Elektrik piyasasına sarsıcı bir müdahale yapıldı

Önce, moda olduğu üzere “büyük resme” bakalım: Enerjide, özellikle de elektrikte Türkiye’nin hedefi, fosil yakıtlara olan bağımlılığını azaltmak olmalı.

Bu hedef, bugünün değil aslında dünün, onlarca yıl öncenin hedefi ama özellikle 90’lı yıllardan itibaren bu hedeften çok ciddi bir sapma içine girdik; petrole olan bağımlılığımızın yerini ithal kömür ve ithal doğal gaz almaya başladı.

Ülkesini ve dünyasını seven herkesin yapması gereken şey, hedefi yeniden eskisi gibi yenilenebilir kaynakları merkeze alacak hale getirmek olmalı.

Ülkemizde 90’lı yıllardan itibaren elektrikte üretim tarafında özel girişimcilerin sayısı artmaya başladı; 2000’lerde Elektrik Piyasası Kanunu ile dağıtım tarafı da özel girişimcilere açıldı.

Devletin nihai dağıtımdan tamamen çıkmasıyla birlikte bizim de bir “serbest piyasa”mız oluşmuş oldu.

Oldu ama elektrik piyasası stratejik önemi olan bir piyasa, o yüzden devlet mesela üretim tarafından çıkmadı; toplam üretim içindeki payı azalmış olsa da hala devletin elinde önemli bir üretim gücü var, bu güç hemen hemen her zaman piyasaya “fiyat düzenleyici” olarak giriyor; yani ucuz fiyatla elektrik vererek ortalama elektrik fiyatını indiriyor.

Sadece üretim tarafında değil; elektrik üretim ve dağıtımının planlanması tarafında da devlet tekel olarak varlığını sürdürüyor. Siz canınızın istediği bir yere gidip elektrik santralı kuramıyorsunuz; nereye ne kuracağınızı devlet önceden planlıyor, sonra da size ihale yoluyla lisans veriyor. Ancak ondan sonra yatırım yapabiliyorsunuz.

İşte bu planlama yetkisi, devlete yenilenebilir kaynaklara ağırlık verme, fosil yakıtların ağırlığını düşürme imkanını veriyor. Devletimiz maalesef bu imkanı bu hedef yönünde yeterince kullanmıyor, hala termik santrallara ağırlık veriyor. İşte son zeytin alanları tartışmamız, Soma’ya yapılacak ikinci termik santraldan kaynaklanıyor.

Burada fosil yakıtlardan çıkış derken sadece iklim krizine yönelik bir önlemden de söz etmiyoruz; bu kaynaklardan gelen elektrik artık yenilenebilir kaynaktan gelene göre çok ama çok pahalı. Ekonomik bir seçimden de söz ediyoruz yani.

Geçen hafta Enerji Bakanı Fatih Dönmez, termik veya rüzgar veya güneş veya jeotermal bütün elektrik üreticilerini bir araya getiren Elektrik Üreticileri Derneği ile bir toplantı yaptı. Toplantıya üreticileri dinlemeye gitmemişti Bakan Dönmez, aksine onlara bir tebligatta bulunuyordu.

Bakana göre bazı rüzgar ve güneş santralları, süreleri dolduğu için artık YEKDEM adı verilen destek mekanizmasının dışına çıktıklarından, piyasaya piyasa fiyatından elektrik satıyordu. Oysa maliyetleri bu satış fiyatının çok altındaydı. O yüzden onlara bir “fiyat tavanı” getirilecekti. Bakanın gözü çok kararmıştı, böyle bir kararın hukuka aykırı olacağı hatırlatıldığında, iddiaya göre “Mahkeme kimin umurunda” bile demişti toplantıda.

Nitekim cumartesi akşamı Türkiye Büyük Millet Meclisi Nükleer Düzenleme Kurulu yasasını görüşmeyi tamamlamak üzereyken Ak Parti’den bir değişiklik önergesi geldi. Değişiklik nükleerle ilgili değildi; Elektrik Piyasası Kanunu’nda değişiklik yapıyordu. İlgili kanunun 17. maddesine bir yeni fıkra (11. fıkra) eklendi değişiklikle.

Bu eklenen yeni fıkra, Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu EPDK’ya çok ilginç bir yetki veriyor. Buna göre elektrik kaynak maliyetlerinde veya girdi maliyetlerinde “makul olmayan artış”lar yaşanması halinde, kurum bir “destekleme bedeli” belirleyecek ve maliyeti artan elektrik üreticilerine bu bedeli ödeyecekti. Peki para nereden gelecekti? Aynı fıkraya göre parayı da “Üretim maliyeti düşük üretici” karşılayacaktı. Yani, yenilenebilir kaynaklardan üretim yapanlar, kazanacakları paranın bir bölümünü termikçilere verecekti.

Tüketici açısından baktığınızda devletin yaptığını ilk bakışta doğru bulabilirsiniz. “Elektrik faturamız artmasın, bizim faturamız artarken başka birileri (Rüzgara, güneşe, HES’e, JES’e yatırım yapanlar) fahiş karlar elde etmesin diye bir yasa çıkmış işte” diyebilirsiniz.

Demeyin.

Çünkü yenilenebilir kaynaklardan üretim yapanlardan alınacak para bizim cebimize konmuyor; aksine ithal kömür ve doğal gazla üretim yapanların cebine gidiyor.

Bir şirketin karının başka bir şirkete aktarılmasının başlıca sebebi ise devletimizi yönetenlerin elektrik üretim planlamasını yaparken termik santralları korumuş olması. Şimdi aynı korumayı bu kez onlara doğrudan para aktararak sürdürüyorlar.

Şöyle düşünün: Son 20 yılda elektrik üretimi için 60 milyar doları aşan (nükleer santral maliyeti hariç) yatırım yapıldı Türkiye’de. Bu paranın pek azı yenilenebilir kaynaklara gitti. Bugün Türkiye’nin toplam kurulu gücünün yüzde 18,3’ü rüzgar, güneş ve jeotermal. Oysa o kurulu gücün yüzde 40’ının bu üç kaynaktan gelmesi sağlanmış olsaydı, bugün bırakın elektrikte arz sıkıntısını, bugünkü ölçeklerde fiyat zamlarını bile konuşmuyor olacaktık büyük ihtimalle.

TBMM ne kadar farkında bilmiyorum ama cumartesi akşamı çıkardığı yasayla “Siz rüzgar ve güneşe yatırım yapmayın” dedi potansiyel yatırımcılara.

Yani hedefimiz kaymıştı, Meclis eliyle biraz daha kaydırdık. Sadece kendimize kötülük yapıyor olsak neyse, dünyaya da çok büyük bir kötülük bu.

YORUMLAR (34)
YORUM YAZ
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
34 Yorum