Aileyi koruyabilecek miyiz?
Toplumun temel birimi aile olduğu için herkes “ailenin korunması gerekiyor” konusunda hemfikir. Cumhurbaşkanlığı da “Aile ve Nüfus On Yılı” kapsamında her mayıs ayının son haftasını Millî Aile Haftası ilan etti, bu sene Kurban bayramına da denk gelen bu hafta ve öncesinde aile ve nüfus ile ilgili ne gibi faaliyetler yapılacak diye bekledik ancak haberdar olduğumuz kadarıyla büyük ölçekli faaliyetler yoktu. Belki gelecek yıllar için planlamalar vardır, bekleyip göreceğiz.
Aile derken, hiç değişmeyen yapısı olan bir şeyin korunmaya çalışıldığını düşünmemek lazım çünkü aile yapısı her zaman değişikliklere uğramış ve uğramaya müsait bir yapı. Bu hayat akışına bağlı bir durum olduğu için önüne geçilemiyor ancak temelde korunması gereken şeyler var. Bunu basitçe anlatmak istersek aile fertleri üzerinden anlatabiliriz.
Aile kimlerden oluşur? Karı, koca ve doğunca çocuklar. Geniş ailelerden söz edilecekse nineler, dedeler, kuzenler, yeğenler gibi kan bağı olan akrabalar da girer aileye ama çekirdek aile dediğimiz karı kocadan söz ederek konuya başlamakta fayda var çünkü ailenin temelinde bir kadın ve bir erkek var. Aile yapısı kavramını da ancak bu bir kadın ve bir erkeğin varlığı üzerinden anlamlandırabiliriz çünkü mesela tarıma dayalı bir nüfus çoğunluktayken bir ailenin ne kadar çok çocuğu varsa yapısı o kadar makbuldu hatta erkek çocuğun daha değerli addedilmesi bile benzer durumlarla bağdaştırılabilir. Sonra sanayileşme başladı, kadının işgücüne katılması, çalışma saatlerinin işçi sınıfı için dayanılmaz oluşu vb derken sanayileşmiş toplumların küçülmüş, anne baba ve birkaç çocuktan ibaret aile yapıları yayıldı. Şehirleşme ve getirdiği barınma, enflasyon vb sorunlardan sonra da tek çocuklu aile yapılarına alıştık. Günümüzde ise eğitim sürelerinin uzaması, maddî zorluklar, insanların birbirlerine tahammüllerinin azalması gibi sebeplerle de çocuksuz aileler ve boşanmış ailelerin sayısında artışlar var. Demek ki aile yapısı, zamanın ruhuna göre sürekli değişiklik gösteriyor, öyleyse “Korunması gereken aile nedir?” sorusu önem kazanıyor, atalarımızın beğenmediği, “moderen” bulduğu dünün aile yapısına bugün geleneksel deyip onu mu koruyacağız, neyi koruyacağız?
Aslında bu sorunun cevabı zor değil: Ailenin temelini oluşturan kadın ile erkek arasındaki ilişkinin şekli ve dengesini korumak gerekiyor çünkü kadın ve erkek yani eşler; sağlıklı bir ilişki, sağlıklı bir iletişim, sağlıklı bir yapı içindeyse bu, ailelerine katılan çocuklara ve dolayısıyla topluma da yansıyor. Kadın erkek ilişkilerinin dinamikleri ise bilinmeyen bir konu değil, Adem ile Havva yaratıldığından beri bilinen şeyler temelde. Peki sorun ne?
Sorun insanın aymazlığı. İnsan, bu dünya hayatının belli kurallara göre yaşandığında huzur getireceğini bildiği halde, sanki bu kurallardan habersizmiş gibi, gerçeklere karşı ilgisiz ve kayıtsız yaşayıp canı istediği gibi davranırsa mutlu olacağını sanıyor. Biraz açayım:
Allah, insanı iki cins yaratmış: Kadın ve erkek. Dünya hayatında ikisinin de farklı farklı özellikleri var. Kadın, rahim sahibi olduğu için doğurganlık gibi temel bir özelliği ve erkeğe göre daha merhametli olma özelliğini taşıyor. Doğurduğu çocuğun bakım ve eğitimiyle ilgilenmeye yatkın olması da bunun bir getirisi olsa gerek. Erkek ise verici olmasıyla malum, belki mücadeleciliği de bu vericiliği sağlamakla ilgili. Bu temel özellikler, hangi zamanın ruhuna rast gelirse gelsin değişmiyor çünkü yaratılışa kodlanmış. Eğer dindarsanız, Nisa suresi 32. ayette “Allah'ın, sizden her birinizi diğerinden üstün kıldığı şeylere özenmeyin! Erkeklere, kendi kazandıklarından bir pay, kadınlara da kendi kazandıklarından bir pay vardır. Siz, Allah’ın lütfundan isteyin. Allah her şeyi bilendir.” mealinde bir ayet olduğunu da duymuşsunuzdur. Dolayısıyla 3. cins gibi sapmalardan uzak durmak gerekiyor çünkü yaratılışta sadece iki cins var. Konuyu dağıtmayayım.
