Devletin gücü cezaevinde belli olur
Devletin gücü nerede belli olur?
Bu yalın ve basit soru sorulduğunda, ilk olarak; devletin gücünün, düzen ve hakimiyetinin pek fazla görülmediği ve kendi otoritesini temsil eden kişilerin ulaşmakta güçlük çektikleri ıssız ve ücra bölgelerde, karanlık ve izbe sokaklarda belli olacağı akla gelir.
Çünkü buralarda görünür olan ve gücünü icra edebilen devletin, doğal olarak her yerde güçlü olabileceği sonucuna varılır.
Bu önemli ölçüde doğrudur.
Oysa, aksine ve şaşırtıcı biçimde devletin gücü en çok; mutlak hakimiyet düzenini kurduğunu, otoritesini en yoğun biçimde tesis ettiğini, şartları her yönüyle kontrol ve denetim altında bulundurduğunu düşündüğümüz fiziki mekanlarda belli olur.
Yani cezaevinde…
Bu ilk bakışta hayli şaşırtıcı bir önermedir.
Çünkü cezaevi, devletin en zor insan topluluklarından birini yönetmek zorunda olduğu yerdir. Cezaevinde kanun ve nizam tanımayan, şiddete eğilimli, ağır suçlar işlemiş, organize suç veya mafya yapıları içerisinde yer almış, kimi zaman çok uzun cezalar nedeniyle geleceğe dair umudu azalmış insanlar bulunabilir. Dolayısıyla cezaevleri, niteliği gereği yönetilmesi zor kurumlardır.
Paradoks da tam olarak buradadır.
Normal şartlarda gece karanlık ve ıssız sokaklarda asayişi sağlamak, ülkenin sınırlarını korumak, büyük kalabalıkların katıldığı toplumsal olayları kontrol etmek şüphesiz devletin gücünü gösteren örneklerdir. Ama bunların hepsinde devletin tam olarak hakim olamayacağı ve kontrol edemeyeceği değişkenler vardır.
Oysa cezaevi, devletin kontrol imkânlarının en yüksek olduğu alandır. Orada, asayişin sağlanmasında ileri sürülebilecek pek çok mazeret geçerli değildir.
Cezaevi binaları devletindir. Duvarlarını devlet yapmıştır. Kapısını devlet kilitlemiştir ve anahtarı devletin cebindedir. Cezaevi personelini devlet seçmiştir. Cezaevi kurallarını devlet koymuştur. Giriş ve çıkışları devlet kontrol etmektedir. Cezaevinin iç ve dış gözetim araçları devletin elindedir. Mahkumu, oraya devletin yargı sistemi yerleştirmiştir.
Peki, tüm şartlarını kontrol edebildiği, içine koyduğu insanlarını özgürlüklerini ellerinden aldığı ve mutlak hükmünün geçtiği bir yer olmasına rağmen; cezaevi neden devletin gücünü ortaya koymasının en zor olduğu yerdir.
Devletin en güçlü olduğu yer; ironik ve çelişkili olarak, aynı zamanda gücünün en acımasız biçimde sınandığı ve sonuçta en zayıf olabileceği yerdir.
Yani, devletin gerçek gücü, “kontrol edemediği alanlarda değil;” “kontrolün tamamının kendisinde olduğu alanlarda ne kadar sıkı bir düzen kurabildiğinde ve bu düzeni ne derece aksaksız sürdürebildiğinde” belli olur.
Tersinden okuduğumuzda, devletin en güçlü olması gereken yerde göstereceği acziyet, belki de devletin zayıflığının en güçlü delilidir.
Peki, güçten ne anlıyoruz? Aşırı sertlik mi, acımasızlık mı?
Devletin gücü, güvenlik uygulamalarının sertliği veya cezalarının ağırlığıyla ölçülemez. Bir devlet ağır cezalar öngörebilir, sert güvenlik politikaları uygulayabilir; buna rağmen suç örgütlerini kontrol edemeyebilir, yolsuzluğu önleyemeyebilir ve hatta kendi cezaevlerine tam olarak hakim olamayabilir. Güçlü devletin asıl özelliği kaba kuvvet kullanabilmesi değil; sistem kurabilmesi, kural koyabilmesi, koyduğu kuralları kişiye göre değiştirmeden uygulayabilmesi ve kendisinin de bu kurallara bağlı kalmasıdır.
