Kakao yağı ve deve dikenleri kokan bir yaz mevsiminde

'70 ile '75 arasında Suâdiye çayır çimendi, Bostancı-Suâdiye arasında tren hattının kenarlarındaysa boydan boya dikenli böğürtlen çalılıklarıyla mor çiçekli deve dikenleri uzanırdı. Sıcaklarda deve dikenlerinden yükselen büyüleyici koku bugün bile burnumu sızlatıyor. Suâdiye'de '75'ten sonra deve dikeni kalmadı, onlarla birlikte nar bülbülleri, sakalar ve floryalar kayboldular.
Yaz sıcaklarına nedense artık hep kokularla dönüyorum. Biri plajlardan gelen kakao yağı ve çinko oksit macunu kokusu, diğeriyse tren hattındaki mor çiçekli deve dikenlerinin kokusu.
‘70 yılında öyle şimdiki gibi çeşit çeşit güneş yağı yoktu dersem yeni yetmelerden ağzı açık kalanlar olacaktır, inanmayan varsa enginar çiçekli babasına sorsun, çünkü balamozu o yıllarda peştamalı başında dolaşıyordu. Bakın yavrucak “Bain de Soleil”, “Coppertone” ve “Hawaiian Tropic” diyor, elbette onların rengiyle adama parmak kuklası oynatan kokoşlar vardı ama benim plajlarımdaki kontesler ve çıtır çerezler kakao yağına talim ediyorlardı.
Suâdiye’de bize en yakın plaj Tan Sokak’ın sonundaki Sarhoş Süleyman’ın plajıydı. Süleyman’ın plajın üstünde bir de kır kahvehânesi vardı. Kahvehâne ayak üstüydü, girişin solundaki merdivenlerden de küçük bir koydaki plaja iniliyordu. Hayli ucuz olduğundan yazları plajda iğne atsan yere düşmezdi de, kahvehâne nedense hep boş olurdu. Sadece Süleyman’ın duvarın dibinde hazırladığı çilingir sofrasında akşam üstüne doğru Öztürk Serengil’in babası Turgut Serengil, Behzat Ay ve Hasan Kalender demlenirlerdi.
Süleyman’ın mekânına Çatalçeşme Plajı deniyordu, ancak bir gün olsun orada Çatalçeşme’nin fingirnozlarını görmedim, onlar Suâdiye Plajı’nı tercih ediyorlardı. Suâdiyeli güzellerden birini aramaya kalkan ağabeylerimiz olursa da, deniz meltemiyle Suâdiye’den Bostancı’ya kadar yayılan “Bain de Soleil” veya “Coppertone” kokusunu takip etmeleri yetiyordu.
Benim kuşağım “Bain de Soleil” ve “Cappertone” güneş yağlarını yabancı dergilerden biliyordu. “Bain de Soleil” reklamındaki kadının bizleri çikolata rengiyle öpmesine daha bir iki yıl vardı ama “Cappertone” reklamı farklıydı. Toriği biraz çalıştırırsanız, bir Cocker Spaniel cinsi köpek yavrusunun, kendisi kadar şirin bir kız çocuğunun mayosunu çekiştirdiği resmi hemen anımsayacaksınızdır. Yıllar sonra onu Joyce Ballantyne isimli birinin çizdiğini öğrenecektim, mayosundan yakalanan ufaklığa ise meğerse Joyce Ballantyne’in üç yaşındaki kızı Cheri modellik yapmış.
Cebimde Süleyman’ın ucuz plajına da param yoksa, evde yarım ekmek arasına kaşar ve salam koyup, firijiderden de bir şişe Coca-Cola veya Pepsi-Cola kapardım. Doğruca Bostancı Mendireği’ne. Bostancı İskelesi’nin mendirek kısmı 1937 yılına kadar tamamen kayalıkmış. İskele yanına bir mendirek yapılması 1937 yılında kararlaştırılmış. Muhtemelen oradaki kayalarla mendirek inşâsına başlanmış ve mendirek 1938 yılında tamamlanmış. Devlet Limanları İşletme Müdürlüğü’nün ilânına nazaran, mendirek üzerine sabit kırmızı fener 1942 yılında konmuş. 1950 yılında ise Bostancı Mendireği’nin onarım ihâlesi açılmış. 1951 yılında küçük mendirek Kınalıada’dan getirilen kayalarla yükseltilip üzerine beton dökülmek suretiyle iskele tarafına doğru büyütülmüş. Sabit kırmızı fener de daha büyük bir fener ile değiştirilmiş.
