Irkçılığın gölgesinde Almanya ve Avrupa
Almanya’da ırkçı AfD’nin yükselişinin bazı çevrelerde şaşkınlık yarattığı görülüyor. Aslında burada çok da fazla şaşıracak bir durum yok, çünkü insanlık tarihi boyunca toplumların davranışlarını belirleyen belirli hatlarda sıkıntılar ortaya çıktığında insanlar çok rahat bir şekilde biz-siz ayrımına gidebilmektedir.
Bu durumu yalnızca bireysel bir önyargı meselesi olarak ele almamak gerekiyor. Irk önyargısı esas olarak bireysel duygulardan ziyade bir kimlik tasavvurudur. Yani mesele yalnızca bir insanın diğerinden hoşlanmaması değil, bir grubun kendi konumunu başka bir grubun konumuna göre tanımlamasıdır.
Refahın yükselişte olduğu dönemlerde toplum içindeki farklılıklar ve çeşitlilikler çok fazla göze çarpmazken, ekonominin kötüye gittiği dönemlerde ise en ufak farklılıklar bile sorun olmaya başlar.
Bunun yalnızca teorik bir iddia olduğunu söylemek de mümkün değil. Bu konularda yapılan çalışmalar, ekonomik krizlerin yarattığı güvensizlik ortamında geleneksel partilere duyulan güvenin zayıfladığı, göçmenlere karşı olumsuz tutumların arttığı ve popülist hareketler için alan açtığını gösteriyor. Kısacası ekonomik güvensizlik, siyasette yalnızca cebimizi değil, kime güveneceğimizi de değiştirebiliyor.
Almanya’nın durumu biraz farklı ve bir parça bize benziyor. II. Dünya Savaşından sonra izzeti nefsi ABD-SSCB ve müttefiklerince öyle hunharca yerle bir edildi ki bu durumun ilanihaye süreceğinin hiçbir garantisi yoktu. Yıkılan Almanya’nın inşası sırasında dışarıdan gelenlere kucak açılması gayet doğaldı. Özellikle Batı Almanya, ABD desteği ile büyük bir refah devletine dönüşürken ırkçılığın baskılanması çok kolaydı. Bugün ise gerek Almanya ve gerekse Avrupa’nın büyük devletleri artık eskisi gibi zenginlik üretemiyor. Dahası yarattıkları zenginliğin sefalete sürüklediği coğrafyalardaki ateş artık kendilerine de dokunmaya başladı.
Burada tarihsel bir ayrımı da gözden kaçırmamak gerekiyor. Savaş sonrası Batı Almanya’nın ekonomik yeniden yapılanması, göç ve “misafir işçi” politikalarıyla birlikte ilerledi; dolayısıyla bugünkü Almanya’nın göç ve kimlik tartışmalarını yalnızca son yılların ürünü olarak görmek yanıltıcı olur. Savaş sonrası dönemde uygulanan işgücü politikalarının göçmen gruplarını seçici biçimde şekillendirdiğine ilişkin kapsamlı bir literatür de bulunuyor.
Yanı başlarındaki Ukrayna-Rusya Savaşının maliyetinin sadece savaşan ülkelere kesilmediği de ortada. Yıllardır süren Suriye İç Savaşının olumsuz etkisinin bir süre daha devam edeceği de malum. Tüm bunlar yetmezmiş gibi ABD Başkanı Trump’ın Hitler artığı bir s oykırımcının peşine takılarak başlattığı İran Savaşı da tüm dengeleri bozmuş durumda.
Savaşların finansmanı maalesef tarih boyunca hep alt tabakalara ödettirilmiş ve bu tabakaların bu işlerin gönüllü hamileri olarak hem mal hem de can olarak destek vermeleri için manipüle edilebilmeleri için her yol denenmiştir. Irkçılık, mezhepçilik vs. bu işin en kolay yolu olmuştur.
Burada önemli olan nokta, savaşın ve ekonomik sıkıntının toplum üzerindeki etkisinin otomatik olarak ırkçılık üretmediğidir. Fakat kriz dönemlerinde belirli grupların “günah keçisi” ilan edilerek sorunların kaynağı olarak gösterilmesi, siyasetin elindeki en eski araçlardan biridir.
Bugün Almanya her ne kadar dünyanın büyük ekonomilerinden olsa da birleşmeden sonraki süreç ve son 10-15 yılda yaşanan büyük krizler Almanya’daki iklimi bozmuş durumda. Bir yandan Yahudiler karşısındaki aşağılık kompleksinin yaptırdığı aşağılık ortaklık bir yandan refah devletindeki gerileme Almanya’daki ırkçılığın yükselişinde muhtemelen başat rol oynamakta.
Ancak burada da literatür bize biraz daha dikkatli olmamız gerektiğini söylüyor. Aşırı sağın yükselişini yalnızca ekonomik sıkıntıya bağlamak yeterli değil. Bazı araştırmalar aşırı sağ partilerin başarısında kültürel göç karşıtlığının da etkili olduğunu ortaya koyuyor.
Filistin konusundaki Alman Hükümetinin İsrail terör devleti ile işbirlikçi tutumuna duyulan tepkinin de bunda bir katkısı olması oldukça muhtemel. Tabi buradaki tepkiyi Müslümanlara karşı duyulan bir hoşgörü olarak okumamak lazım.
Dahası, Alman iç siyaseti Merkel’den bugüne Almanya’yı hem içeride hem de dışarıda temsil edecek bir figür sıkıntısı yaşamakta. Ya da daha doğru deyişle Alman toplumu geleceğe daha umutlu bakmasını sağlayacak ve kendisine öz saygısını arttıracak bir siyasi hareketten mahrum.
Merkezdeki iki partinin durumu malum. Bir zamanlar küçük bir börtü böcek sevenler derneği muamelesi gören Yeşiller ve ırkçı partilerin yükselişinde bu durumun etkisi çok büyük ve maalesef I. Trump döneminden beri Batıda azınlıklara ve göçmenlere karşı düşmanca tavır besleyen akımlar her geçen gün güçlenmekte. Bizde de son yıllarda birbiri ardına ortaya çıkan ve gerilimden beslenen küçük partilerin bir kısmının aynı yollardan yürüdüğünü görüyoruz.
Bu gidişatı sadece Almanya ve AfD üzerinden okumamak lazım, İngiltere ve Fransa da buna dahil.
Bir yanda ekonomik kriz bir yanda kültürel çekişme ve geleneksel siyasetin çözüm üretememesi ile birleştiğinde bu durum, bu ülkelerde, siyasal katılımı iyice aşağı çekerken; ırkçı ve popülist partilerin ise görece yükselişine zemin hazırlamakta.
Yapay zekâ çağında bu kötü gidişatın bizi götüreceği noktanın II. Dünya Savaşına bile rahmet okutacağını bilmek için sanırım kâhin olmaya gerek yok.