Cezaevi, ülkedeki kamu düzeni, hukuk sistemi ve devlet otoritesinin yansıdığı bir vitrindir. Toplumsal düzen, polis, soruşturma, savcılık, yargılama, cezalandırma ve infaz aşamalarından oluşan güvenlik ve yargı sistemi zincirinin son halkasıdır. Bu nedenle cezaevinde görülen bozulmalar, çoğu zaman yalnızca cezaevi yönetiminin değil; sistemin kendisinden önceki tüm aşamalarında birikmiş sorunların getirdiği bir sonuçtur.
Mafya ve çetelerin güçlendiği, sokaktaki asayişin bozulduğu, yolsuzluğun yaygınlaştığı, güvenlik ve yargının düzensiz ve öngörülemez hale geldiği bir ülkede bu bozulmalar birbirinden bağımsız değildir. Polis suç örgütleri karşısında etkisizleşiyor, mağdurlar devlete sığındıkları halde korunamıyor; nüfuzlu suçlular tanıkları, delilleri veya yargılama süreçlerini etkileyebiliyor ve çok sayıda sabıkası bulunan kişiler tekrar tekrar toplum içine dönebiliyorsa devletin güvenlik ve adaleti sağlama kapasitesinde ciddi bir erozyon ve yozlaşma ortaya çıkmış demektir.
Dışarıda mafya ve çeteler alternatif otorite kurabiliyorsa, içeride de güçlü mahkum grupları benzer hiyerarşiler oluşturabilir. Dışarıda para ve nüfuz, hukuku eğip bükebiliyorsa; içeride bunlar ayrıcalık, yasak malzemeye erişim veya gayriresmi dokunulmazlık sağlayabilir. Vatandaş dışarıda korunmak için devletten başka güçlere ihtiyaç duyuyorsa; içeride zayıf mahkumlar da korunmak için cezaevi yönetimine değil, güçlü mahkuma veya örgüte sığınabilir.
Bu nedenle cezaevi, devlet düzeninin yalnız aynası değil, büyüteç altındaki numunesidir. Dışarıdaki kuralsızlık, keyfilik, belirsizlik, acziyet ve otorite zafiyeti burada daha yoğun ve görünür hale gelir.
Güçlü cezaevi yönetiminin temel özelliği sertlik değil; normatif boşluk bırakmaması, yerinde ve doğru kurallar koyması ve uygulamada istikrarlı olmasıdır. Yargı sistemleri güçlü, kurumsal kapasiteleri yüksek, ceza ve infaz uygulamaları istikrarlı hukuk devletlerinde ideal olarak şu tablo beklenir: Cezanın ne olduğu ve infaz kuralları önceden bellidir; infaz idaresi mahkemenin kararını keyfi biçimde ağırlaştıramaz veya hafifletemez. Mahkumlar arasında para, nüfuz, örgüt bağlantısı veya statüye göre fiili ayrıcalık oluşmasına izin verilmez. Gardiyanın kişisel iradesi yerine cezaevinin kuralları işler. İçeride mahkumların kendi paralel otoritelerini kurmaları önlenir.
Devlet bu düzeni kuramadığında ortaya çıkan boşluk kısa sürede alternatif güçler tarafından doldurulur. Gayriresmi liderler, koğuş ağaları, çete hiyerarşileri, koruma ve borç sistemleri, kaçak mal ekonomileri ve gayriresmi yaptırım mekanizmaları gelişebilir. Böylece devletin resmi düzeninin yanında paralel bir normatif düzen ve icra gücü doğar. Devlet, cezaevinin fiziksel alanını kontrol etmeye devam ederken; içerideki gerçek sosyal düzenin belirleyicisi başka aktörler olabilir.
Bizdeki duruma gelince, ne yazık ki devletin cezaevinde otorite tesis etme ve kuralları uygulama gücü pek iç açıcı değildir:
Bunun göstergelerini yalnız firar, isyan veya büyük çaplı güvenlik olaylarında aramamıza gerek yok. Devlet otoritesindeki aşınma çoğu zaman cezaevinin gündelik işleyişinde, kuralların uygulanışında ve resmi düzenin yanında oluşan gayriresmi ilişkilerde kendisini gösteriyor.
Cezaevlerinin kapasitesinin üzerinde mahkumla çalışmak zorunda kalması; koğuşların aşırı kalabalıklaşması; personel, fiziki alan ve hizmet kapasitesinin mahkum sayısındaki artışa aynı ölçüde cevap verememesi, daha başlangıçta yönetimin fiili kontrol kapasitesini zayıflatıyor. Aşırı kalabalık ortam, yalnızca barınma problemi oluşturmuyor; gözetimi zorlaştırıyor, mahkumlar arasındaki hiyerarşileri güçlendiriyor ve cezaevi yönetiminin mahkumların gündelik hayat rutini üzerindeki hakimiyetini azaltıyor.
