Orban’a kim benziyor Magyar kime benziyor
Türkiye’deki gazetelerde, TV kanallarında ve tabii sosyal medyada günlerdir en popüler tartışma konusu bir Orta Avrupa ülkesinde gerçekleşen iktidar değişimi… Bu kadar yoğun ilginin sebebi, öyle anlaşılıyor ki, Macaristan’ın ve Türkiye’nin siyasi yapıları arasındaki benzerliklerin hakikaten ilgi çekici seviyede olması.
Ne var ki bu benzerliklerden yola çıkılarak siyasi aktörler arasında kurulan özdeşlikler tam olarak yerli yerine oturmuyor.
İlk soru şu: Macaristan’da iktidar partisinin içinden çıkan bir hareketin elde ettiği başarıyı Türkiye’de ana muhalefet partisine model olarak göstermek ne kadar doğru?
Unutmayalım ki -umulanın aksine- Orban’ı koltuğundan etmek sola nasip olmadı. Macar otokratı yine sağcı bir siyasetçi sandığa gömdü.
2010’dan 2022’ye kadar bütün seçimleri Orban liderliğindeki Fidesz, açık farkla kazanmış, muhalefet sürekli yenilgi üstüne yenilgi yaşamıştı. 2022 seçimine ise altı muhalefet partisi (Macar ‘Altılı Masa’sı) geniş bir ittifak bloku oluşturarak girdi ama ortaklar arasındaki uyumsuzluk yüzünden sonuç yine ağır bir hezimet oldu.
2022 yenilgisinden sonra muhalefet ittifakı dağıldı, hepsi ayrı ayrı hareket etmeye başladı. Bu dönemde eski bir Orbancı olan Peter Magyar da merkez sağ eğilimli Tisza partisini kurdu. Pazar günü yapılan seçimde 16 yıllık otokrasiyi deviren bu partinin siyasi tabanı hem “küskün ve bıkkın” eski Fidesz yanlılarından hem de her renkten muhaliflerden oluşuyor.
2022’deki muhalefet ittifakı ise büyük ölçüde sol (sosyalist, sosyal demokrat, yeşil, liberal) ağırlıklıydı.
Daha doğrusu milliyetçi Jobbik dışında hepsi siyasi yelpazenin solunda yer alıyordu. Ancak ‘Altılı Masa’nın başbakan adayı olarak dindar ve muhafazakar bir siyasetçi olan Márki-Zay belirlendi. İyi eğitimli, parlak kariyerli, hukuk hassasiyeti sahibi ortak adayın tek kusuru ülkede pek tanınmıyor ve lider karizması taşımıyor olmasıydı. Bu yönüyle bizim Ekmeleddin İhsanoğlu’nu hatırlatan biri.
Macar ‘Altılı Masa’sının neyi hatırlattığını söylemeye ise gerek yok. Her iki ‘Altılı Masa’nın da seçimde başarıya ulaşamadığını hatırlatmaya zaten gerek yok. Ancak her iki ülkedeki seçimin de muhalefete “kazanmanın yolunun” ne olduğunu ve ne olmadığını gösterdiği söylenebilir. “Eski tarz” muhalefetin “iktidar seçmenine hitap etme kabiliyeti” test edildi iki ülkede de. Şu anlaşıldı: İktidar seçmeni kendisine “karşıdan” seslenenlerden ziyade, “içeriden” konuşanlara itibar ediyor.
Türkiye ile Macaristan arasındaki “asıl benzerliğin” bu olduğu görülmeli.
Bizdeki muhalefet de çoktandır bunun farkında tabii. Özellikle ana muhalefetin hem dil ve söylem temelinde hem de aday profili seçiminde toplumun geniş kesimlerine yönelme stratejisi zaten 2023 öncesinden başlayarak titizlikle uygulanmaya çalışılıyor. Ama bu çabaların en azından cumhurbaşkanlığı seçiminde yeterli olmadığı görüldü. Temel sorun, açık söyleyelim, ana muhalefet partisinin “marka olarak” yıpranmışlığı.