Günümüzde çarpık şehirleşme, Allah’ın yaratılışından razı olan kadınları ve erkekleri de zora soktu. Özellikle muhafazakâr camianın kadın için kabullendiği “ev içi işlerle kadın, ev dışı işlerle erkek ilgilenir” ilkesi bugünün insanının çoğunu mutlu etmiyor. Zamanın ruhu, kız çocuklarının da uzun eğitim sürelerince okumasından, doğurganlık yaşının ileriye taşınmasından yana. Erkek çocuklarının da iş sahibi olması, beklenen standartlarda bir evi geçindirmesi için oldukça zaman geçmesi gerekiyor. Bu bir realite olduğu için romantik yaklaşımlarla “geçmişe dönelim, geçmiş günlerin aile yapılarını yeniden canlandıralım.” demek mümkün değil, adı üstünde geçmiş geçmiştir, ne yapılacaksa şimdi elimizde olanla yapılacak.
Peki ne mi yapılmalı?
Öncelikle bu neslin yani uzun yıllar okumuş ve yeni normal olan geç yaşlarda evlenmiş bu neslin sağlıklı evlilikler kurması ve sürdürmesi sağlanmalı. Kadınların çoğunun geleneksel kadın rollerini üstlenmek istemediği, temizlik ve yemek yapmak yerine dışarıda çalışmayı tercih ettiği biliniyor. Bu yüzden bu kadar çok çocuk yuvası var hatta geleneksel ev hanımları bile çocuklarını üç yaşından itibaren yuvalara vermeyi tercih ediyor. Bu durum, erkeğe de yük bindiriyor tabi. Eskiden ailenin gider kalemlerinden olmayan okul öncesi eğitim masrafları gibi masraflar da erkeğin sırtına biniyor. Bir de lüks ve şatafat merakı var ki sormayın gitsin. Ev hanımlarının çoğu lüks bir hayat, gezmeler, sınırsız alışverişler peşinde. Telefon ekranlarından, televizyonlardan yansıyan sanal hayatları gerçek sanıp mutsuz olanlar kervanına her gün birileri daha katılıyor. Bu durum da eve para getiren tek kişi erkek ise onun sırtına yük bindiriyor. Tam tersi durumlar da var. Kadın canını dişine takmış, evinin işlerini en güzel şekilde yapmaya çalışıyor ama erkek, bu çabayı küçümseyerek kadının anasından emdiği sütü adeta burnundan getiriyor, maddî, psikolojik hatta fizikî şiddet uyguluyor. Bu durumlara gençler katlanmıyor, kolayca boşanıyorlar. “Bir daha evlenmem.” diyenlerin sayısı da hiç az değil.
Bir kısmı ise farklı arayışlara giriyor. Mesela son zamanlarda daha sık duymaya başladığımız ayrı evlerde yaşayan eşler konusu var. Kadın ve erkek evli ama eş olmanın getirdiği sorumlulukları yerine getirmek istemedikleri için ayrı evlerde hayatlarını sürdürüyorlar, kadın eşine yemek yapmıyor, çamaşır, ütü gibi sorumlulukları üstlenmiyor; erkek de kadının geçimine karışmıyor ama herkes eş olduklarını biliyor. Mesela böyle bir evlilik tipi ileride ayrı yaşayan aile sayısı diye anketlere girer mi bilmem. Hiç hoş bir durum değil tabi.
Her milletin bir örfü vardır. Böyle bir evlilik tipi, nasıl birden fazla eş sahibi olmak Türk toplumu için hoş bir şey değilse, onun gibi, hoş değildir. Kısaca ayrı evlerde yaşayan aileler düşüncesinin gençler arasında yayılmaması için gerekenler yapılmalıdır.
Bu gerekenler arasında erkek, düzenli olarak çalışıyor ve evinin geçimini eksik etmemek için uğraşıyorsa kadınlarda lükse kaçmama bilincinin oluşturulması da vardır. Kadın, eğer evinin işlerini düzenli olarak yapıyor ve çocuklarını da büyütüyorsa erkeğin kadının hane içi harcadığı emeği değersiz görmesinin önünü almak da vardır. İkisi de çalışıyorsa ev işlerinde yardımlaşma anlayışının yerleşmesi de vardır.
Aile, hangi yaşta hangi bilinç düzeyinde kurulursa kurulsun, “ev” eksenlidir. Belki de bu yüzden aile kurma kavramı “evlenmek” kelimesiyle de ifade edilmektedir. Konu çok uzun ve derin bir konu, belki başka bir yazıda farklı yönlerine de değinirim.
