Batı'nın Türkiye İkilemi

WASHINGTON— Çin’in hızla yükselmesi, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ve ABD ile İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaş, jeopolitik rekabeti küresel ekonomiyi şekillendiren temel unsur haline getirdi. ABD Başkanı Donald Trump’ın uzun yıllardır süregelen Amerikan dış politika yaklaşımını tersine çevirmesi ise bu belirsizliği daha da derinleştirdi. Böylece hem hükümetler hem de şirketler, giderek daha karmaşık hale gelen stratejik bir ortamda hareket etmek zorunda kaldı.

Ankara’da kısa süre önce düzenlenen NATO Zirvesi de bu yeni dönemin bir yansıması oldu. Zirve, jeopolitik ve güvenlik önceliklerinin diğer önemli politika hedeflerinin önüne geçebildiğini açık biçimde ortaya koydu. Bu durumun en belirgin örneği ise Batı’nın zirveye ev sahipliği yapan Türkiye ile ilişkilerinde görülüyor.

Türkiye uzun yıllardır NATO’nun yeterince takdir edilmeyen müttefiklerinden biri ve Avrupa ile Orta Doğu arasında kritik bir ekonomik köprü konumunda. Son yıllarda NATO ve Batı ile ilişkileri zayıflamış olsa da ülkenin benzersiz stratejik konumu onu ittifak açısından vazgeçilmez kılıyor. Avrupa ile Asya arasında yer alan Türkiye, dünyanın en önemli jeopolitik kavşaklarından birinde bulunuyor. Karadeniz’i Akdeniz’e bağlayan İstanbul Boğazı üzerindeki kontrolü ise Türkiye’yi, Rusya’nın sıcak denizlere açılan en önemli güzergâhının bekçisi haline getiriyor.

Türkiye; Ermenistan, Azerbaycan, Bulgaristan, Gürcistan, Yunanistan, İran, Irak ve Suriye ile kara sınırına sahip. Ayrıca Karadeniz kıyısında Bulgaristan, Gürcistan, Romanya, Ukrayna ve Rusya ile komşu. Yaklaşık 88 milyonluk nüfusu ve NATO’nun ABD’den sonra en büyük ikinci ordusuyla bölgesel bir güç konumunda bulunuyor. Ekonomik açıdan ise bölgenin önde gelen üretim ve lojistik merkezlerinden biri haline geldi.

İkinci Dünya Savaşı’nın büyük bölümünde tarafsız kalan Türkiye, savaş sonrasında NATO’ya katılarak Batı ittifakının bir parçası oldu. Daha sonra Avrupa Birliği’nin öncülü olan Avrupa Ekonomik Topluluğu’na ortak üye olarak katıldı ve tam üyelik başvurusunda bulundu. Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğindeki Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AK Parti) 2002 seçimlerini kazanmasının ardından üyelik süreci ivme kazandı. Ancak müzakereler yıllarca sürdü ve 2017’den sonra fiilen durma noktasına geldi. Bu gecikmenin önemli nedenlerinden biri, Erdoğan döneminde demokratik standartlarda yaşanan gerilemeye ilişkin endişelerin artması nedeniyle Avrupa Birliği’nin süreci ilerletme konusunda isteksiz davranması oldu.

Erdoğan’ın giderek daha otoriter bir yönetim anlayışı benimsemesi, Türkiye ile ABD arasındaki ilişkileri de olumsuz etkiledi. Ancak Donald Trump’ın bu konuda önceki Amerikan yönetimlerine kıyasla çok daha az rahatsız olduğu görülüyor. Trump’ın ilk başkanlık döneminde, Türkiye’nin Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi satın almasının ardından Amerikan yönetimi F-35 savaş uçaklarının satışını durdurmuştu. Washington, Türkiye’nin hem S-400 hem de F-35 sistemlerine sahip olmasının Rusya’nın F-35 teknolojisine ilişkin kritik istihbarat elde etmesine yol açabileceğinden endişe ediyordu. Trump’ın ikinci döneminde ise yaklaşım belirgin biçimde değişti. Yönetim, Türkiye’nin geliştirdiği KAAN savaş uçağı programı için 700 milyon doların üzerinde jet motoru satışını ilerletirken, F-35 satışını yeniden değerlendirmeye de açık olduğunun sinyalini verdi.

S-400 alımı, Türkiye’nin bağımsız dış politika anlayışının ve hem Batı hem de Batı’nın rakipleriyle aynı anda yakın ilişkiler kurma isteğinin en somut örneklerinden biri oldu. ABD ve Avrupa Birliği ile ilişkiler gerilirken Erdoğan, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile temaslarını sürdürdü; buna karşın Ukrayna’ya insansız hava araçları tedarik etmeye de devam etti. Daha yakın dönemde ise İran savaşını sert sözlerle eleştirdi ve Trump’ın açıklamalarına göre İsrail’e karşı çatışmaya müdahil olmayı dahi değerlendirdi.