Devlet otoritesinin zayıflığının en ciddi göstergelerinden biri, bazı güçlü örgüt, çete ve mafya yapılarının cezaevine girdikten sonra da güçlerini bütünüyle kaybetmemeleri; aksine dışarıdaki nüfuz, para, bağlantı ve örgüt hiyerarşilerini cezaevi içine taşıyarak sıradan mahkumlardan farklı bir fiili statü elde etmeleridir. Devletin bu yapıların örgütlü gücü karşısında aynı kararlılık ve eşitlikle kural uygulayamaması, çatışmadan ve doğuracağı güvenlik sorunlarından kaçınması, bazı güçlü mahkumlara karşı daha ihtiyatlı ve müsamahakâr davranılması sonucunu doğuruyor. Böylece hukuk önünde aynı statüde bulunan mahkumlar arasında fiiliyatta “güçlü ve dokunulması zor mahkum” kategorileri oluşuyor. Bu, şüphesiz basit bir ayrıcalık sorunu değil, devletin cezaevindeki rakipsiz olması gereken otoritesinin aşınmasıdır.
Nitekim bu kategorideki bazı özel ve güçlü mahkumların cezaevi yönetimine gözdağı verdikleri, istediklerini yaptırdıkları, tutumlarını beğenmedikleri ve taleplerini yerine getirmeyen cezaevi personelini hatta müdürlerini tehdit ettikleri; bu baskıların bazı vakalarda cezaevi müdürlerinin silahlı saldırıyla yaralanmasına, hatta öldürülmesine kadar vardığı kamuoyuna ve medyaya yansıyan haberlerde görülebilmektedir.
Yine vahim bir olgu, bazı genç çete üyeleri açısından cezaevinin suç kariyerini kesintiye uğratan bir yer olmaktan çıkarak kriminal kimliğini ve örgüt aidiyetini pekiştiren bir ortama dönüşmesidir. Genç suçlu cezaevine girdiğinde suç dünyasından kopmak yerine daha kıdemli suçlularla tanışıyor, yeni bağlantılar ediniyor, suç çevresindeki sosyal sermayesini genişletiyor, böylelikle örgütün hiyerarşisini ve kültürünü daha yakından öğrenme fırsatı buluyor. Yine bu çerçevede, cezaevinde yatmak bazı kriminal çevrelerde bir başarısızlık veya utanç vesilesi olmaktan çok, “bedel ödemiş olmanın” göstergesine, dolayısıyla itibar ve güvenilirlik unsuruna dönüşüyor.
Böylece mahkumiyet süresi pişmanlık, caydırılma ve suçtan uzaklaşma dönemi olarak değil; örgüt kimliğinin tahkim edildiği, öfkenin ve aidiyetin pekiştirildiği, yeni suç ilişkilerinin kurulduğu ve gelecekteki suç kariyerine psikolojik olarak bilenme sağlayan bir dönem olarak yaşanıyor. Cezaevine genç ve nisbeten alt düzey bir çete mensubu olarak giren kişi; daha tecrübeli, daha bağlantılı, kriminal çevrelerde daha tanınır ve örgüt içerisinde daha itibarlı bir figür olarak dışarıya çıkıyor.
Türkiye’de cezaevlerinde gözlenen bu olgular, devletin cezaevi üzerindeki fiziksel egemenliği ile fiili, normatif ve kurumsal egemenliğinin her zaman aynı düzeyde olmadığını göstermektedir. Devlet, kapıları kilitlemekte, mahkumu içeride tutmakta ve hukuki statüsünü belirlemektedir; ancak bazı durumlarda mahkumlar arasındaki güç ilişkilerini, örgütsel nüfuzu, gayriresmî hiyerarşileri ve kriminal iktidarı aynı ölçüde denetim altına alamamaktadır.
Tam da bu nedenle cezaevi, devlet kapasitesini ölçmek için güçlü bir laboratuvar işlevi görmektedir. Varsayımımızın Türkiye bakımından teyidi, sadece cezaevlerinde sorun bulunmasına değil; bu sorunların sistematik biçimde devletin kural koyma, eşit uygulama, yaptırım tekelini koruma ve cezaevinde alternatif güç ve otorite alanlarını ortadan kaldırma kapasitesindeki zafiyetlerine işaret ediyor.
