki bildirimlerin parçaladığı atomik şimdilerden kurtarıp, hatırlanabilen, özlenebilen, utanılabilen, pişman olunabilen, üst üste birikerek katmanlaşan, bütünlüklü bir hikâyeye dönüştürmemiz gerekiyor.
