Şeriatta uzlaşma tarikatta bağdaşma

Birkaç haftadır “Cumartesi Yazıları”nda tartışmaya çalıştığımız -ve bugünkü Türk toplumundaki din anlayışının tarihteki köklerini bulmayı umduğumuz- Selçuklu ve Osmanlı devletlerinin mezhep politikaları konusunda söylediklerimiz özetle şuydu: Osmanlı toplumunda ismen Maturidi esasen Eşari anlayışa uygun bir din anlayışının egemenliğini, asırlar önce İran Selçukluları döneminde iki mezhep mensupları arasında yaşanan büyük çatışmanın ve bilahare sağlanan “Büyük Uzlaşma”nın ışığı altında yorumlamakta fayda görünüyor.

Hem hanedan üyeleri hem de özellikle ordu mensupları Hanefi-Maturidi kimliğine sahip olan Selçukluların, Memlukların ve Zengilerin yönettikleri halkın çoğunluğunun benimsediği din yorumlarını da dikkate almak mecburiyetiyle medrese müfredatında ve yargıda Şafi-Eşari anlayışın egemen olması tercih etmeleri… Sözkonusu coğrafyalarda özellikle Şia mensubu yönetimlere karşı sürdürülen hakimiyet mücadelesi karşısında Şii olmayan Müslüman unsurların birlikteliğinin sağlanması gereği… Önceki devirlerde aralarında ciddi problemler hatta kanlı çatışmalar yaşanmış olan Hanefi-Maturidiler ile Şafi-Eşarilerin uzlaşmasını temin etmişti.

Daha çok siyasi gerekçelerle atılan bu adım hiç değilse İran coğrafyasındaki “Sünni kesim” arasında toplumsal barışın sağlanması bakımından hayırlı olduysa da sonuçları itibarıyla Maturidi din yorumunun gelişmesini olumsuz yönde etkilemiş görünüyor. Zaten teşekkül devrinde bu ekolün mensuplarının felsefeden uzak durma tutumları Maturidi kelamının -felsefe ve mantık araçlarını kullanarak “felsefi kelam” adı verilen yeni bir disiplin vücuda getirmiş olan- Eşari ekolüne nispetle entelektüel/teorik alanda geliştirilmesini büyük ölçüde engellemişti. Uzlaşma devrinden itibaren medreselerde ve yargı bürokrasisinde Şafi-Eşari anlayışın ağırlığını arttırması bu ikinci ekolün Şia karşısındaki mücadelede daha elverişli bir teorik donanıma ve literatür zenginliğine sahip olmasıyla ilgilidir. Şafi-Eşari anlayışın bu avantajı giderek medreselerde entelektüel hakimiyete dönüşecektir. Büyük Uzlaşma’da rasyonalist Mutezile’nin hem teorik hem de pratik olarak “ehlisünnet” dairesinin dışında bırakılması, kendisi de rasyonalist karakteri itibarıyla temelde bu ekolle paralel bir gelişme izleyen Maturidilerin diyalektik zeminini de ortadan kaldırmış oldu.

***

Demek ki Osmanlı medreselerinin müfredatında Eşari kelam yorumunun ağırlıkta olması bugünkü din zihniyetinin mahiyetini belirleyen sebeplerden biri olduğu kadar, önceki devirlerde yaşanan gelişmelerin de bir sonucu olarak değerlendirilmek durumunda. Osmanlı Türkleri, büyük çoğunluğu itibarıyla, “amelde Hanefi, itikatta Maturidi” mezhebine mensup olduklarını “kimlik beyanı olarak” asırlar boyunca söyleyegelmiş olsalar da belli başlı itikat konularında tabiri caizse senkretik bir anlayış sahibi olmuşlardır. Söylemeye bile gerek yok ki bugünkü Türk toplumunun durumu da farklı değildir. (Tıpkı ezici çoğunluğu Hanefi-Maturidi kimliği taşıyan Orta Asya ve Hint alt kıtası Müslümanlarının durumu gibi…)

Ne var ki bugünkü din zihniyetimizin tamamen Eşari anlayış doğrultusunda şekillenmiş olduğunu da söylemek yanlış olur. Onun için senkretik dedim zaten… Eşari ekolün yaklaşımlarıyla Maturidi anlayış iç içe geçmiştir desek yeridir. Toplumdaki uzlaşma giderek inançlarda bağdaşma getirmiştir.

Bütün olumsuz ve elverişsiz şartlara rağmen Türk toplumunda hâlâ Hanefi-Maturidi anlayışın belli ölçüde bile olsa yaşamaya devam edebilmesi özellikle 17. yüzyıldan itibaren Osmanlı aydınları ve ulema arasında -yeni karşılaşılan bazı problemlerin çözüm ihtiyacı çerçevesinde- Maturidiliğe yönelik bir ilginin ortaya çıkışıyla açıklanabilir mi? Bu şekilde açıklayanlar var gördüğüm kadarıyla ama bana sorarsanız, Osmanlı topraklarında hem halk tabanında hem de entelektüeller arasında Maturidi zihniyetini belirli ölçüde yaşatan daha ziyade tasavvuf kültürü gibi görünüyor.

***

Tasavvuf demişken, biraz geriye döneceğiz yine… Büyük Uzlaşma diye andığımız olay Selçukluların kudretli veziri Nizamülmülk’ün hem kendi hükümdarını hem de Abbasi halifesini ikna ederek başlattığı Şia karşısında “ehlisünnet ekolleri”nin birleştirilmesi girişimiydi. Bu büyük projenin içinde “tasavvufun sünnileştirilmesi” gündemi de vardı ve hem itikadî ekollerin uzlaştırılması hususunda hem de tasavvufun Sünni şeriat sınırları içinde disipline edilmesinde başlıca aktör Hücviri gibi öncü isimlerin ardından İmam Gazali olmuştu.

Gazali’den sonra tarikatlar itikadî anlamda giderek -hiç değilse resmiyette- dinî ortodoksi ile uyumlu bir çizgi benimsemek durumunda olmuşlardır. Bâyezîd-i Bistâmî ve Hallâc-ı Mansûr gibi sûfîlerin çizgisi “taşkınlık” olarak kabul edilip zühde dayalı ve şeriatı esas alan bir anlayış mümkün olduğunca öne çıkarılmıştır. Gazali sonrası dönemde güçlenen tasavvuf yorumunun belirleyici aktörlerinin başında gelen Abdulkadir Geylani itikatta Selefi-Hanbeli ekole bağlıydı. (“İmam Ahmed’in akîdesi üzere bulunmayan evliya var mıdır?” sorusuna “Ne şimdiye kadar olmuştur ne de bundan sonra olacaktır” diye cevap verdiği rivayet edilir.) Diğer sufi büyükleri ise çoğunlukla Şafii-Eşari ekole mensup olup eserlerinde de bu anlayışa uygun bir din yorumu esas alınmıştır.

Bu sırada Türkistan’da ve Mâverâünnehir’de ise başka türlü bir gelişme yaşanmaktadır. Haftaya buradan devam edelim…

YORUMLAR (22)
YORUM YAZ
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
22 Yorum