Yeni mendireğin başlangıcıyla dirseği arasında iki menfezi bulunuyordu. Ben Madam Tamara’nın köşkünün önündeki Çapa’dan mendireğe çıkar, ikinci menfezin üstündeki bloktan denize girerdim. Dirsekten sonrası büyüklerin ve kadınlarındı. İskeleden doğru esen hafif rüzgâr kadınlardan kakao yağı kokusunu kapıp başlangıç ile dirsek arasının müdâvimlerine taşırdı. Mendireğin kadınlarının burunlarını güneşten korumak için de çinko oksit macunu sürdüklerini anımsıyorum.
‘70 ile ‘75 arasında Suâdiye çayır çimendi, Bostancı-Suâdiye arasında tren hattının kenarlarındaysa boydan boya dikenli böğürtlen çalılıklarıyla mor çiçekli deve dikenleri uzanırdı. Sıcaklarda deve dikenlerinden yükselen büyüleyici koku bugün bile burnumu sızlatıyor. Suâdiye’de ‘75’ten sonra deve dikeni kalmadı, onlarla birlikte nar bülbülleri, sakalar ve floryalar kayboldular. Maalesef ‘75 sonrasında Suâdiye’ye gelenler baharlarda açan fulyaları da göremediler. Hadi, burada iki üç dakika ara verip, size Nezahat Soysev’in Nihâvend şarkısını dinleteyim. Hazır mısınız? Başlıyorum. “Çiçeklerle bezenmiş o güzel bahçeleri / Çimenlerin üstünde titreşen şebnemleri / Baharın neş’esiyle şakıyan bülbülleri / Bir cennet diyârıdır doğduğum Suâdiye”. Şaka gibi değil mi, bırakın Nezahat Hanım’ın doğup büyüdüğü ‘15 ile ‘30 arasını, ondan kırk yıl sonraki ‘70’te bile Ayşe Çavuş Caddesi ile Kurudere Sokak arasındaki Çamlı Sokak’ta en fazla yedi sekiz binâ vardı, gerisiyse aksâ-yı umrândan baîd arazi-i mevât kabilinden bir arzullah-i vasia.
ASFALTIN ALTINDA BAŞKA, ÜSTÜNDEYSE BAŞKA SUÂDİYE VARDI
Bizler Çatalçeşme’yi ve Bostancı Mendireği’ni sadece mangiz meselesinden tercih etmiyorduk, Suâdiye veya Caddebostanı plajlarına gitseniz de kültürel bir ötekileştirme ile karşı karşıya kalabiliyordunuz. İlhami Bekir’ın “Taşlı Tarla’daki Ev” romanı işte bu yüzden çok önemlidir, asfaltın altı ve asfaltı üstü ayrımının İlhami Bekir’den beri devâm ettiğinin tanığıyım.
93 Harbi’nden sonra Bulgaristan ve Şarkî Rumeli’den yetmiş binden fazla muhâcir gelmiş, Balkan Savaşı sırasındaysa, Hicret ve Muhacirûn Müdiriyet-i Umûmiyesi’ne yüz on altı bin kadar muhâcir müracaat ederek iskan talebinde bulunmuştur. 93 Harbi ve Balkan Savaşı sırasında Bulgaristan muhâcirlerinin bir kısmı Suâdiye Camii’nin inşâsından sonra Suâdiye olarak isimlendirilen Kokarpınar mahallindeki Domuzdamı mevkiinde şimendifer hattının üst kısmına yerleştirilmişlerdir. Mahallin Taşlı Tarla Mahallesi olarak tarifi, Bulgaristan ve Şarkî Rumeli muhâcirlerinin iskanlarından sonradır. Suâdiye’nin asrî bir sayfiye olarak inkişâfıysa, demiryolu hattı boyunca değil, sâhil tarafında Bağdat Caddesi’nden başlamıştır.
Bağdat Caddesi Suadiye’yi sınıfsal ve kültürel olarak ikiye bölmüş. Asfaltın yukarısı ‘40’lı yıllara kadar fakir sütçülerin, aksak zerzevatçılarla kasapların, sucularla çamaşırcıların oturdukları semt olmuştur. Onların işi, asfalt halkına süt, sebze, et ve su taşıyıp, kamış bayramından kalkan kokoşikaların kirli çamaşırlarını yıkamakmış.
Bağdat Caddesi’nin yukarısı, özellikle de Turşucu Deresi tarafına doğru olan mahaller, arsası çok ucuz olduğundan, ‘40’lı yıllardan itibâren çoğunluğu emekli olan dar gelirlilerin bahçe içinde küçük kâgir evleriyle dolmaya başlamıştır. ‘50’li yıllarda bile bugünkü Emin Âli Paşa Caddesi’nin başladığı yerden Turşucu Deresi’ne kadar evler arasında yüzlerce metre boşluklar varmış. Saide Hanım’ın, Nadide Hanım’ın, Albay Sami Bey’in, İsmet Hanım’ın, İhsan Hanım’ın, Bay Alboher’in, Sıdıka Hanım’ın, İhsan Bey’in, Fazilet Hanım’ın, Hamdi Bey’in, Mansur Bey’in, Leman Hanım’ın, Naciye Hanım’ın, Hatice Hanım’ın evleri ve Yenişehirli Sait Bey’in köşkleri asfaltın yukarısını Taşlı Tarla olmaktan yıllar önce kurtarmıştır ama asfaltın altındakilerin asfaltın üstündekilere bakışları hiç değişmemiştir.