Bu stratejik denge siyaseti ile Erdoğan’ın özellikle "faiz artırımları enflasyona neden olur" yönündeki sıra dışı ekonomi yaklaşımı, Türkiye ekonomisinin performansındaki bozulmayla aynı döneme denk geldi. Oysa yaklaşık yirmi yıl önce Türkiye, özellikle eski Ekonomi Bakanı Kemal Derviş’in 1990’ların sonundaki finansal kriz sonrasında hayata geçirdiği kapsamlı reformların ardından dünyanın en umut vadeden yükselen ekonomilerinden biri olarak görülüyordu.

Erdoğan döneminde ise ekonomik performans dalgalı bir seyir izledi. Son yirmi yılda büyüme genel olarak güçlü kaldı. Bu büyümede büyük altyapı yatırımları ile savunma sanayi başta olmak üzere üretim sektörlerindeki hızlı genişleme etkili oldu. Ancak bu büyüme sık sık yaşanan ekonomik dalgalanmalar, çok yüksek enflasyon dönemleri ve tekrarlayan makroekonomik istikrarsızlıklarla birlikte gerçekleşti. Enflasyon, 2022 yılında yüzde 85 ile zirve yaptıktan sonra uygulanan kapsamlı istikrar programı sayesinde önemli ölçüde geriledi. Buna rağmen kur oynaklığı, ihracattaki zayıflama ve yapısal kırılganlıklar ekonominin temel sorunları olmaya devam ediyor.

Ukrayna ve İran savaşları Türkiye ekonomisi açısından hem fırsatlar hem de riskler yarattı. Türkiye, Orta Doğu’nun diğer bölgelerinden yön değiştiren ticari faaliyetlerden ve savunma sanayi ihracatındaki artıştan fayda sağladı. Buna karşılık küresel enerji piyasalarındaki dalgalanmalar ve emtia fiyatlarındaki oynaklık, enflasyonla mücadeleyi zorlaştırdı.

Bu ay gerçekleştirilen NATO Zirvesi öncesindeki yıllarda Avrupa Birliği ve diğer Batılı müttefikler, Erdoğan’ın demokratik kurumlara yönelik baskıları, Putin ile yakın ilişkileri ve tartışmalı ekonomi politikaları nedeniyle Türkiye’ye mesafeli yaklaşıyordu. Ancak Türkiye’nin stratejik önemi arttıkça birçok NATO ülkesi güvenlik ve savunma iş birliğine daha fazla ağırlık vermeye başladı. Ankara’daki zirve bu değişimi açık biçimde ortaya koydu. Trump, Erdoğan’a övgüler yağdırırken Avrupalı müttefikler de Türkiye’deki demokratik gerilemeye ilişkin kamuoyu önünde eleştirilerini büyük ölçüde geri plana itti.

Bu gelişmeler, Türkiye’nin giderek daha istikrarsız hale gelen bir bölgede sahip olduğu stratejik önem ile ekonomik rolünün Batı tarafından yeniden kabul edildiğini gösteriyor. Aynı zamanda Batılı demokrasilerin karşı karşıya olduğu temel ikilemi de gözler önüne seriyor: Transatlantik güvenliği açısından en kritik ülkelerden bazıları, demokratik normlardan en fazla uzaklaşan ülkeler arasında yer alıyor. Bu ülkelere aşırı baskı uygulanması, onların Çin ve Rusya gibi rakip güçlerin etki alanına yönelmesine yol açabilir. Buna karşılık yeterince baskı yapılmaması ise demokratik kurumların daha da zayıflamasına, Batı'nın savunduğu değerlerin aşınmasına ve bu değerleri savunmadaki inandırıcılığının sorgulanmasına neden olabilir.

Avrupa Birliği ve NATO liderlerinin de deneyimlediği gibi bu iki önceliği aynı anda dengelemek son derece güç. Ancak bunu başarabilmek, yalnızca Batı'nın uluslararası alandaki güvenilirliğini koruması açısından değil, aynı zamanda Türkiye'nin hem stratejik bir müttefik hem de önemli bir ekonomik ortak olarak sahip olduğu potansiyeli tam anlamıyla ortaya çıkarabilmesi için de kritik önem taşıyor.

Anne O. Krueger, eski Dünya Bankası Başekonomisti ve eski IMF Birinci Başkan Yardımcısıdır. Johns Hopkins Üniversitesi İleri Uluslararası Çalışmalar Okulu'nda Uluslararası Ekonomi Kıdemli Araştırma Profesörü, Stanford Üniversitesi Uluslararası Kalkınma Merkezi'nde ise Kıdemli Araştırmacı olarak görev yapmaktadır.

©Project Syndicate

YORUMLAR (2)
2 Yorum
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.