Hakkı Paşa’nın Deniz Göktaş’a selamı var
Artık her yeni güne yeni bir tuhaflıkla uyanıyoruz. Mesela geçtiğimiz hafta komedyen Deniz Göktaş’ın yargılanmasında ortaya çıkan tuhaflıklar komedi gibiydi. Sen bizi güldürdün, biz de seni güldürelim dercesine bir yaklaşım sanki.
Genç komedyen bir gösterisinde kullandığı ifadelerden dolayı “cumhurbaşkanına hakaret” ve “halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik” suçlamalarıyla tutuklanıp cezaevine konulmuştu. Geçen hafta avukatlarının yaptığı itirazı Asliye Ceza Mahkemesi kabul edip Göktaş’ın tahliyesine karar verdi. Ne var ki avukatların dediğine göre “tahliye kararından dakikalar sonra ve mesai saatleri dışında” yeni bir suçlama yöneltilerek ilk tutuklama kararını veren Sulh Ceza Hakimliği’nce yeniden tutuklandı.
Bu yeni tutuklama ise “suçu ve suçluyu övmek” suçlamasıyla yapılmış. Çünkü komedyenin gösterisinde şöyle bir bölüm yer alıyormuş: “Bugünün ikinci sıra bilet gelirleriyle Türkiye’de bir tetikçi tutup, rakip bir komedyeni öldürtebiliyorum. Şu an piyasa bu durumda. Sadece ikinci sıra, bir de Telegram hesabı. Oradan Daltonlara yazıyorsunuz, gayet kurumsal bir iletişim var. Bitcoin’den parayı yatırıyorsunuz takip de edemiyorlar. Öldürünce fotoğraf geliyor buydu değil mi abi? Onun ikizi vardı ama benim hatam. Tekrar yatırıyorsunuz muhteşem bir sistem...”
Bu ifadeler suçu ve suçluyu övmek olarak kabul edilmiş. Öyle olup olmadığına yargılama sonunda karar verilecek. Ama yargılamanın tutuklu yapılması için ileri sürülen “sanığın kaçma şüphesi ve delilleri karartma riski” gerekçesi ikna edici mi?
Dava açılınca yurtdışından gelip teslim olan bir sanık hakkında kaçma şüphesi duyulması, suçlamaya konu olan gösterisinin tamamı kayıtlı olduğu halde delilleri karartma ihtimalinden bahsedilmesi tutukluluk gerekçesi olarak zayıf kalmıyor mu?
Yalnızca bu örnekte değil, son zamanlarda kamuoyunun yakından izlediği siyasi mahiyetteki davaların hepsinde bir tutuklu yargılama tutkusu görünüyor. Hukukçular istedikleri kadar tutuklu yargılama belirli türdeki davalarda çok istisnai şekilde kullanılabilecek bir tedbirdir desinler, bu yöntemden asla vazgeçilmiyor. Kamuoyunda, haklı olarak, “peşin cezalandırma” diye anlaşılan bu uygulamanın özellikle siyasi muhaliflerin yargılanmasında vazgeçilmezlik taşıması kaygı verici.
Şimdi bugünden biraz daha geriye gidelim… Siyasi mizahtan da dümdüz siyasi eleştiri konusuna geçelim… Epeyce yakın bir geçmişe kadar devleti yöneten kişilerin “alenen” eleştirilmesi bizim toplumun anlayışında yeri olan bir konu değildi.
İlk olarak devlet büyüklerine “kamuoyu önünde” eleştiriler yöneltenler Tanzimat devrinde hayatımıza giren gazetelerin yazarlarıydı. Gazete sayfalarındaki siyasi eleştiriler -okur sayısı itibarıyla çok geniş bir kitleye ulaşamasa da- bilhassa yönetici seçkinler nezdinde ciddi oranda etkili oluyordu. Ne var ki bu çok uzun sürmedi, 1867’de çıkarılan Âli Kararnamesi basına baskı getirdi. Sultan Hamid’in 33 yıl süren saltanatı zamanında ise siyasi eleştiri kavramı artık lügatte yer bulamaz oldu.
Bu zor şartlar karşısında Namık Kemal, Ziya Paşa gibi aydınlar çareyi yurtdışına kaçıp oralarda gazete çıkarmakta buldu. Devlet yönetimine ilişkin eleştirilerini, uyarılarını ve önerilerini oralarda dile getirdiler. Ancak buradaki siyasi baskılar da oralara kadar uzandı, Avrupa’daki Türk gazeteleri uzun ömürlü olamadı.
1908 Devriminin ardından gelen Meşrutiyet devrinde basına yönelik yasaklar büyük ölçüde gevşedi. Sayıları hızla artan gazetelerde hemen her şey yazılmaya başladı. O kadar ki 31 Mart ayaklanmasının da Halaskar Zabitan darbesinin de hazırlıkları ve yönlendirmeleri birtakım gazetelerin yayınlarına yansıyabiliyordu.
Bu dönemde İttihatçılar gerçek anlamda basın özgürlüğü sınavı verdiler. Bu sınavda ise hem o günkü siyasi şartların hem de ülkenin asırlara dayanan kültürel ikliminin müsaade ettiği ölçüde başarı veya başarısızlık gösterdiler.
Konu açılmışken… Geçenlerde Adnan Adıvar’ın gazete yazılarının bir araya getirildiği kitabı karıştırırken ilginç bir anekdota rastladım. “Osmanlı İmparatorluğu’nun Mekteb-i Mülkiye’den yetişmiş ve profesörlük etmiş ilk (ve galiba son) sadrazamı İbrahim Hakkı Paşa”yı anlatıyordu Adıvar:
“Devlet adamlarının tenkitlere karşı çok hassas bulundukları bir zamanda bir Avrupalı başvekil gibi tenkidin, tarizin, karikatürün ne demek olduğunu Hakkı Paşa, belki ekserisi kendinden daha genç, daha ihtilalci olan kabine arkadaşlarından daha iyi anlamıştı.”
“O zamanın çok meşhur ve kuvvetli mizah gazetesi olan Cem gerek kendisinin ve gerek arkadaşlarının karikatürleriyle herkesi güldürüyordu. Arkadaşlarından biri bir gün Hakkı Paşa’ya bu mecmua hakkında bir tedbir alınmak lüzumundan bahsetti. Paşa buna karşı, ‘Evet, nüfuz ve haysiyeti (yeni tabirle otorite) kırar zannı verebilecek çok zorlu karikatürlerimiz yapılıyor; fakat bunlar zannedildiği kadar kırıcı, dökücü değildir. Sonra da çok güzeldir. Bu güzel şeylere nasıl kıyarız, yazık değil mi?’ demişti.” (Adnan Adıvar, “Dünyayı Düzeltmek”, der: Tuncay Birkan, Can Y., 2020, sh. 134-135)
Demek ki devletin ve devlet büyüklerinin itibarını korumak için konuşanı susturmak veya eleştiriyi cezalandırmak yerine eleştiriye dayanabilecek güce ve özgüvene sahip olmak gerekir, diye düşünüyormuş İbrahim Hakkı Paşa.
Çok doğru düşünüyormuş.