Bostancı’daki Kasaplar Çarşısı’nda Deniz, Yumurcak, Teksin ve Derya plajları vardı, evet onlar da Çatalçeşme kadar ucuzdular, ancak Bostancılılar yakın komşuları Suâdiyelileri çarliston marka gördüklerinden Suâdiye çocuklarından hiç hoşlanmıyorlardı. Suâdiye’den biri kazaen Bostancılıların arasına düşmesin, akort etmek, ayıklamak, bamburuklarını sökmek, bohçalamak, façasını bozmak, artık hangisi aklınıza gelirse, bahâneyle onlardan biri Suâdiyelinin üstünde denenirdi. Ama, sevgiler kadar nefretler de karşılıklıdır, Suâdiye plajının bokunda boncuk bulan takımının da Bostancı plajlarındakileri pantolonlu hayvan sınıfına kaydettiklerini buraya not düşeyim.
BOSTANCI VE SUÂDİYE SÂHİLLERİNDE KİMSENİN AYAK İZİ KALMADI
Bir şarkısında Juanito “Kumsallar boyunca bak / Ayak izlerimiz var / Deniz bile silmemiş” diyordu ya, bırakın ayak izlerimizi, bugün Suâdiye’de ve Bostancı’da plaj kalmadı. Çatalçeşme Plajı’nın üstündeki kahvehânenin yerine apartman dikildi, plajın soyunma kabinleri apartmanın zemin katı oldu, güzelim kumsalın üstüneyse beton döktüler. Bostancı Mendireği artık dolgunun altında, orada sadece anılarımızın üstünü toprakla kapatmadılar, maalesef antik limanı da yok ettiler.
Haftanın iki üç gecesi Suâdiye’deki Can’da, Şenesenevler’deki Bahçe’de ve Çınardibi’ndeki Çiçek’teysem, kapalı sinemaları yazları daha fazla seviyordum. Notlarıma baktım, 4 Temmuz’da Kadıköyü’ndeki Reks’te “Doktor Jivago” ve Küçükyalı’daki 63’te “Esrar Perdesi” filmlerini seyretmişim. Biri Kadıköyü’nde, diğeri Küçükyalı’da, seansları nasıl ayarlamışım, aklım almadı. 14 Temmuz’da ise Kızıltoprak’taki Kent’te bir Jerry Lewis şaheseri olan “Golf Şampiyonu” filmini seyredip, oradan banliyö treniyle Küçükyalı’ya geçmişim ve Sinema 63’te Kirk Douglas’ın “Vur Emri” filmine yetişmişim. 25 Temmuz’da yine iki kapalı sinemaya gitmişim, Kadıköyü’ndeki Süreyya’da Virna Lisi’nin “Şen Dul” filmiyle Sinema 63’te Giuliano Gemma’nın “Adada Şenlik” filmine. Hangisine önce gitmiştim, bugün düşün düşün bir türlü çıkaramadım.
NERMİN CANDAN’I CİHANGİR’İN SOKAK KEDİLERİNE SORUN
‘70’teki plajların vazgeçilmezi cep radyolarıydı. Özellikle de Bostancı Mendireği’nin dirsek ile fener arasındaki kısmında denize giren büyüklerin hemen hepsi radyoluydu. O radyolardan yükselen Engelbert Humperdinck’in sesi bugün bile kulaklarımda. “Our song, that refrains as soft as a serenade / I hear when you’re near like music of summer rain / Our song, like a carousel, plays around my heart / That sweet melody that says we will never part”. Sadece Engelbert Humperdinck’i değil, Tony Christiani’nin “Old Italian Seranade” ve Tom Jones’un “Daughter of Darkness” şarkılarını da anımsıyorum. Zâten Tom Jones’un aklımdan çıkmasının imkânı yoktu, çünkü üst komşumuz Kadriye ablamız bütün gün Tom Jones dinlerdi. Mendireğin kokoşları ise galiba Türkçe sözlü parçaları ecnebilerden daha fazla seviyordu, ‘70 yazında en fazla da Ajda Pekkan’ın “Sensiz Yıllarda” şarkısıyla Nermin Candan’ın “Hayat mı Bu” şarkısı çalınıyordu. Ajda Pekkan’ı biliyorsunuz, Nermin Candan’ı merâk ediyorsanız da, onu bugün Cihangir’in sokak kedilerine sorun, hepsinin meleğidir Nermin Candan ablamız...
