Milletvekili adaylarında aranacak şartlar

Gelişmemiş ve az gelişmiş ülkelerin makus talihidir: Kurallar ve yasalar içerisinde yürümesi gereken hayatlar, tanıdıklar vasıtası ile ayrıcalık kazanır.

"Güç ve tanıma" maalesef kuralların ve yasaların üzerine çıktıkça ülkede gelişme ve kalkınma da yara alır.

MUSİAD ekonomik kalkınmanın formülünü iki kelime üzerine inşa etmişti:

Eğitim ve adalet...

Kısa vadede ne kadar yüksek binalar yaparsanız yapın eğer eğitim ve adaleti tesis etmezseniz o yüksek binalar ucube olmanın ötesine geçemiyor.

İki örnek Malezya ve Güney Kore'dir.

1980'lerde küresel sermaye akımında Malezya paraları gökdelenlere gömerken Güney Kore eğitime öncelik verdi.

Bugün Malezya 326 milyar dolar ekonomik büyüklüğe sahipken, Güney Kore 1 trilyon 410 milyar dolarlık ekonomik büyüklüğe ulaşmıştır. Malezya'da kişi başına gelir 7.300 dolar iken Güney Kore'de 24,565 dolardır.

Artık eğitim odaklı kalkınmanın sanayinin de ötesine geçtiğini görüyoruz. Eski Sanayi Bakan Yardımcısı Prof. Dr. Davut Kavranoğlu "geçmişte büyük sanayi tesisleri ile ölçülen gelişmişliğin bugün bilgi ile ölçülür hale geldiğini söylüyor.

Hatta çok hoşuma giden bir esprili söylemi ile paylaşacağım "2023 hedeflerine daha çok hıyar ve limon satarak varamayız" diyor.

O nedenle eğitim ve adalet kalkınmanın temel iki yapı taşını oluşturmaktadır.

****

Bu konuya neden girdik?

Türkiye kısa süre içerisinde ikinci bir seçim yaşamış olacak. Umarız partiler iki ay öncesinden ders almış olurlar.

Bir cümlemi burada tekrar etmek zorundayım. "Siyasi partiler topluma fikir ve proje sunamadıkları zaman devletin kasasından ulufe dağıtarak oy istemeye başlıyorlar". Maalesef Haziran 2015 seçimlerine bu şekilde gittik.

Hatırlayın!

Tıpkı 1991 seçimlerindeki gibi Demirel vari vaatler neydi?

-İşçiler devlet kadrosuna alınacak

-Yaş sınırına takılanlar erken emekli edilecek

-Emeklilere ikramiyeler ve zamlar verilecek

-Asgari ücret yasa ile büyük oranda artırılacak

-Memurlara yüksek zamlar verilecek

vs vs...

07 Haziran seçimlerine giderken siyasi partilerin hemen hemen hepsinin ekonomik vaatlerinin bu ülkeye bir gram menfaati olacak nitelikte değildi. Hatta bu seçim vaatleri Türkiye'yi büyük bir bataklığa taşıyacak türdendi.

Tıpkı 1991 seçimlerinin ardından 2001'de battığımız gibi.

07 Haziran seçimlerinde topluma proje sunamayan siyasi partiler devletin kasasından "seçim rüşveti" dağıtmakta yarıştılar.

Şimdi seçimleri yeniliyoruz.

Umarım partiler kendilerini ve vaatlerini yenilerler.

Buradan seçmenlere de bir çağrım olacak: "Lütfen seçimlerde rüşvet almayın, partilerin seçim rüşvetlerine kanmayın... Oylarınız verirken ülkenizi ve çocuklarınızın geleceğini düşünün. Partileri ülkeyi büyütmeye yönelik projelere zorlayın"

****

Bugün Türkiye büyük sorunlarla karşı karşıyadır. Doğu ve güneyinde bir terör sorunu vardır. Bölgedeki seçim aslında sadece Türkiye'nin kaderinde rol oynamayacak. Gelişmeleri biraz geniş açıdan izlediğimizde karşımıza farklı bir tablo çıkıyor.

Bugün PKK ile Barzani'nin geleceği aynı çerçevede değerlendirilmelidir.

Bölgede yaşananları İngiliz ajanı Lawrence ile Şerif Hüseyin'in senaryosuna benzetiyorum. Bağımsızlık vaadi ile isyan eden Şerif Hüseyin Mekke ve Medine'nin Osmanlıların elinden çıkmasına yol açtı. Ardından kendisi de işi bittiğinde İngilizler tarafından Mekke ve Medine'den kovuldu. Hayatını Kıbrıs'ta sürgünde gözyaşı ile tamamladı. Tarihe meraklı olanlara bir daha okumalarını tavsiye ederim.

O nedenle diyorum ki;

PKK silah bırakamaz...

Çünkü 100 yıl önce ne yaşandı ise senaryonun tekrarı yaşanıyor.

Türkiye, Irak ve Kuzey Irak Kürt Bölgesi ile çok önemli anlaşmalar imzalamış durumda. Karşılıklı kalkınma, ticarete ve refaha dayalı bu anlaşmalar aynı zamanda bölgenin enerji kaynaklarının Batı tarafından sömürülmesini de önlüyor.