Son dönemlerde Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş gibi “kökten CHP’li” sayılmayan siyasetçi profilinin gördüğü ilgiye karşılık, CHP markasına ilişkin algının istenen ölçüde ve hızla değiştiği söylenemez.
Burada başta “cumhurbaşkanı adayı” İmamoğlu olmak üzere birçok belediye başkanının bir yılı aşkın süredir hapiste olması, son dönemde Yavaş üzerinde de baskıların yoğunlaşması parti yönetiminin oyun alanını daraltan önemli bir faktör elbette. Ama ne olursa olsun CHP ile Tisza arasında bir özdeşlik olduğunu varsaymak hiç isabetli bir yaklaşım değil.
İktidar taraftarları da bu yaklaşıma şiddetle karşı çıkıyorlar ama muhalif kesimin Erdoğan ile Orban arasında özdeşlik kurmasına nedense itiraz etmiyorlar. Macaristan’daki seçimin ardından AK Parti sözcüsü Ömer Çelik şu ilginç açıklamayı yaptı: “Sayın Orban, Sayın Cumhurbaşkanımızla uzun yıllar mesai harcamış, Türkiye ile her daim yakın ve müzahir ilişkiler kurmuş bir siyasetçidir. Yeni dönemde seçilenleri, Macar halkına duyduğumuz saygı gereği tebrik ediyoruz.”
İki ülke liderinin görev dönemlerinde birbiriyle iyi ilişkiler içinde olması ilelebet sürdürülecek bir siyasi pozisyon olamaz. Ayrıca gündemde tutulmasından siyasi fayda umulacak bir konu da değil bu.
Unutmayın ki Orban’ın dilinde Türkler ve Müslümanlar pek sevgi objesi değildi. Macarların geçmiş asırlarda Osmanlı tehdidine karşı Hristiyan Avrupa’nın koruyucusu olduğu gibi bugün de Müslüman göçmen istilası önünde engel oluşturma misyonu üstlendiğini savunuyordu Orban.
Bu çerçevede “Biz Avrupa dışından gelenlerle ırkımızın karışmasını istemiyoruz” diyordu. Türkiye’de Suriyeli sığınmacıları istemeyenlere “ümmet hassasiyetiyle” tepki gösterenlerin, bu lafları eden birine toz kondurmayışları tutarsızlık değil mi? İsrail’in Gazze’de gerçekleştirdiği soykırımı en yüksek sesle lanetleyenlerin Netanyahu’nun Avrupa’daki en büyük destekçisi Orban’a muhabbet duyması çelişki değil mi?
Bu noktada şunu da söylemek lazım ki böyle bir adamı “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yakın dostu” diye lanse etmek Erdoğan’ın lehine bir “gayret” değil. Yine aynı şekilde “Trump ile aralarında karşılıklı saygıya dayanan güçlü bir bağ” olduğunu ileri sürmek de AK Partiye ve liderine puan kazandıracak bir “güzelleme” sayılmaz.
Gerçi son dönemde Trump da Orban da sık sık Erdoğan’ı öven açıklamalar yaptılar ama Türkiye’nin cumhurbaşkanını çok sevip saydıkları için bunu yaptıklarını düşünmek biraz naiflik olur.
Söz gelimi 2023 seçiminin ardından Orban şunları söylemişti: “Erdoğan’ın tekrar seçilmesiyle sırtımızdan büyük bir yük kalktı. Samimi söylüyorum, onun kazanması için çok dua ettim. Erdoğan bu seçimi kaybetseydi bu bizim için, açık söylüyorum bir trajedi olurdu” diyen Orban, duyduğu sevincin sebebini şu şekilde izah etmişti: “Eğer birleşik muhalefet lideri kazansaydı, seçimlerin ardından Türkiye’den birkaç milyon mülteci hemen Avrupa’ya doğru yola çıkardı.”
Şimdi bu Erdoğan’ı övmek mi oluyor?