Hatırlayın lütfen

Daha bir yıl geçmedi bile. Kürt Bölgesi petrolleri Ceyhan'da depolar taşıncaya kadar geldi ve depolar dolunca mecburen tankerlere dolduruldu. Ama tankerler dünyayı dolaşıp dururken o petrolleri kimse cesaret edip alamıyordu.
Oysa aynı günlerde IŞID-DEAŞ çok rahat petrol satabiliyordu.

İşte seçim sürecinde bölgeye sadece parti propagandası değil, tüm bölgenin kalkınma hamlesini anlatacak kişiler bulunmalı ve aday gösterilmeli.

Bölgede yaşanan her çatışma ve atılan her taşın-merminin bölgenin fakirliğine ve sömürgeleşmesine hizmet ettiğinin anlatılması gerekiyor.

Benzer tablo aslında tüm Türkiye için de geçerli.

Savaş oy kazandırmıyor.

1992 ABD seçimlerini hatırlayın. Körfez savaşından zaferle çıkmış ve kamuoyunda yüzde 80 oy oranını yakalamış Baba Bush karşısına genç bir lider çıkıyor. Ve seçimleri o genç lider, yani Bill Clinton kazanıyor.

Nasıl mı?

Prof. Dr. Davut Kavranoğlu'nun Nisan 2013'deki Star Gazetesi açık görüşteki "It is the economy, stupid" başlıklı yazısını okumanızı öneririm.

"Clinton yüzde 80 kamuoyu desteğine sahip "muzaffer" Baba Bush ile çok zor bir başkanlık yarışına şu tespit ile çıkıyor: Ekonomi kötü durumda ve büyük bir durgunluk var. Kahramanlık hikayeleri karın doyurmuyor."

Aslında yazıda seçimlerin nasıl kazanıldığının tüm şifreleri var. Hem Türkiye'den örnekler hem de ABD seçimlerinden ve dünyadaki büyük ayaklanma ve devrimlerin ekonomik gerekçelerinden örnekler verilmiş.

Yaklaşık üç ay önce Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bir yurtdışı gezisinde ekonominin bir kaç yıldır "patinaj" yaptığını açıklamıştı. Bunun anlamı oy verme kriterinde iktidar için şartlar artık daha zor demekti.

Ve sonuç ortaya çıktı.

Maalesef bu sonuçlarda doğru değerlendirilmedi.

İktidar için verilen tavsiye, kasadaki paraları dağıtmaktan öteye geçmedi. Hani seçime giderken bütçe fazlası verildi ya... İşte o paralar dağıtılsın ki seçimi kazanalım mantığı ve baskısı oluştu.

Ve o baskı sonuç getirdi. Bütçeden dağıtmalar başladı.

Oysa bir ülkede bütçe ve maliye fazlalık ve açıklık ile ölçülemez. Bakın çok kısa anlatayım:

Eğer bir ülkede devlet bütçesini üretim süreçlerini zorlayan ve fakirlerin üzerine dayalı vergi yükleri ile dolduruyorsa asıl orada sorun var demektir. Türkiye'de enerji, istihdam gibi sanayiciliği ve üretimi zorlayan vergiler maalesef çok ağır. Mesele bu vergileri toplayıp seçimde dağıtmak değil, tam tersine bu vergileri hafifletmekten geçiyor.

Yine bütçeniz yüzde 70 üzerinde dolaylı vergi ve yüzde 80 civarı çalışanlardan kesilen doğrudan vergi ile oluşuyorsa o bütçenin fazla vermesi zaten başlı başına sorundur.

Kısaca görüyoruz ki, son yıllarda çok övündüğümüz bütçe yönetimi aslında ekonomik sorunlarımızın bir başka nedenidir. Hatta bütçenin bu şekilde fazla vermesi ise başlı başına bir başka sorundur.

Özetle değinmek gerekirse, Türkiye yapısal anlamda çok ciddi bir tıkanma yaşıyor. Başarı diye övünülen birçok gelişme aslında sorunların tam da kaynağı olmuş durumda.

Bizler, ülkemizin daha iyi bir gelecek için iktidara vekiller seçeceğiz. Ama partiler seçimlere giderken aday adaylıkları için bile para istiyor. İlk adaylık için 5 bin TL sonraki adaylık için 30 bin TL gibi hiç mi hiç anlamadığım bir paralı demokrasi yaşıyoruz.

Paran yoksa vekillik hikaye...

Zaten vekillik bazıları için yatırılan paraların geri dönüş oranı ile açıklanır oldu.

Oysa böyle bir dönemde çok acil olarak topluma proje-fikir ve değer kazandıracak kişilerin aranıp bulunması gerekiyor.

Vekilliği para ile satılan bir ülke olmak yerine

fikirleri değer bulan bir meclise kavuşmamız gerekiyor.

Daha sanayiciliği bile kaybetmeye başladığımız bir dönemde "bilgi ekonomisine" nasıl geçeceğimizi hayal edebiliyorsunuz.

Yoksa daha çok hıyar satarak 2023 hedeflerine ulaşabileceğimizi düşünenlerden misiniz?

YORUMLAR (1)
YORUM YAZ
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
1 Yorum